18
Kehf
الكهف
Besmele
بِسْمِ
adıyla
bis'mi
adıyla ٱللَّهِ Allah'ın l-lahi
Allah'ın ٱلرَّحْمَـٰنِ Rahman l-raḥmāni
Rahman ٱلرَّحِيمِ Rahim l-raḥīmi
Rahim
adıyla ٱللَّهِ Allah'ın l-lahi
Allah'ın ٱلرَّحْمَـٰنِ Rahman l-raḥmāni
Rahman ٱلرَّحِيمِ Rahim l-raḥīmi
Rahim
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
18:1
ٱلْحَمْدُ
hamdolsun
al-ḥamdu
hamdolsun لِلَّهِ Allah'a lillahi
Allah'a ٱلَّذِىٓ ki alladhī
ki أَنزَلَ indirdi anzala
indirdi عَلَىٰ kuluna ʿalā
kuluna عَبْدِهِ His slave ʿabdihi
His slave ٱلْكِتَـٰبَ Kitabı l-kitāba
Kitabı وَلَمْ ve walam
ve يَجْعَل koymadı yajʿal
koymadı لَّهُۥ ona lahu
ona عِوَجَاۜ hiçbir eğrilik ʿiwajā
hiçbir eğrilik ١ (1)
(1)
hamdolsun لِلَّهِ Allah'a lillahi
Allah'a ٱلَّذِىٓ ki alladhī
ki أَنزَلَ indirdi anzala
indirdi عَلَىٰ kuluna ʿalā
kuluna عَبْدِهِ His slave ʿabdihi
His slave ٱلْكِتَـٰبَ Kitabı l-kitāba
Kitabı وَلَمْ ve walam
ve يَجْعَل koymadı yajʿal
koymadı لَّهُۥ ona lahu
ona عِوَجَاۜ hiçbir eğrilik ʿiwajā
hiçbir eğrilik ١ (1)
(1)
Hamd Allah'a mahsustur ki, kendi katından şiddetli bir baskını haber vermek ve yararlı iş yapan müminlere, içinde temelli kalacakları güzel bir mükafatı müjdelemek ve: "Allah çocuk edindi" diyenleri uyarmak için kuluna eğri bir taraf bırakmadığı dosdoğru Kitap'ı indirmiştir.
18:2
قَيِّمًۭا
dosdoğru olarak
qayyiman
dosdoğru olarak لِّيُنذِرَ uyarması için liyundhira
uyarması için بَأْسًۭا azaba karşı basan
azaba karşı شَدِيدًۭا şiddetli shadīdan
şiddetli مِّن katından (indirdi) min
katından (indirdi) لَّدُنْهُ near Him ladun'hu
near Him وَيُبَشِّرَ ve müjdelemesi için wayubashira
ve müjdelemesi için ٱلْمُؤْمِنِينَ mü'minlere l-mu'minīna
mü'minlere ٱلَّذِينَ yapan alladhīna
yapan يَعْمَلُونَ do yaʿmalūna
do ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ iyi işler l-ṣāliḥāti
iyi işler أَنَّ kendileri için bulunduğunu anna
kendileri için bulunduğunu لَهُمْ for them lahum
for them أَجْرًا mükafat ajran
mükafat حَسَنًۭا güzel ḥasanan
güzel ٢ (2)
(2)
dosdoğru olarak لِّيُنذِرَ uyarması için liyundhira
uyarması için بَأْسًۭا azaba karşı basan
azaba karşı شَدِيدًۭا şiddetli shadīdan
şiddetli مِّن katından (indirdi) min
katından (indirdi) لَّدُنْهُ near Him ladun'hu
near Him وَيُبَشِّرَ ve müjdelemesi için wayubashira
ve müjdelemesi için ٱلْمُؤْمِنِينَ mü'minlere l-mu'minīna
mü'minlere ٱلَّذِينَ yapan alladhīna
yapan يَعْمَلُونَ do yaʿmalūna
do ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ iyi işler l-ṣāliḥāti
iyi işler أَنَّ kendileri için bulunduğunu anna
kendileri için bulunduğunu لَهُمْ for them lahum
for them أَجْرًا mükafat ajran
mükafat حَسَنًۭا güzel ḥasanan
güzel ٢ (2)
(2)
Hamd Allah'a mahsustur ki, kendi katından şiddetli bir baskını haber vermek ve yararlı iş yapan müminlere, içinde temelli kalacakları güzel bir mükafatı müjdelemek ve: "Allah çocuk edindi" diyenleri uyarmak için kuluna eğri bir taraf bırakmadığı dosdoğru Kitap'ı indirmiştir.
18:3
مَّـٰكِثِينَ
kalacaklardır
mākithīna
kalacaklardır فِيهِ onun içinde fīhi
onun içinde أَبَدًۭا sürekli olarak abadan
sürekli olarak ٣ (3)
(3)
kalacaklardır فِيهِ onun içinde fīhi
onun içinde أَبَدًۭا sürekli olarak abadan
sürekli olarak ٣ (3)
(3)
Hamd Allah'a mahsustur ki, kendi katından şiddetli bir baskını haber vermek ve yararlı iş yapan müminlere, içinde temelli kalacakları güzel bir mükafatı müjdelemek ve: "Allah çocuk edindi" diyenleri uyarmak için kuluna eğri bir taraf bırakmadığı dosdoğru Kitap'ı indirmiştir.
18:4
وَيُنذِرَ
ve uyarması için
wayundhira
ve uyarması için ٱلَّذِينَ diyenleri alladhīna
diyenleri قَالُوا۟ say qālū
say ٱتَّخَذَ edindi ittakhadha
edindi ٱللَّهُ Allah l-lahu
Allah وَلَدًۭا çocuk waladan
çocuk ٤ (4)
(4)
ve uyarması için ٱلَّذِينَ diyenleri alladhīna
diyenleri قَالُوا۟ say qālū
say ٱتَّخَذَ edindi ittakhadha
edindi ٱللَّهُ Allah l-lahu
Allah وَلَدًۭا çocuk waladan
çocuk ٤ (4)
(4)
Hamd Allah'a mahsustur ki, kendi katından şiddetli bir baskını haber vermek ve yararlı iş yapan müminlere, içinde temelli kalacakları güzel bir mükafatı müjdelemek ve: "Allah çocuk edindi" diyenleri uyarmak için kuluna eğri bir taraf bırakmadığı dosdoğru Kitap'ı indirmiştir.
18:5
مَّا
yoktur
mā
yoktur لَهُم onların lahum
onların بِهِۦ bu hususta bihi
bu hususta مِنْ hiçbir min
hiçbir عِلْمٍۢ bilgisi ʿil'min
bilgisi وَلَا ve yoktur walā
ve yoktur لِـَٔابَآئِهِمْ ۚ atalarının liābāihim
atalarının كَبُرَتْ ne büyük (küstahça) kaburat
ne büyük (küstahça) كَلِمَةًۭ söz kalimatan
söz تَخْرُجُ çıkıyor takhruju
çıkıyor مِنْ ağızlarından min
ağızlarından أَفْوَٰهِهِمْ ۚ their mouths afwāhihim
their mouths إِن onlar söylemiyorlar in
onlar söylemiyorlar يَقُولُونَ they say yaqūlūna
they say إِلَّا başka bir şey illā
başka bir şey كَذِبًۭا yalandan kadhiban
yalandan ٥ (5)
(5)
yoktur لَهُم onların lahum
onların بِهِۦ bu hususta bihi
bu hususta مِنْ hiçbir min
hiçbir عِلْمٍۢ bilgisi ʿil'min
bilgisi وَلَا ve yoktur walā
ve yoktur لِـَٔابَآئِهِمْ ۚ atalarının liābāihim
atalarının كَبُرَتْ ne büyük (küstahça) kaburat
ne büyük (küstahça) كَلِمَةًۭ söz kalimatan
söz تَخْرُجُ çıkıyor takhruju
çıkıyor مِنْ ağızlarından min
ağızlarından أَفْوَٰهِهِمْ ۚ their mouths afwāhihim
their mouths إِن onlar söylemiyorlar in
onlar söylemiyorlar يَقُولُونَ they say yaqūlūna
they say إِلَّا başka bir şey illā
başka bir şey كَذِبًۭا yalandan kadhiban
yalandan ٥ (5)
(5)
Allah'ın çocuk edindiğine dair ne kendilerinin ve ne de babalarının bir bilgisi vardır. Ağızlarından çıkan söz ne büyük iftiradır. Onlar yalnız ve yalnız yalan söylerler.
18:6
فَلَعَلَّكَ
herhalde sen
falaʿallaka
herhalde sen بَـٰخِعٌۭ helak edeceksin bākhiʿun
helak edeceksin نَّفْسَكَ kendini nafsaka
kendini عَلَىٰٓ peşlerinde ʿalā
peşlerinde ءَاثَـٰرِهِمْ their footsteps āthārihim
their footsteps إِن diye in
diye لَّمْ inanmıyorlar lam
inanmıyorlar يُؤْمِنُوا۟ they believe yu'minū
they believe بِهَـٰذَا bu bihādhā
bu ٱلْحَدِيثِ söze l-ḥadīthi
söze أَسَفًا üzüntüden asafan
üzüntüden ٦ (6)
(6)
herhalde sen بَـٰخِعٌۭ helak edeceksin bākhiʿun
helak edeceksin نَّفْسَكَ kendini nafsaka
kendini عَلَىٰٓ peşlerinde ʿalā
peşlerinde ءَاثَـٰرِهِمْ their footsteps āthārihim
their footsteps إِن diye in
diye لَّمْ inanmıyorlar lam
inanmıyorlar يُؤْمِنُوا۟ they believe yu'minū
they believe بِهَـٰذَا bu bihādhā
bu ٱلْحَدِيثِ söze l-ḥadīthi
söze أَسَفًا üzüntüden asafan
üzüntüden ٦ (6)
(6)
Bu söze inanmayanların ardından üzülerek nerdeyse kendini mahvedeceksin!
18:7
إِنَّا
şüphesiz biz
innā
şüphesiz biz جَعَلْنَا yarattık jaʿalnā
yarattık مَا şeyleri mā
şeyleri عَلَى üzerindeki ʿalā
üzerindeki ٱلْأَرْضِ yer l-arḍi
yer زِينَةًۭ süs olsun diye zīnatan
süs olsun diye لَّهَا kendisine lahā
kendisine لِنَبْلُوَهُمْ onları denemek için linabluwahum
onları denemek için أَيُّهُمْ hangisinin ayyuhum
hangisinin أَحْسَنُ daha güzel aḥsanu
daha güzel عَمَلًۭا iş yaptığını ʿamalan
iş yaptığını ٧ (7)
(7)
şüphesiz biz جَعَلْنَا yarattık jaʿalnā
yarattık مَا şeyleri mā
şeyleri عَلَى üzerindeki ʿalā
üzerindeki ٱلْأَرْضِ yer l-arḍi
yer زِينَةًۭ süs olsun diye zīnatan
süs olsun diye لَّهَا kendisine lahā
kendisine لِنَبْلُوَهُمْ onları denemek için linabluwahum
onları denemek için أَيُّهُمْ hangisinin ayyuhum
hangisinin أَحْسَنُ daha güzel aḥsanu
daha güzel عَمَلًۭا iş yaptığını ʿamalan
iş yaptığını ٧ (7)
(7)
İnsanların hangisinin daha iyi iş işlediğini ortaya koyalım diye, yeryüzünde olan şeyleri, yeryüzünün süsü yaptık.
18:8
وَإِنَّا
biz elbette
wa-innā
biz elbette لَجَـٰعِلُونَ yaparız lajāʿilūna
yaparız مَا şeyleri mā
şeyleri عَلَيْهَا (yerin) üzerindeki ʿalayhā
(yerin) üzerindeki صَعِيدًۭا bir toprak ṣaʿīdan
bir toprak جُرُزًا kupkuru juruzan
kupkuru ٨ (8)
(8)
biz elbette لَجَـٰعِلُونَ yaparız lajāʿilūna
yaparız مَا şeyleri mā
şeyleri عَلَيْهَا (yerin) üzerindeki ʿalayhā
(yerin) üzerindeki صَعِيدًۭا bir toprak ṣaʿīdan
bir toprak جُرُزًا kupkuru juruzan
kupkuru ٨ (8)
(8)
Şüphesiz Biz, yeryüzünde olanları kupkuru bir toprak haline getirebiliriz.
18:9
أَمْ
yoksa
am
yoksa حَسِبْتَ (mi) sandın? ḥasib'ta
(mi) sandın? أَنَّ sadece anna
sadece أَصْحَـٰبَ sahiplerinin aṣḥāba
sahiplerinin ٱلْكَهْفِ Kehf l-kahfi
Kehf وَٱلرَّقِيمِ ve Rakim wal-raqīmi
ve Rakim كَانُوا۟ olduklarını kānū
olduklarını مِنْ bizim ayetlerimizden min
bizim ayetlerimizden ءَايَـٰتِنَا Our Signs āyātinā
Our Signs عَجَبًا şaşılacak ʿajaban
şaşılacak ٩ (9)
(9)
yoksa حَسِبْتَ (mi) sandın? ḥasib'ta
(mi) sandın? أَنَّ sadece anna
sadece أَصْحَـٰبَ sahiplerinin aṣḥāba
sahiplerinin ٱلْكَهْفِ Kehf l-kahfi
Kehf وَٱلرَّقِيمِ ve Rakim wal-raqīmi
ve Rakim كَانُوا۟ olduklarını kānū
olduklarını مِنْ bizim ayetlerimizden min
bizim ayetlerimizden ءَايَـٰتِنَا Our Signs āyātinā
Our Signs عَجَبًا şaşılacak ʿajaban
şaşılacak ٩ (9)
(9)
Yoksa sen Mağara ve Kitap ehlini şaşılacak ayetlerimizden mi zannettin?
18:10
إِذْ
zaman
idh
zaman أَوَى sığındıkları awā
sığındıkları ٱلْفِتْيَةُ o gençler l-fit'yatu
o gençler إِلَى mağaraya ilā
mağaraya ٱلْكَهْفِ the cave l-kahfi
the cave فَقَالُوا۟ dediler faqālū
dediler رَبَّنَآ Rabbimiz rabbanā
Rabbimiz ءَاتِنَا bize ver ātinā
bize ver مِن katından min
katından لَّدُنكَ Yourself ladunka
Yourself رَحْمَةًۭ bir rahmet raḥmatan
bir rahmet وَهَيِّئْ ve hazırla wahayyi
ve hazırla لَنَا bize lanā
bize مِنْ şu işimizden min
şu işimizden أَمْرِنَا our affair amrinā
our affair رَشَدًۭا bir çıkış yolu rashadan
bir çıkış yolu ١٠ (10)
(10)
zaman أَوَى sığındıkları awā
sığındıkları ٱلْفِتْيَةُ o gençler l-fit'yatu
o gençler إِلَى mağaraya ilā
mağaraya ٱلْكَهْفِ the cave l-kahfi
the cave فَقَالُوا۟ dediler faqālū
dediler رَبَّنَآ Rabbimiz rabbanā
Rabbimiz ءَاتِنَا bize ver ātinā
bize ver مِن katından min
katından لَّدُنكَ Yourself ladunka
Yourself رَحْمَةًۭ bir rahmet raḥmatan
bir rahmet وَهَيِّئْ ve hazırla wahayyi
ve hazırla لَنَا bize lanā
bize مِنْ şu işimizden min
şu işimizden أَمْرِنَا our affair amrinā
our affair رَشَدًۭا bir çıkış yolu rashadan
bir çıkış yolu ١٠ (10)
(10)
Birkaç genç mağaraya sığınmış: "Rabbimiz! Katından bize rahmet ver ve işimizde doğruyu göster, bizi başarılı kıl" demişlerdi.
18:11
فَضَرَبْنَا
biz de vurduk
faḍarabnā
biz de vurduk عَلَىٰٓ (ağırlık) ʿalā
(ağırlık) ءَاذَانِهِمْ kulaklarına ādhānihim
kulaklarına فِى mağarada fī
mağarada ٱلْكَهْفِ the cave l-kahfi
the cave سِنِينَ yıllar sinīna
yıllar عَدَدًۭا nice ʿadadan
nice ١١ (11)
(11)
biz de vurduk عَلَىٰٓ (ağırlık) ʿalā
(ağırlık) ءَاذَانِهِمْ kulaklarına ādhānihim
kulaklarına فِى mağarada fī
mağarada ٱلْكَهْفِ the cave l-kahfi
the cave سِنِينَ yıllar sinīna
yıllar عَدَدًۭا nice ʿadadan
nice ١١ (11)
(11)
Mağaranın içinde onları yıllarca uyuttuk; sonra, iki taraftan hangisinin bekledikleri sonucu iyi hesaplamış olduğunu belirtmek için onları uyandırdık.
18:12
ثُمَّ
sonra
thumma
sonra بَعَثْنَـٰهُمْ onları uyandırdık baʿathnāhum
onları uyandırdık لِنَعْلَمَ bilmek için linaʿlama
bilmek için أَىُّ hangisinin ayyu
hangisinin ٱلْحِزْبَيْنِ iki zümreden l-ḥiz'bayni
iki zümreden أَحْصَىٰ daha iyi hesabedeceğini aḥṣā
daha iyi hesabedeceğini لِمَا (onların) kaldıkları limā
(onların) kaldıkları لَبِثُوٓا۟ (they had) remained labithū
(they had) remained أَمَدًۭا süreyi amadan
süreyi ١٢ (12)
(12)
sonra بَعَثْنَـٰهُمْ onları uyandırdık baʿathnāhum
onları uyandırdık لِنَعْلَمَ bilmek için linaʿlama
bilmek için أَىُّ hangisinin ayyu
hangisinin ٱلْحِزْبَيْنِ iki zümreden l-ḥiz'bayni
iki zümreden أَحْصَىٰ daha iyi hesabedeceğini aḥṣā
daha iyi hesabedeceğini لِمَا (onların) kaldıkları limā
(onların) kaldıkları لَبِثُوٓا۟ (they had) remained labithū
(they had) remained أَمَدًۭا süreyi amadan
süreyi ١٢ (12)
(12)
Mağaranın içinde onları yıllarca uyuttuk; sonra, iki taraftan hangisinin bekledikleri sonucu iyi hesaplamış olduğunu belirtmek için onları uyandırdık.
18:13
نَّحْنُ
biz
naḥnu
biz نَقُصُّ anlatıyoruz naquṣṣu
anlatıyoruz عَلَيْكَ sana ʿalayka
sana نَبَأَهُم onların haberlerini naba-ahum
onların haberlerini بِٱلْحَقِّ ۚ gerçek olarak bil-ḥaqi
gerçek olarak إِنَّهُمْ muhakkak onlar innahum
muhakkak onlar فِتْيَةٌ gençlerdi fit'yatun
gençlerdi ءَامَنُوا۟ inanmış āmanū
inanmış بِرَبِّهِمْ Rablerine birabbihim
Rablerine وَزِدْنَـٰهُمْ biz de onların artırmıştık wazid'nāhum
biz de onların artırmıştık هُدًۭى hidayetlerini hudan
hidayetlerini ١٣ (13)
(13)
biz نَقُصُّ anlatıyoruz naquṣṣu
anlatıyoruz عَلَيْكَ sana ʿalayka
sana نَبَأَهُم onların haberlerini naba-ahum
onların haberlerini بِٱلْحَقِّ ۚ gerçek olarak bil-ḥaqi
gerçek olarak إِنَّهُمْ muhakkak onlar innahum
muhakkak onlar فِتْيَةٌ gençlerdi fit'yatun
gençlerdi ءَامَنُوا۟ inanmış āmanū
inanmış بِرَبِّهِمْ Rablerine birabbihim
Rablerine وَزِدْنَـٰهُمْ biz de onların artırmıştık wazid'nāhum
biz de onların artırmıştık هُدًۭى hidayetlerini hudan
hidayetlerini ١٣ (13)
(13)
Onların olayını sana Biz gerçek olarak anlatıyoruz: Onlar Rablerine inanmış birkaç gençti. Onların hidayetlerini artırmış ve kalblerini pekiştirmiştik. Durup, şöyle demişlerdi: "Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir, O'nu bırakıp başka bir tanrıya yalvarmayız, yoksa and olsun ki, batıl söz söylemiş oluruz. Şu bizim milletimiz, Allah'ı bırakıp O'ndan başka tanrılar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir?"
18:14
وَرَبَطْنَا
ve metanet bağlamıştık
warabaṭnā
ve metanet bağlamıştık عَلَىٰ üstüne ʿalā
üstüne قُلُوبِهِمْ kalblerinin qulūbihim
kalblerinin إِذْ kalktılar idh
kalktılar قَامُوا۟ they stood up qāmū
they stood up فَقَالُوا۟ ve dediler ki faqālū
ve dediler ki رَبُّنَا Rabbimiz rabbunā
Rabbimiz رَبُّ Rabbidir rabbu
Rabbidir ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin l-samāwāti
göklerin وَٱلْأَرْضِ ve yerin wal-arḍi
ve yerin لَن biz asla demeyiz lan
biz asla demeyiz نَّدْعُوَا۟ we will invoke nadʿuwā
we will invoke مِن O'ndan başkasına min
O'ndan başkasına دُونِهِۦٓ besides Him dūnihi
besides Him إِلَـٰهًۭا ۖ Tanrı ilāhan
Tanrı لَّقَدْ yoksa laqad
yoksa قُلْنَآ konuşmuş oluruz qul'nā
konuşmuş oluruz إِذًۭا o zaman idhan
o zaman شَطَطًا saçma sapan shaṭaṭan
saçma sapan ١٤ (14)
(14)
ve metanet bağlamıştık عَلَىٰ üstüne ʿalā
üstüne قُلُوبِهِمْ kalblerinin qulūbihim
kalblerinin إِذْ kalktılar idh
kalktılar قَامُوا۟ they stood up qāmū
they stood up فَقَالُوا۟ ve dediler ki faqālū
ve dediler ki رَبُّنَا Rabbimiz rabbunā
Rabbimiz رَبُّ Rabbidir rabbu
Rabbidir ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin l-samāwāti
göklerin وَٱلْأَرْضِ ve yerin wal-arḍi
ve yerin لَن biz asla demeyiz lan
biz asla demeyiz نَّدْعُوَا۟ we will invoke nadʿuwā
we will invoke مِن O'ndan başkasına min
O'ndan başkasına دُونِهِۦٓ besides Him dūnihi
besides Him إِلَـٰهًۭا ۖ Tanrı ilāhan
Tanrı لَّقَدْ yoksa laqad
yoksa قُلْنَآ konuşmuş oluruz qul'nā
konuşmuş oluruz إِذًۭا o zaman idhan
o zaman شَطَطًا saçma sapan shaṭaṭan
saçma sapan ١٤ (14)
(14)
Onların olayını sana Biz gerçek olarak anlatıyoruz: Onlar Rablerine inanmış birkaç gençti. Onların hidayetlerini artırmış ve kalblerini pekiştirmiştik. Durup, şöyle demişlerdi: "Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir, O'nu bırakıp başka bir tanrıya yalvarmayız, yoksa and olsun ki, batıl söz söylemiş oluruz. Şu bizim milletimiz, Allah'ı bırakıp O'ndan başka tanrılar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir?"
18:15
هَـٰٓؤُلَآءِ
şunlar
hāulāi
şunlar قَوْمُنَا şu kavmimiz qawmunā
şu kavmimiz ٱتَّخَذُوا۟ edindiler ittakhadhū
edindiler مِن O'ndan başka min
O'ndan başka دُونِهِۦٓ besides Him dūnihi
besides Him ءَالِهَةًۭ ۖ tanrılar ālihatan
tanrılar لَّوْلَا gerekmez mi? lawlā
gerekmez mi? يَأْتُونَ getirmeleri yatūna
getirmeleri عَلَيْهِم onların ʿalayhim
onların بِسُلْطَـٰنٍۭ bir delil bisul'ṭānin
bir delil بَيِّنٍۢ ۖ açık bayyinin
açık فَمَنْ kim olabilir? faman
kim olabilir? أَظْلَمُ daha zalim aẓlamu
daha zalim مِمَّنِ uydurandan mimmani
uydurandan ٱفْتَرَىٰ invents if'tarā
invents عَلَى karşı ʿalā
karşı ٱللَّهِ Allah'a l-lahi
Allah'a كَذِبًۭا yalan kadhiban
yalan ١٥ (15)
(15)
şunlar قَوْمُنَا şu kavmimiz qawmunā
şu kavmimiz ٱتَّخَذُوا۟ edindiler ittakhadhū
edindiler مِن O'ndan başka min
O'ndan başka دُونِهِۦٓ besides Him dūnihi
besides Him ءَالِهَةًۭ ۖ tanrılar ālihatan
tanrılar لَّوْلَا gerekmez mi? lawlā
gerekmez mi? يَأْتُونَ getirmeleri yatūna
getirmeleri عَلَيْهِم onların ʿalayhim
onların بِسُلْطَـٰنٍۭ bir delil bisul'ṭānin
bir delil بَيِّنٍۢ ۖ açık bayyinin
açık فَمَنْ kim olabilir? faman
kim olabilir? أَظْلَمُ daha zalim aẓlamu
daha zalim مِمَّنِ uydurandan mimmani
uydurandan ٱفْتَرَىٰ invents if'tarā
invents عَلَى karşı ʿalā
karşı ٱللَّهِ Allah'a l-lahi
Allah'a كَذِبًۭا yalan kadhiban
yalan ١٥ (15)
(15)
Onların olayını sana Biz gerçek olarak anlatıyoruz: Onlar Rablerine inanmış birkaç gençti. Onların hidayetlerini artırmış ve kalblerini pekiştirmiştik. Durup, şöyle demişlerdi: "Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir, O'nu bırakıp başka bir tanrıya yalvarmayız, yoksa and olsun ki, batıl söz söylemiş oluruz. Şu bizim milletimiz, Allah'ı bırakıp O'ndan başka tanrılar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir?"
18:16
وَإِذِ
madem ki
wa-idhi
madem ki ٱعْتَزَلْتُمُوهُمْ siz onlardan ayrıldınız iʿ'tazaltumūhum
siz onlardan ayrıldınız وَمَا ve şeylerden wamā
ve şeylerden يَعْبُدُونَ taptıkları yaʿbudūna
taptıkları إِلَّا başka illā
başka ٱللَّهَ Allah'tan l-laha
Allah'tan فَأْوُۥٓا۟ o halde sığının fawū
o halde sığının إِلَى mağaraya ilā
mağaraya ٱلْكَهْفِ the cave l-kahfi
the cave يَنشُرْ yaysın (bollaştırsın) yanshur
yaysın (bollaştırsın) لَكُمْ size lakum
size رَبُّكُم Rabbiniz rabbukum
Rabbiniz مِّن rahmetini min
rahmetini رَّحْمَتِهِۦ His Mercy raḥmatihi
His Mercy وَيُهَيِّئْ ve hazırlasın wayuhayyi
ve hazırlasın لَكُم size lakum
size مِّنْ (şu) işinizden min
(şu) işinizden أَمْرِكُم your affair amrikum
your affair مِّرْفَقًۭا yararlı bir şey mir'faqan
yararlı bir şey ١٦ (16)
(16)
madem ki ٱعْتَزَلْتُمُوهُمْ siz onlardan ayrıldınız iʿ'tazaltumūhum
siz onlardan ayrıldınız وَمَا ve şeylerden wamā
ve şeylerden يَعْبُدُونَ taptıkları yaʿbudūna
taptıkları إِلَّا başka illā
başka ٱللَّهَ Allah'tan l-laha
Allah'tan فَأْوُۥٓا۟ o halde sığının fawū
o halde sığının إِلَى mağaraya ilā
mağaraya ٱلْكَهْفِ the cave l-kahfi
the cave يَنشُرْ yaysın (bollaştırsın) yanshur
yaysın (bollaştırsın) لَكُمْ size lakum
size رَبُّكُم Rabbiniz rabbukum
Rabbiniz مِّن rahmetini min
rahmetini رَّحْمَتِهِۦ His Mercy raḥmatihi
His Mercy وَيُهَيِّئْ ve hazırlasın wayuhayyi
ve hazırlasın لَكُم size lakum
size مِّنْ (şu) işinizden min
(şu) işinizden أَمْرِكُم your affair amrikum
your affair مِّرْفَقًۭا yararlı bir şey mir'faqan
yararlı bir şey ١٦ (16)
(16)
Onlara: "Siz onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından ayrıldınız, bunun için mağaraya girin ki, Rabbiniz size rahmetini yaysın ve size işinizde kolaylık göstersin" denildi.
18:17
۞ وَتَرَى
ve görürsün
watarā
ve görürsün ٱلشَّمْسَ güneşi l-shamsa
güneşi إِذَا zaman idhā
zaman طَلَعَت doğduğu ṭalaʿat
doğduğu تَّزَٰوَرُ eğiliyor tazāwaru
eğiliyor عَن mağaralarından ʿan
mağaralarından كَهْفِهِمْ their cave kahfihim
their cave ذَاتَ sağa doğru dhāta
sağa doğru ٱلْيَمِينِ the right l-yamīni
the right وَإِذَا ve zaman wa-idhā
ve zaman غَرَبَت battığı gharabat
battığı تَّقْرِضُهُمْ onları makaslayıp geçiyor taqriḍuhum
onları makaslayıp geçiyor ذَاتَ sola doğru dhāta
sola doğru ٱلشِّمَالِ the left l-shimāli
the left وَهُمْ ve onlar wahum
ve onlar فِى içindedirler fī
içindedirler فَجْوَةٍۢ bir dehlizin fajwatin
bir dehlizin مِّنْهُ ۚ onun (mağaranın) min'hu
onun (mağaranın) ذَٰلِكَ bu (durum) dhālika
bu (durum) مِنْ ayetlerindendir min
ayetlerindendir ءَايَـٰتِ (the) Signs āyāti
(the) Signs ٱللَّهِ ۗ Allah'ın l-lahi
Allah'ın مَن kime man
kime يَهْدِ hidayet verirse yahdi
hidayet verirse ٱللَّهُ Allah l-lahu
Allah فَهُوَ o fahuwa
o ٱلْمُهْتَدِ ۖ yolu bulmuştur l-muh'tadi
yolu bulmuştur وَمَن ve kimi de waman
ve kimi de يُضْلِلْ sapıklıkta bırakırsa yuḍ'lil
sapıklıkta bırakırsa فَلَن artık falan
artık تَجِدَ bulamazsın tajida
bulamazsın لَهُۥ onun için lahu
onun için وَلِيًّۭا bir dost waliyyan
bir dost مُّرْشِدًۭا yol gösteren mur'shidan
yol gösteren ١٧ (17)
(17)
ve görürsün ٱلشَّمْسَ güneşi l-shamsa
güneşi إِذَا zaman idhā
zaman طَلَعَت doğduğu ṭalaʿat
doğduğu تَّزَٰوَرُ eğiliyor tazāwaru
eğiliyor عَن mağaralarından ʿan
mağaralarından كَهْفِهِمْ their cave kahfihim
their cave ذَاتَ sağa doğru dhāta
sağa doğru ٱلْيَمِينِ the right l-yamīni
the right وَإِذَا ve zaman wa-idhā
ve zaman غَرَبَت battığı gharabat
battığı تَّقْرِضُهُمْ onları makaslayıp geçiyor taqriḍuhum
onları makaslayıp geçiyor ذَاتَ sola doğru dhāta
sola doğru ٱلشِّمَالِ the left l-shimāli
the left وَهُمْ ve onlar wahum
ve onlar فِى içindedirler fī
içindedirler فَجْوَةٍۢ bir dehlizin fajwatin
bir dehlizin مِّنْهُ ۚ onun (mağaranın) min'hu
onun (mağaranın) ذَٰلِكَ bu (durum) dhālika
bu (durum) مِنْ ayetlerindendir min
ayetlerindendir ءَايَـٰتِ (the) Signs āyāti
(the) Signs ٱللَّهِ ۗ Allah'ın l-lahi
Allah'ın مَن kime man
kime يَهْدِ hidayet verirse yahdi
hidayet verirse ٱللَّهُ Allah l-lahu
Allah فَهُوَ o fahuwa
o ٱلْمُهْتَدِ ۖ yolu bulmuştur l-muh'tadi
yolu bulmuştur وَمَن ve kimi de waman
ve kimi de يُضْلِلْ sapıklıkta bırakırsa yuḍ'lil
sapıklıkta bırakırsa فَلَن artık falan
artık تَجِدَ bulamazsın tajida
bulamazsın لَهُۥ onun için lahu
onun için وَلِيًّۭا bir dost waliyyan
bir dost مُّرْشِدًۭا yol gösteren mur'shidan
yol gösteren ١٧ (17)
(17)
Baksaydın, güneşin mağaralarının sağ tarafından doğup meylettiğini, sol tarafından onlara dokunmadan battığını, onların da mağaranın genişçe bir yerinde bulunduğunu görürdün. Bu, Allah'ın mucizelerindendir; Allah'ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır. Kimi de saptırırsa artık ona, doğru yola götürecek bir rehber bulamazsın.
18:18
وَتَحْسَبُهُمْ
sen onları sanırsın
wataḥsabuhum
sen onları sanırsın أَيْقَاظًۭا uyanıklar ayqāẓan
uyanıklar وَهُمْ onlar wahum
onlar رُقُودٌۭ ۚ uyudukları halde ruqūdun
uyudukları halde وَنُقَلِّبُهُمْ ve onları (uykuda) çeviririz wanuqallibuhum
ve onları (uykuda) çeviririz ذَاتَ sağlarına dhāta
sağlarına ٱلْيَمِينِ the right l-yamīni
the right وَذَاتَ ve wadhāta
ve ٱلشِّمَالِ ۖ sollarına l-shimāli
sollarına وَكَلْبُهُم ve köpekleri de wakalbuhum
ve köpekleri de بَـٰسِطٌۭ uzatmış vaziyettedir bāsiṭun
uzatmış vaziyettedir ذِرَاعَيْهِ ön ayaklarını dhirāʿayhi
ön ayaklarını بِٱلْوَصِيدِ ۚ girişte bil-waṣīdi
girişte لَوِ eğer lawi
eğer ٱطَّلَعْتَ görseydin iṭṭalaʿta
görseydin عَلَيْهِمْ onların durumunu ʿalayhim
onların durumunu لَوَلَّيْتَ mutlaka dönüp lawallayta
mutlaka dönüp مِنْهُمْ onlardan min'hum
onlardan فِرَارًۭا kaçardın firāran
kaçardın وَلَمُلِئْتَ ve içine dolardı walamuli'ta
ve içine dolardı مِنْهُمْ onlardan min'hum
onlardan رُعْبًۭا korku ruʿ'ban
korku ١٨ (18)
(18)
sen onları sanırsın أَيْقَاظًۭا uyanıklar ayqāẓan
uyanıklar وَهُمْ onlar wahum
onlar رُقُودٌۭ ۚ uyudukları halde ruqūdun
uyudukları halde وَنُقَلِّبُهُمْ ve onları (uykuda) çeviririz wanuqallibuhum
ve onları (uykuda) çeviririz ذَاتَ sağlarına dhāta
sağlarına ٱلْيَمِينِ the right l-yamīni
the right وَذَاتَ ve wadhāta
ve ٱلشِّمَالِ ۖ sollarına l-shimāli
sollarına وَكَلْبُهُم ve köpekleri de wakalbuhum
ve köpekleri de بَـٰسِطٌۭ uzatmış vaziyettedir bāsiṭun
uzatmış vaziyettedir ذِرَاعَيْهِ ön ayaklarını dhirāʿayhi
ön ayaklarını بِٱلْوَصِيدِ ۚ girişte bil-waṣīdi
girişte لَوِ eğer lawi
eğer ٱطَّلَعْتَ görseydin iṭṭalaʿta
görseydin عَلَيْهِمْ onların durumunu ʿalayhim
onların durumunu لَوَلَّيْتَ mutlaka dönüp lawallayta
mutlaka dönüp مِنْهُمْ onlardan min'hum
onlardan فِرَارًۭا kaçardın firāran
kaçardın وَلَمُلِئْتَ ve içine dolardı walamuli'ta
ve içine dolardı مِنْهُمْ onlardan min'hum
onlardan رُعْبًۭا korku ruʿ'ban
korku ١٨ (18)
(18)
Mağara ehli uykuda iken sen onları uyanık sanırdın. Biz onları sağa ve sola döndürürdük. Köpekleri dirseklerini eşiğe uzatmıştı. Onları görsen, için korkuyla dolar, geri dönüp kaçardın.
18:19
وَكَذَٰلِكَ
yine böyle
wakadhālika
yine böyle بَعَثْنَـٰهُمْ onları dirilttik baʿathnāhum
onları dirilttik لِيَتَسَآءَلُوا۟ sormaları için liyatasāalū
sormaları için بَيْنَهُمْ ۚ kendi aralarında baynahum
kendi aralarında قَالَ dedi ki qāla
dedi ki قَآئِلٌۭ konuşan biri qāilun
konuşan biri مِّنْهُمْ içlerinden min'hum
içlerinden كَمْ ne kadar? kam
ne kadar? لَبِثْتُمْ ۖ kaldınız labith'tum
kaldınız قَالُوا۟ dediler qālū
dediler لَبِثْنَا kaldık labith'nā
kaldık يَوْمًا bir gün yawman
bir gün أَوْ ya da aw
ya da بَعْضَ bir parçası (kadar) baʿḍa
bir parçası (kadar) يَوْمٍۢ ۚ günün yawmin
günün قَالُوا۟ dediler qālū
dediler رَبُّكُمْ Rabbiniz rabbukum
Rabbiniz أَعْلَمُ daha iyi bilir aʿlamu
daha iyi bilir بِمَا ne kadar bimā
ne kadar لَبِثْتُمْ kaldığınızı; labith'tum
kaldığınızı; فَٱبْعَثُوٓا۟ gönderin fa-ib'ʿathū
gönderin أَحَدَكُم birinizi aḥadakum
birinizi بِوَرِقِكُمْ gümüş (para) ile biwariqikum
gümüş (para) ile هَـٰذِهِۦٓ şu hādhihi
şu إِلَى şehre ilā
şehre ٱلْمَدِينَةِ the city l-madīnati
the city فَلْيَنظُرْ baksın falyanẓur
baksın أَيُّهَآ hangi ayyuhā
hangi أَزْكَىٰ daha temiz ise azkā
daha temiz ise طَعَامًۭا yiyecek ṭaʿāman
yiyecek فَلْيَأْتِكُم size getirsin falyatikum
size getirsin بِرِزْقٍۢ bir azık biriz'qin
bir azık مِّنْهُ ondan min'hu
ondan وَلْيَتَلَطَّفْ ve dikkatli davransın walyatalaṭṭaf
ve dikkatli davransın وَلَا sakın walā
sakın يُشْعِرَنَّ sezdirmesin yush'ʿiranna
sezdirmesin بِكُمْ sizi bikum
sizi أَحَدًا birisine aḥadan
birisine ١٩ (19)
(19)
yine böyle بَعَثْنَـٰهُمْ onları dirilttik baʿathnāhum
onları dirilttik لِيَتَسَآءَلُوا۟ sormaları için liyatasāalū
sormaları için بَيْنَهُمْ ۚ kendi aralarında baynahum
kendi aralarında قَالَ dedi ki qāla
dedi ki قَآئِلٌۭ konuşan biri qāilun
konuşan biri مِّنْهُمْ içlerinden min'hum
içlerinden كَمْ ne kadar? kam
ne kadar? لَبِثْتُمْ ۖ kaldınız labith'tum
kaldınız قَالُوا۟ dediler qālū
dediler لَبِثْنَا kaldık labith'nā
kaldık يَوْمًا bir gün yawman
bir gün أَوْ ya da aw
ya da بَعْضَ bir parçası (kadar) baʿḍa
bir parçası (kadar) يَوْمٍۢ ۚ günün yawmin
günün قَالُوا۟ dediler qālū
dediler رَبُّكُمْ Rabbiniz rabbukum
Rabbiniz أَعْلَمُ daha iyi bilir aʿlamu
daha iyi bilir بِمَا ne kadar bimā
ne kadar لَبِثْتُمْ kaldığınızı; labith'tum
kaldığınızı; فَٱبْعَثُوٓا۟ gönderin fa-ib'ʿathū
gönderin أَحَدَكُم birinizi aḥadakum
birinizi بِوَرِقِكُمْ gümüş (para) ile biwariqikum
gümüş (para) ile هَـٰذِهِۦٓ şu hādhihi
şu إِلَى şehre ilā
şehre ٱلْمَدِينَةِ the city l-madīnati
the city فَلْيَنظُرْ baksın falyanẓur
baksın أَيُّهَآ hangi ayyuhā
hangi أَزْكَىٰ daha temiz ise azkā
daha temiz ise طَعَامًۭا yiyecek ṭaʿāman
yiyecek فَلْيَأْتِكُم size getirsin falyatikum
size getirsin بِرِزْقٍۢ bir azık biriz'qin
bir azık مِّنْهُ ondan min'hu
ondan وَلْيَتَلَطَّفْ ve dikkatli davransın walyatalaṭṭaf
ve dikkatli davransın وَلَا sakın walā
sakın يُشْعِرَنَّ sezdirmesin yush'ʿiranna
sezdirmesin بِكُمْ sizi bikum
sizi أَحَدًا birisine aḥadan
birisine ١٩ (19)
(19)
Birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri: "Ne kadar kaldınız?" dedi. "Bir gün veya daha az bir müddet kaldık" dediler. "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Paranızla birinizi şehre gönderin, sakın sizi kimseye duyurmasın" dediler.
18:20
إِنَّهُمْ
çünkü onlar
innahum
çünkü onlar إِن eğer in
eğer يَظْهَرُوا۟ ellerine geçirirlerse yaẓharū
ellerine geçirirlerse عَلَيْكُمْ sizi ʿalaykum
sizi يَرْجُمُوكُمْ taşlayarak öldürürler yarjumūkum
taşlayarak öldürürler أَوْ yahut aw
yahut يُعِيدُوكُمْ döndürürler yuʿīdūkum
döndürürler فِى kendi dinlerine fī
kendi dinlerine مِلَّتِهِمْ their religion millatihim
their religion وَلَن ve asla walan
ve asla تُفْلِحُوٓا۟ iflah olamazsınız tuf'liḥū
iflah olamazsınız إِذًا o takdirde idhan
o takdirde أَبَدًۭا asla abadan
asla ٢٠ (20)
(20)
çünkü onlar إِن eğer in
eğer يَظْهَرُوا۟ ellerine geçirirlerse yaẓharū
ellerine geçirirlerse عَلَيْكُمْ sizi ʿalaykum
sizi يَرْجُمُوكُمْ taşlayarak öldürürler yarjumūkum
taşlayarak öldürürler أَوْ yahut aw
yahut يُعِيدُوكُمْ döndürürler yuʿīdūkum
döndürürler فِى kendi dinlerine fī
kendi dinlerine مِلَّتِهِمْ their religion millatihim
their religion وَلَن ve asla walan
ve asla تُفْلِحُوٓا۟ iflah olamazsınız tuf'liḥū
iflah olamazsınız إِذًا o takdirde idhan
o takdirde أَبَدًۭا asla abadan
asla ٢٠ (20)
(20)
"Zira onların sizden haberi olacak olursa, ya taşlayarak öldürürler veya dinlerine döndürürler ve bu takdirde asla kurtulamazsınız."
18:21
وَكَذَٰلِكَ
ve böylece
wakadhālika
ve böylece أَعْثَرْنَا buldurduk aʿtharnā
buldurduk عَلَيْهِمْ onları ʿalayhim
onları لِيَعْلَمُوٓا۟ bilsinler diye liyaʿlamū
bilsinler diye أَنَّ şüphesiz anna
şüphesiz وَعْدَ va'dinin waʿda
va'dinin ٱللَّهِ Allah'ın l-lahi
Allah'ın حَقٌّۭ gerçek olduğunu ḥaqqun
gerçek olduğunu وَأَنَّ ve şüphesiz wa-anna
ve şüphesiz ٱلسَّاعَةَ saatin(geleceğinde) l-sāʿata
saatin(geleceğinde) لَا asla olmadığını lā
asla olmadığını رَيْبَ şüphe rayba
şüphe فِيهَآ onda fīhā
onda إِذْ o sırada idh
o sırada يَتَنَـٰزَعُونَ tartışıyorlardı yatanāzaʿūna
tartışıyorlardı بَيْنَهُمْ kendi aralarında baynahum
kendi aralarında أَمْرَهُمْ ۖ onların durumlarını amrahum
onların durumlarını فَقَالُوا۟ dediler faqālū
dediler ٱبْنُوا۟ bina edin ib'nū
bina edin عَلَيْهِم onların üstüne ʿalayhim
onların üstüne بُنْيَـٰنًۭا ۖ bir bina bun'yānan
bir bina رَّبُّهُمْ Rableri rabbuhum
Rableri أَعْلَمُ daha iyi bilir aʿlamu
daha iyi bilir بِهِمْ ۚ onları bihim
onları قَالَ dediler ki qāla
dediler ki ٱلَّذِينَ gâlip gelenler alladhīna
gâlip gelenler غَلَبُوا۟ prevailed ghalabū
prevailed عَلَىٰٓ onların işine ʿalā
onların işine أَمْرِهِمْ their matter amrihim
their matter لَنَتَّخِذَنَّ mutlaka yapacağız lanattakhidhanna
mutlaka yapacağız عَلَيْهِم onların üstüne ʿalayhim
onların üstüne مَّسْجِدًۭا bir mescid masjidan
bir mescid ٢١ (21)
(21)
ve böylece أَعْثَرْنَا buldurduk aʿtharnā
buldurduk عَلَيْهِمْ onları ʿalayhim
onları لِيَعْلَمُوٓا۟ bilsinler diye liyaʿlamū
bilsinler diye أَنَّ şüphesiz anna
şüphesiz وَعْدَ va'dinin waʿda
va'dinin ٱللَّهِ Allah'ın l-lahi
Allah'ın حَقٌّۭ gerçek olduğunu ḥaqqun
gerçek olduğunu وَأَنَّ ve şüphesiz wa-anna
ve şüphesiz ٱلسَّاعَةَ saatin(geleceğinde) l-sāʿata
saatin(geleceğinde) لَا asla olmadığını lā
asla olmadığını رَيْبَ şüphe rayba
şüphe فِيهَآ onda fīhā
onda إِذْ o sırada idh
o sırada يَتَنَـٰزَعُونَ tartışıyorlardı yatanāzaʿūna
tartışıyorlardı بَيْنَهُمْ kendi aralarında baynahum
kendi aralarında أَمْرَهُمْ ۖ onların durumlarını amrahum
onların durumlarını فَقَالُوا۟ dediler faqālū
dediler ٱبْنُوا۟ bina edin ib'nū
bina edin عَلَيْهِم onların üstüne ʿalayhim
onların üstüne بُنْيَـٰنًۭا ۖ bir bina bun'yānan
bir bina رَّبُّهُمْ Rableri rabbuhum
Rableri أَعْلَمُ daha iyi bilir aʿlamu
daha iyi bilir بِهِمْ ۚ onları bihim
onları قَالَ dediler ki qāla
dediler ki ٱلَّذِينَ gâlip gelenler alladhīna
gâlip gelenler غَلَبُوا۟ prevailed ghalabū
prevailed عَلَىٰٓ onların işine ʿalā
onların işine أَمْرِهِمْ their matter amrihim
their matter لَنَتَّخِذَنَّ mutlaka yapacağız lanattakhidhanna
mutlaka yapacağız عَلَيْهِم onların üstüne ʿalayhim
onların üstüne مَّسْجِدًۭا bir mescid masjidan
bir mescid ٢١ (21)
(21)
Böylece, Allah'ın sözünün gerçek olduğunu ve kıyametin kopmasından şüphe edilemeyeceğini bilmeleri için, insanların onları bulmalarını sağladık. Nitekim halk, bunların hakkında çekişip duruyor: "Onların mağaralarının çevresine bir bina kurun" diyorlardı. Oysa, Rableri onları çok iyi bilir. Tartışmayı kazananlar: "Onların mağaralarının çevresinde mutlaka bir mescid kuracağız" dediler.
18:22
سَيَقُولُونَ
diyecekler
sayaqūlūna
diyecekler ثَلَـٰثَةٌۭ onlar üçtür thalāthatun
onlar üçtür رَّابِعُهُمْ dördüncüleri rābiʿuhum
dördüncüleri كَلْبُهُمْ köpekleridir kalbuhum
köpekleridir وَيَقُولُونَ ve diyecekler wayaqūlūna
ve diyecekler خَمْسَةٌۭ beştir khamsatun
beştir سَادِسُهُمْ altıncıları sādisuhum
altıncıları كَلْبُهُمْ köpekleridir kalbuhum
köpekleridir رَجْمًۢا taş atar gibi rajman
taş atar gibi بِٱلْغَيْبِ ۖ görülmeyene bil-ghaybi
görülmeyene وَيَقُولُونَ ve diyecekler wayaqūlūna
ve diyecekler سَبْعَةٌۭ yedidir sabʿatun
yedidir وَثَامِنُهُمْ sekizincileri wathāminuhum
sekizincileri كَلْبُهُمْ ۚ köpekleridir kalbuhum
köpekleridir قُل de ki qul
de ki رَّبِّىٓ Rabbim rabbī
Rabbim أَعْلَمُ daha iyi bilir aʿlamu
daha iyi bilir بِعِدَّتِهِم onların sayısını biʿiddatihim
onların sayısını مَّا yoktur mā
yoktur يَعْلَمُهُمْ onları bilen yaʿlamuhum
onları bilen إِلَّا dışında illā
dışında قَلِيلٌۭ ۗ azı qalīlun
azı فَلَا münakaşaya girme falā
münakaşaya girme تُمَارِ argue tumāri
argue فِيهِمْ onlar hakkında fīhim
onlar hakkında إِلَّا dışında illā
dışında مِرَآءًۭ tartışma mirāan
tartışma ظَـٰهِرًۭا sathi ẓāhiran
sathi وَلَا ve walā
ve تَسْتَفْتِ bir şey sorma tastafti
bir şey sorma فِيهِم onlar hakkında fīhim
onlar hakkında مِّنْهُمْ bunlardan min'hum
bunlardan أَحَدًۭا hiçbirine aḥadan
hiçbirine ٢٢ (22)
(22)
diyecekler ثَلَـٰثَةٌۭ onlar üçtür thalāthatun
onlar üçtür رَّابِعُهُمْ dördüncüleri rābiʿuhum
dördüncüleri كَلْبُهُمْ köpekleridir kalbuhum
köpekleridir وَيَقُولُونَ ve diyecekler wayaqūlūna
ve diyecekler خَمْسَةٌۭ beştir khamsatun
beştir سَادِسُهُمْ altıncıları sādisuhum
altıncıları كَلْبُهُمْ köpekleridir kalbuhum
köpekleridir رَجْمًۢا taş atar gibi rajman
taş atar gibi بِٱلْغَيْبِ ۖ görülmeyene bil-ghaybi
görülmeyene وَيَقُولُونَ ve diyecekler wayaqūlūna
ve diyecekler سَبْعَةٌۭ yedidir sabʿatun
yedidir وَثَامِنُهُمْ sekizincileri wathāminuhum
sekizincileri كَلْبُهُمْ ۚ köpekleridir kalbuhum
köpekleridir قُل de ki qul
de ki رَّبِّىٓ Rabbim rabbī
Rabbim أَعْلَمُ daha iyi bilir aʿlamu
daha iyi bilir بِعِدَّتِهِم onların sayısını biʿiddatihim
onların sayısını مَّا yoktur mā
yoktur يَعْلَمُهُمْ onları bilen yaʿlamuhum
onları bilen إِلَّا dışında illā
dışında قَلِيلٌۭ ۗ azı qalīlun
azı فَلَا münakaşaya girme falā
münakaşaya girme تُمَارِ argue tumāri
argue فِيهِمْ onlar hakkında fīhim
onlar hakkında إِلَّا dışında illā
dışında مِرَآءًۭ tartışma mirāan
tartışma ظَـٰهِرًۭا sathi ẓāhiran
sathi وَلَا ve walā
ve تَسْتَفْتِ bir şey sorma tastafti
bir şey sorma فِيهِم onlar hakkında fīhim
onlar hakkında مِّنْهُمْ bunlardan min'hum
bunlardan أَحَدًۭا hiçbirine aḥadan
hiçbirine ٢٢ (22)
(22)
Karanlığa taş atar gibi, "Mağara ehli üçtür, dördüncüleri köpekleridir" derler, yahut, "Beştir, altıncıları köpekleridir" derler, yahut "Yedidir, sekizincileri köpekleridir" derler. De ki: "Onların sayısını en iyi bilen Rabbim'dir. Onları pek az kimseden başkası bilmez." Bunun için, onlar hakkında, bu kısaca anlatılanın dışında, kimseyle tartışma ve onlar hakkında kimseden bir şey sorma.
18:23
وَلَا
ve
walā
ve تَقُولَنَّ deme taqūlanna
deme لِشَا۟ىْءٍ hiçbir şey için lishāy'in
hiçbir şey için إِنِّى mutlaka innī
mutlaka فَاعِلٌۭ yapacağım fāʿilun
yapacağım ذَٰلِكَ bunu dhālika
bunu غَدًا yarın ghadan
yarın ٢٣ (23)
(23)
ve تَقُولَنَّ deme taqūlanna
deme لِشَا۟ىْءٍ hiçbir şey için lishāy'in
hiçbir şey için إِنِّى mutlaka innī
mutlaka فَاعِلٌۭ yapacağım fāʿilun
yapacağım ذَٰلِكَ bunu dhālika
bunu غَدًا yarın ghadan
yarın ٢٣ (23)
(23)
Herhangi bir şey için, Allah'ın dilemesi dışında: "Ben yarın onu yapacağım" deme. Unuttuğun zaman Rabbini an ve şöyle de: "Umulur ki, Rabbim beni doğruya daha yakın olana eriştirir."
18:24
إِلَّآ
ancak
illā
ancak أَن dilerse an
dilerse يَشَآءَ Allah wills yashāa
Allah wills ٱللَّهُ ۚ Allah l-lahu
Allah وَٱذْكُر ve an (hatırla) wa-udh'kur
ve an (hatırla) رَّبَّكَ Rabbini rabbaka
Rabbini إِذَا zaman idhā
zaman نَسِيتَ unuttuğun nasīta
unuttuğun وَقُلْ ve de ki waqul
ve de ki عَسَىٰٓ umarım ʿasā
umarım أَن beni ulaştırmasını an
beni ulaştırmasını يَهْدِيَنِ will guide me yahdiyani
will guide me رَبِّى Rabbimin rabbī
Rabbimin لِأَقْرَبَ daha yakın li-aqraba
daha yakın مِنْ bundan min
bundan هَـٰذَا this hādhā
this رَشَدًۭا bir doğruya rashadan
bir doğruya ٢٤ (24)
(24)
ancak أَن dilerse an
dilerse يَشَآءَ Allah wills yashāa
Allah wills ٱللَّهُ ۚ Allah l-lahu
Allah وَٱذْكُر ve an (hatırla) wa-udh'kur
ve an (hatırla) رَّبَّكَ Rabbini rabbaka
Rabbini إِذَا zaman idhā
zaman نَسِيتَ unuttuğun nasīta
unuttuğun وَقُلْ ve de ki waqul
ve de ki عَسَىٰٓ umarım ʿasā
umarım أَن beni ulaştırmasını an
beni ulaştırmasını يَهْدِيَنِ will guide me yahdiyani
will guide me رَبِّى Rabbimin rabbī
Rabbimin لِأَقْرَبَ daha yakın li-aqraba
daha yakın مِنْ bundan min
bundan هَـٰذَا this hādhā
this رَشَدًۭا bir doğruya rashadan
bir doğruya ٢٤ (24)
(24)
Herhangi bir şey için, Allah'ın dilemesi dışında: "Ben yarın onu yapacağım" deme. Unuttuğun zaman Rabbini an ve şöyle de: "Umulur ki, Rabbim beni doğruya daha yakın olana eriştirir."
18:25
وَلَبِثُوا۟
ve kaldılar
walabithū
ve kaldılar فِى mağaralarında fī
mağaralarında كَهْفِهِمْ their cave kahfihim
their cave ثَلَـٰثَ üç thalātha
üç مِا۟ئَةٍۢ yüz mi-atin
yüz سِنِينَ yıl sinīna
yıl وَٱزْدَادُوا۟ ve ilave ettiler wa-iz'dādū
ve ilave ettiler تِسْعًۭا dokuz (yıl) tis'ʿan
dokuz (yıl) ٢٥ (25)
(25)
ve kaldılar فِى mağaralarında fī
mağaralarında كَهْفِهِمْ their cave kahfihim
their cave ثَلَـٰثَ üç thalātha
üç مِا۟ئَةٍۢ yüz mi-atin
yüz سِنِينَ yıl sinīna
yıl وَٱزْدَادُوا۟ ve ilave ettiler wa-iz'dādū
ve ilave ettiler تِسْعًۭا dokuz (yıl) tis'ʿan
dokuz (yıl) ٢٥ (25)
(25)
Onlar mağaralarında üçyüz dokuz yıl kaldılar.
18:26
قُلِ
de ki
quli
de ki ٱللَّهُ Allah l-lahu
Allah أَعْلَمُ daha iyi bilir aʿlamu
daha iyi bilir بِمَا ne kadar bimā
ne kadar لَبِثُوا۟ ۖ kaldıklarını labithū
kaldıklarını لَهُۥ O'nundur lahu
O'nundur غَيْبُ gaybı ghaybu
gaybı ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin l-samāwāti
göklerin وَٱلْأَرْضِ ۖ ve yerin wal-arḍi
ve yerin أَبْصِرْ ne güzel görendir abṣir
ne güzel görendir بِهِۦ onu bihi
onu وَأَسْمِعْ ۚ ne güzel işitendir wa-asmiʿ
ne güzel işitendir مَا yoktur mā
yoktur لَهُم onların lahum
onların مِّن O'ndan başka min
O'ndan başka دُونِهِۦ besides Him dūnihi
besides Him مِن hiçbir min
hiçbir وَلِىٍّۢ yardımcısı waliyyin
yardımcısı وَلَا ve walā
ve يُشْرِكُ O ortak etmez yush'riku
O ortak etmez فِى kendi hükmüne fī
kendi hükmüne حُكْمِهِۦٓ His Commands ḥuk'mihi
His Commands أَحَدًۭا kimseyi aḥadan
kimseyi ٢٦ (26)
(26)
de ki ٱللَّهُ Allah l-lahu
Allah أَعْلَمُ daha iyi bilir aʿlamu
daha iyi bilir بِمَا ne kadar bimā
ne kadar لَبِثُوا۟ ۖ kaldıklarını labithū
kaldıklarını لَهُۥ O'nundur lahu
O'nundur غَيْبُ gaybı ghaybu
gaybı ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin l-samāwāti
göklerin وَٱلْأَرْضِ ۖ ve yerin wal-arḍi
ve yerin أَبْصِرْ ne güzel görendir abṣir
ne güzel görendir بِهِۦ onu bihi
onu وَأَسْمِعْ ۚ ne güzel işitendir wa-asmiʿ
ne güzel işitendir مَا yoktur mā
yoktur لَهُم onların lahum
onların مِّن O'ndan başka min
O'ndan başka دُونِهِۦ besides Him dūnihi
besides Him مِن hiçbir min
hiçbir وَلِىٍّۢ yardımcısı waliyyin
yardımcısı وَلَا ve walā
ve يُشْرِكُ O ortak etmez yush'riku
O ortak etmez فِى kendi hükmüne fī
kendi hükmüne حُكْمِهِۦٓ His Commands ḥuk'mihi
His Commands أَحَدًۭا kimseyi aḥadan
kimseyi ٢٦ (26)
(26)
De ki: "Onların ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir. Göklerin ve yerin gaybı O'na aittir. O, ne mükemmel görendir! O ne mükemmel işitendir! İnsanların O'ndan başka dostu yoktur. O, hiç kimseyi hükümranlığa ortak kılmaz."
18:27
وَٱتْلُ
oku
wa-ut'lu
oku مَآ şeyi mā
şeyi أُوحِىَ vahyedilen ūḥiya
vahyedilen إِلَيْكَ sana ilayka
sana مِن Kitabı'ndan min
Kitabı'ndan كِتَابِ the Book kitābi
the Book رَبِّكَ ۖ Rabbinin rabbika
Rabbinin لَا yoktur lā
yoktur مُبَدِّلَ değiştirecek mubaddila
değiştirecek لِكَلِمَـٰتِهِۦ O'nun sözlerini likalimātihi
O'nun sözlerini وَلَن ve walan
ve تَجِدَ bulamazsın tajida
bulamazsın مِن O'ndan başka min
O'ndan başka دُونِهِۦ besides Him dūnihi
besides Him مُلْتَحَدًۭا sığınılacak bir kimse mul'taḥadan
sığınılacak bir kimse ٢٧ (27)
(27)
oku مَآ şeyi mā
şeyi أُوحِىَ vahyedilen ūḥiya
vahyedilen إِلَيْكَ sana ilayka
sana مِن Kitabı'ndan min
Kitabı'ndan كِتَابِ the Book kitābi
the Book رَبِّكَ ۖ Rabbinin rabbika
Rabbinin لَا yoktur lā
yoktur مُبَدِّلَ değiştirecek mubaddila
değiştirecek لِكَلِمَـٰتِهِۦ O'nun sözlerini likalimātihi
O'nun sözlerini وَلَن ve walan
ve تَجِدَ bulamazsın tajida
bulamazsın مِن O'ndan başka min
O'ndan başka دُونِهِۦ besides Him dūnihi
besides Him مُلْتَحَدًۭا sığınılacak bir kimse mul'taḥadan
sığınılacak bir kimse ٢٧ (27)
(27)
Rabbinin Kitap'ından sana vahyolunanı oku; O'nun sözlerini değiştirecek yoktur. O'ndan başka bir sığınılacak da bulamazsın.
18:28
وَٱصْبِرْ
tut (sabret)
wa-iṣ'bir
tut (sabret) نَفْسَكَ nefsini nafsaka
nefsini مَعَ beraber maʿa
beraber ٱلَّذِينَ yalvaranlarla alladhīna
yalvaranlarla يَدْعُونَ call yadʿūna
call رَبَّهُم Rablerine rabbahum
Rablerine بِٱلْغَدَوٰةِ sabah bil-ghadati
sabah وَٱلْعَشِىِّ akşam wal-ʿashiyi
akşam يُرِيدُونَ isteyerek yurīdūna
isteyerek وَجْهَهُۥ ۖ rızasını wajhahu
rızasını وَلَا ve walā
ve تَعْدُ sapmasın taʿdu
sapmasın عَيْنَاكَ gözlerin ʿaynāka
gözlerin عَنْهُمْ onlardan ʿanhum
onlardan تُرِيدُ isteyerek turīdu
isteyerek زِينَةَ süsünü zīnata
süsünü ٱلْحَيَوٰةِ hayatının l-ḥayati
hayatının ٱلدُّنْيَا ۖ dünya l-dun'yā
dünya وَلَا ve walā
ve تُطِعْ itaat etme tuṭiʿ
itaat etme مَنْ kişiye man
kişiye أَغْفَلْنَا alıkoyduğumuz aghfalnā
alıkoyduğumuz قَلْبَهُۥ kalbini qalbahu
kalbini عَن bizi anmaktan ʿan
bizi anmaktan ذِكْرِنَا Our remembrance dhik'rinā
Our remembrance وَٱتَّبَعَ ve tâbi olan wa-ittabaʿa
ve tâbi olan هَوَىٰهُ keyfine hawāhu
keyfine وَكَانَ ve olan wakāna
ve olan أَمْرُهُۥ işi amruhu
işi فُرُطًۭا aşırılık furuṭan
aşırılık ٢٨ (28)
(28)
tut (sabret) نَفْسَكَ nefsini nafsaka
nefsini مَعَ beraber maʿa
beraber ٱلَّذِينَ yalvaranlarla alladhīna
yalvaranlarla يَدْعُونَ call yadʿūna
call رَبَّهُم Rablerine rabbahum
Rablerine بِٱلْغَدَوٰةِ sabah bil-ghadati
sabah وَٱلْعَشِىِّ akşam wal-ʿashiyi
akşam يُرِيدُونَ isteyerek yurīdūna
isteyerek وَجْهَهُۥ ۖ rızasını wajhahu
rızasını وَلَا ve walā
ve تَعْدُ sapmasın taʿdu
sapmasın عَيْنَاكَ gözlerin ʿaynāka
gözlerin عَنْهُمْ onlardan ʿanhum
onlardan تُرِيدُ isteyerek turīdu
isteyerek زِينَةَ süsünü zīnata
süsünü ٱلْحَيَوٰةِ hayatının l-ḥayati
hayatının ٱلدُّنْيَا ۖ dünya l-dun'yā
dünya وَلَا ve walā
ve تُطِعْ itaat etme tuṭiʿ
itaat etme مَنْ kişiye man
kişiye أَغْفَلْنَا alıkoyduğumuz aghfalnā
alıkoyduğumuz قَلْبَهُۥ kalbini qalbahu
kalbini عَن bizi anmaktan ʿan
bizi anmaktan ذِكْرِنَا Our remembrance dhik'rinā
Our remembrance وَٱتَّبَعَ ve tâbi olan wa-ittabaʿa
ve tâbi olan هَوَىٰهُ keyfine hawāhu
keyfine وَكَانَ ve olan wakāna
ve olan أَمْرُهُۥ işi amruhu
işi فُرُطًۭا aşırılık furuṭan
aşırılık ٢٨ (28)
(28)
Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O'na yalvaranlarla beraber sen de sabret. Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Bizi anmasını kendisine unutturduğumuz ve işinde aşırı giderek hevesine uyan kimseye uyma.
18:29
وَقُلِ
de ki
waquli
de ki ٱلْحَقُّ bu gerçek l-ḥaqu
bu gerçek مِن Rabbinizdendir min
Rabbinizdendir رَّبِّكُمْ ۖ your Lord rabbikum
your Lord فَمَن artık kimse faman
artık kimse شَآءَ dileyen shāa
dileyen فَلْيُؤْمِن inansın falyu'min
inansın وَمَن ve kimse waman
ve kimse شَآءَ dileyen shāa
dileyen فَلْيَكْفُرْ ۚ inkar etsin falyakfur
inkar etsin إِنَّآ çünkü biz innā
çünkü biz أَعْتَدْنَا hazırladık aʿtadnā
hazırladık لِلظَّـٰلِمِينَ zalimlere lilẓẓālimīna
zalimlere نَارًا bir ateş nāran
bir ateş أَحَاطَ kuşatmıştır aḥāṭa
kuşatmıştır بِهِمْ onları bihim
onları سُرَادِقُهَا ۚ çadırı surādiquhā
çadırı وَإِن ve eğer wa-in
ve eğer يَسْتَغِيثُوا۟ feryad edip yardım isteseler yastaghīthū
feryad edip yardım isteseler يُغَاثُوا۟ kendilerine yardım edilir yughāthū
kendilerine yardım edilir بِمَآءٍۢ bir su ile bimāin
bir su ile كَٱلْمُهْلِ erimiş maden gibi kal-muh'li
erimiş maden gibi يَشْوِى haşlayan yashwī
haşlayan ٱلْوُجُوهَ ۚ yüzleri l-wujūha
yüzleri بِئْسَ o ne kötü bi'sa
o ne kötü ٱلشَّرَابُ bir içecektir l-sharābu
bir içecektir وَسَآءَتْ ve ne kötü wasāat
ve ne kötü مُرْتَفَقًا ağırlanmadır mur'tafaqan
ağırlanmadır ٢٩ (29)
(29)
de ki ٱلْحَقُّ bu gerçek l-ḥaqu
bu gerçek مِن Rabbinizdendir min
Rabbinizdendir رَّبِّكُمْ ۖ your Lord rabbikum
your Lord فَمَن artık kimse faman
artık kimse شَآءَ dileyen shāa
dileyen فَلْيُؤْمِن inansın falyu'min
inansın وَمَن ve kimse waman
ve kimse شَآءَ dileyen shāa
dileyen فَلْيَكْفُرْ ۚ inkar etsin falyakfur
inkar etsin إِنَّآ çünkü biz innā
çünkü biz أَعْتَدْنَا hazırladık aʿtadnā
hazırladık لِلظَّـٰلِمِينَ zalimlere lilẓẓālimīna
zalimlere نَارًا bir ateş nāran
bir ateş أَحَاطَ kuşatmıştır aḥāṭa
kuşatmıştır بِهِمْ onları bihim
onları سُرَادِقُهَا ۚ çadırı surādiquhā
çadırı وَإِن ve eğer wa-in
ve eğer يَسْتَغِيثُوا۟ feryad edip yardım isteseler yastaghīthū
feryad edip yardım isteseler يُغَاثُوا۟ kendilerine yardım edilir yughāthū
kendilerine yardım edilir بِمَآءٍۢ bir su ile bimāin
bir su ile كَٱلْمُهْلِ erimiş maden gibi kal-muh'li
erimiş maden gibi يَشْوِى haşlayan yashwī
haşlayan ٱلْوُجُوهَ ۚ yüzleri l-wujūha
yüzleri بِئْسَ o ne kötü bi'sa
o ne kötü ٱلشَّرَابُ bir içecektir l-sharābu
bir içecektir وَسَآءَتْ ve ne kötü wasāat
ve ne kötü مُرْتَفَقًا ağırlanmadır mur'tafaqan
ağırlanmadır ٢٩ (29)
(29)
De ki: "Gerçek Rabbinizdendir." Dileyen inansın, dileyen inkar etsin. Şüphesiz zalimler için, duvarları çepeçevre onları içine alacak bir ateş hazırlamışızdır. Onlar yardım istediklerinde, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su kendilerine sunulur. Bu ne kötü bir içecek ve cehennem ne kötü bir duraktır!
18:30
إِنَّ
şüphesiz
inna
şüphesiz ٱلَّذِينَ onlar ki alladhīna
onlar ki ءَامَنُوا۟ inandılar āmanū
inandılar وَعَمِلُوا۟ ve yaptılar waʿamilū
ve yaptılar ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ iyi işler l-ṣāliḥāti
iyi işler إِنَّا elbette biz innā
elbette biz لَا asla lā
asla نُضِيعُ zayi etmeyiz nuḍīʿu
zayi etmeyiz أَجْرَ ecrini ajra
ecrini مَنْ kimsenin man
kimsenin أَحْسَنَ güzel yapan aḥsana
güzel yapan عَمَلًا işi ʿamalan
işi ٣٠ (30)
(30)
şüphesiz ٱلَّذِينَ onlar ki alladhīna
onlar ki ءَامَنُوا۟ inandılar āmanū
inandılar وَعَمِلُوا۟ ve yaptılar waʿamilū
ve yaptılar ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ iyi işler l-ṣāliḥāti
iyi işler إِنَّا elbette biz innā
elbette biz لَا asla lā
asla نُضِيعُ zayi etmeyiz nuḍīʿu
zayi etmeyiz أَجْرَ ecrini ajra
ecrini مَنْ kimsenin man
kimsenin أَحْسَنَ güzel yapan aḥsana
güzel yapan عَمَلًا işi ʿamalan
işi ٣٠ (30)
(30)
İyi hareket edenin ecrini zayi etmeyiz. Doğrusu, inanıp yararlı iş yapanlara, işte onlara, içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bilezikler takınırlar, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyerek tahtları üzerinde otururlar. Ne güzel bir mükafat ve ne güzel yaslanacak yer!
18:31
أُو۟لَـٰٓئِكَ
onlar öyle kimselerdir ki
ulāika
onlar öyle kimselerdir ki لَهُمْ kendileri için vardır lahum
kendileri için vardır جَنَّـٰتُ cennetleri jannātu
cennetleri عَدْنٍۢ Adn ʿadnin
Adn تَجْرِى akar tajrī
akar مِن altlarından min
altlarından تَحْتِهِمُ underneath them taḥtihimu
underneath them ٱلْأَنْهَـٰرُ ırmaklar l-anhāru
ırmaklar يُحَلَّوْنَ bezenirler yuḥallawna
bezenirler فِيهَا orada fīhā
orada مِنْ bileziklerle min
bileziklerle أَسَاوِرَ bracelets asāwira
bracelets مِن altından min
altından ذَهَبٍۢ gold dhahabin
gold وَيَلْبَسُونَ ve giyerler wayalbasūna
ve giyerler ثِيَابًا giysiler thiyāban
giysiler خُضْرًۭا yeşil khuḍ'ran
yeşil مِّن ince ipekten min
ince ipekten سُندُسٍۢ fine silk sundusin
fine silk وَإِسْتَبْرَقٍۢ ve kalın ipekten wa-is'tabraqin
ve kalın ipekten مُّتَّكِـِٔينَ yaslanırlar muttakiīna
yaslanırlar فِيهَا orada fīhā
orada عَلَى üzerine ʿalā
üzerine ٱلْأَرَآئِكِ ۚ koltuklar l-arāiki
koltuklar نِعْمَ ne güzel niʿ'ma
ne güzel ٱلثَّوَابُ sevap l-thawābu
sevap وَحَسُنَتْ ve ne güzel waḥasunat
ve ne güzel مُرْتَفَقًۭا ağırlanma mur'tafaqan
ağırlanma ٣١ (31)
(31)
onlar öyle kimselerdir ki لَهُمْ kendileri için vardır lahum
kendileri için vardır جَنَّـٰتُ cennetleri jannātu
cennetleri عَدْنٍۢ Adn ʿadnin
Adn تَجْرِى akar tajrī
akar مِن altlarından min
altlarından تَحْتِهِمُ underneath them taḥtihimu
underneath them ٱلْأَنْهَـٰرُ ırmaklar l-anhāru
ırmaklar يُحَلَّوْنَ bezenirler yuḥallawna
bezenirler فِيهَا orada fīhā
orada مِنْ bileziklerle min
bileziklerle أَسَاوِرَ bracelets asāwira
bracelets مِن altından min
altından ذَهَبٍۢ gold dhahabin
gold وَيَلْبَسُونَ ve giyerler wayalbasūna
ve giyerler ثِيَابًا giysiler thiyāban
giysiler خُضْرًۭا yeşil khuḍ'ran
yeşil مِّن ince ipekten min
ince ipekten سُندُسٍۢ fine silk sundusin
fine silk وَإِسْتَبْرَقٍۢ ve kalın ipekten wa-is'tabraqin
ve kalın ipekten مُّتَّكِـِٔينَ yaslanırlar muttakiīna
yaslanırlar فِيهَا orada fīhā
orada عَلَى üzerine ʿalā
üzerine ٱلْأَرَآئِكِ ۚ koltuklar l-arāiki
koltuklar نِعْمَ ne güzel niʿ'ma
ne güzel ٱلثَّوَابُ sevap l-thawābu
sevap وَحَسُنَتْ ve ne güzel waḥasunat
ve ne güzel مُرْتَفَقًۭا ağırlanma mur'tafaqan
ağırlanma ٣١ (31)
(31)
İyi hareket edenin ecrini zayi etmeyiz. Doğrusu, inanıp yararlı iş yapanlara, işte onlara, içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bilezikler takınırlar, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyerek tahtları üzerinde otururlar. Ne güzel bir mükafat ve ne güzel yaslanacak yer!
18:32
۞ وَٱضْرِبْ
ve anlat
wa-iḍ'rib
ve anlat لَهُم onlara lahum
onlara مَّثَلًۭا misal olarak mathalan
misal olarak رَّجُلَيْنِ şu iki adamı (ki) rajulayni
şu iki adamı (ki) جَعَلْنَا vermiştik jaʿalnā
vermiştik لِأَحَدِهِمَا ikisinden birine li-aḥadihimā
ikisinden birine جَنَّتَيْنِ iki bağ jannatayni
iki bağ مِنْ üzüm min
üzüm أَعْنَـٰبٍۢ grapes aʿnābin
grapes وَحَفَفْنَـٰهُمَا ve onların etrafını çevirmiştik waḥafafnāhumā
ve onların etrafını çevirmiştik بِنَخْلٍۢ hurmalarla binakhlin
hurmalarla وَجَعَلْنَا ve bitirmiştik wajaʿalnā
ve bitirmiştik بَيْنَهُمَا ortalarında da baynahumā
ortalarında da زَرْعًۭا ekin zarʿan
ekin ٣٢ (32)
(32)
ve anlat لَهُم onlara lahum
onlara مَّثَلًۭا misal olarak mathalan
misal olarak رَّجُلَيْنِ şu iki adamı (ki) rajulayni
şu iki adamı (ki) جَعَلْنَا vermiştik jaʿalnā
vermiştik لِأَحَدِهِمَا ikisinden birine li-aḥadihimā
ikisinden birine جَنَّتَيْنِ iki bağ jannatayni
iki bağ مِنْ üzüm min
üzüm أَعْنَـٰبٍۢ grapes aʿnābin
grapes وَحَفَفْنَـٰهُمَا ve onların etrafını çevirmiştik waḥafafnāhumā
ve onların etrafını çevirmiştik بِنَخْلٍۢ hurmalarla binakhlin
hurmalarla وَجَعَلْنَا ve bitirmiştik wajaʿalnā
ve bitirmiştik بَيْنَهُمَا ortalarında da baynahumā
ortalarında da زَرْعًۭا ekin zarʿan
ekin ٣٢ (32)
(32)
Onlara iki adamı misal olarak göster: Birine iki üzüm bağı verip, etrafını hurmalıklarla çevirmiş ve aralarında ekinler bitirmiştik.
18:33
كِلْتَا
her iki
kil'tā
her iki ٱلْجَنَّتَيْنِ bağ (da) l-janatayni
bağ (da) ءَاتَتْ vermişti ātat
vermişti أُكُلَهَا yemişini ukulahā
yemişini وَلَمْ ve walam
ve تَظْلِم eksik etmemişti taẓlim
eksik etmemişti مِّنْهُ ondan min'hu
ondan شَيْـًۭٔا ۚ hiçbir şey shayan
hiçbir şey وَفَجَّرْنَا ve akıtmıştık wafajjarnā
ve akıtmıştık خِلَـٰلَهُمَا aralarından khilālahumā
aralarından نَهَرًۭا bir ırmak naharan
bir ırmak ٣٣ (33)
(33)
her iki ٱلْجَنَّتَيْنِ bağ (da) l-janatayni
bağ (da) ءَاتَتْ vermişti ātat
vermişti أُكُلَهَا yemişini ukulahā
yemişini وَلَمْ ve walam
ve تَظْلِم eksik etmemişti taẓlim
eksik etmemişti مِّنْهُ ondan min'hu
ondan شَيْـًۭٔا ۚ hiçbir şey shayan
hiçbir şey وَفَجَّرْنَا ve akıtmıştık wafajjarnā
ve akıtmıştık خِلَـٰلَهُمَا aralarından khilālahumā
aralarından نَهَرًۭا bir ırmak naharan
bir ırmak ٣٣ (33)
(33)
Her iki bahçe de ürünlerini vermişlerdi, hiçbir şeyi de eksik bırakmamışlardı. İkisinin arasından bir de ırmak akıtmıştık.
18:34
وَكَانَ
ve vardı
wakāna
ve vardı لَهُۥ O(adam)ın lahu
O(adam)ın ثَمَرٌۭ ürünü thamarun
ürünü فَقَالَ dedi ki faqāla
dedi ki لِصَـٰحِبِهِۦ arkadaşı liṣāḥibihi
arkadaşı وَهُوَ ve o wahuwa
ve o يُحَاوِرُهُۥٓ konuşurken yuḥāwiruhu
konuşurken أَنَا۠ ben anā
ben أَكْثَرُ zenginim aktharu
zenginim مِنكَ senden minka
senden مَالًۭا malca mālan
malca وَأَعَزُّ ve güçlüyüm wa-aʿazzu
ve güçlüyüm نَفَرًۭا adamca da nafaran
adamca da ٣٤ (34)
(34)
ve vardı لَهُۥ O(adam)ın lahu
O(adam)ın ثَمَرٌۭ ürünü thamarun
ürünü فَقَالَ dedi ki faqāla
dedi ki لِصَـٰحِبِهِۦ arkadaşı liṣāḥibihi
arkadaşı وَهُوَ ve o wahuwa
ve o يُحَاوِرُهُۥٓ konuşurken yuḥāwiruhu
konuşurken أَنَا۠ ben anā
ben أَكْثَرُ zenginim aktharu
zenginim مِنكَ senden minka
senden مَالًۭا malca mālan
malca وَأَعَزُّ ve güçlüyüm wa-aʿazzu
ve güçlüyüm نَفَرًۭا adamca da nafaran
adamca da ٣٤ (34)
(34)
Onun gelirleri de vardı. Bu yüzden, arkadaşiyle konuşurken: "Ben malca senden zengin, nüfusça da senden daha itibarlıyım" dedi.
18:35
وَدَخَلَ
ve girdi
wadakhala
ve girdi جَنَّتَهُۥ bağına jannatahu
bağına وَهُوَ o wahuwa
o ظَالِمٌۭ zulmederek ẓālimun
zulmederek لِّنَفْسِهِۦ kendisine linafsihi
kendisine قَالَ dedi qāla
dedi مَآ hiç mā
hiç أَظُنُّ sanmam aẓunnu
sanmam أَن yok olacağını an
yok olacağını تَبِيدَ will perish tabīda
will perish هَـٰذِهِۦٓ bunun hādhihi
bunun أَبَدًۭا ebediyyen abadan
ebediyyen ٣٥ (35)
(35)
ve girdi جَنَّتَهُۥ bağına jannatahu
bağına وَهُوَ o wahuwa
o ظَالِمٌۭ zulmederek ẓālimun
zulmederek لِّنَفْسِهِۦ kendisine linafsihi
kendisine قَالَ dedi qāla
dedi مَآ hiç mā
hiç أَظُنُّ sanmam aẓunnu
sanmam أَن yok olacağını an
yok olacağını تَبِيدَ will perish tabīda
will perish هَـٰذِهِۦٓ bunun hādhihi
bunun أَبَدًۭا ebediyyen abadan
ebediyyen ٣٥ (35)
(35)
Kendisine böylece yazık ederek bahçesine girerken: "Bu bahçenin batacağını hiç zannetmem. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülürsem, and olsun ki orada bundan daha iyisini bulurum" dedi.
18:36
وَمَآ
ve hiç
wamā
ve hiç أَظُنُّ zannetmem aẓunnu
zannetmem ٱلسَّاعَةَ kıyametin l-sāʿata
kıyametin قَآئِمَةًۭ kopacağını qāimatan
kopacağını وَلَئِن şayet wala-in
şayet رُّدِدتُّ döndürülsem bile rudidttu
döndürülsem bile إِلَىٰ Rabbime ilā
Rabbime رَبِّى my Lord rabbī
my Lord لَأَجِدَنَّ bulurum la-ajidanna
bulurum خَيْرًۭا daha güzel khayran
daha güzel مِّنْهَا bundan min'hā
bundan مُنقَلَبًۭا bir akıbet munqalaban
bir akıbet ٣٦ (36)
(36)
ve hiç أَظُنُّ zannetmem aẓunnu
zannetmem ٱلسَّاعَةَ kıyametin l-sāʿata
kıyametin قَآئِمَةًۭ kopacağını qāimatan
kopacağını وَلَئِن şayet wala-in
şayet رُّدِدتُّ döndürülsem bile rudidttu
döndürülsem bile إِلَىٰ Rabbime ilā
Rabbime رَبِّى my Lord rabbī
my Lord لَأَجِدَنَّ bulurum la-ajidanna
bulurum خَيْرًۭا daha güzel khayran
daha güzel مِّنْهَا bundan min'hā
bundan مُنقَلَبًۭا bir akıbet munqalaban
bir akıbet ٣٦ (36)
(36)
Kendisine böylece yazık ederek bahçesine girerken: "Bu bahçenin batacağını hiç zannetmem. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülürsem, and olsun ki orada bundan daha iyisini bulurum" dedi.
18:37
قَالَ
dedi ki
qāla
dedi ki لَهُۥ ona lahu
ona صَاحِبُهُۥ arkadaşı ṣāḥibuhu
arkadaşı وَهُوَ kendisiyle wahuwa
kendisiyle يُحَاوِرُهُۥٓ konuşan yuḥāwiruhu
konuşan أَكَفَرْتَ inkar mı ediyorsun? akafarta
inkar mı ediyorsun? بِٱلَّذِى seni yaratanı bi-alladhī
seni yaratanı خَلَقَكَ created you khalaqaka
created you مِن topraktan min
topraktan تُرَابٍۢ dust turābin
dust ثُمَّ sonra thumma
sonra مِن nutfe (sperm)den min
nutfe (sperm)den نُّطْفَةٍۢ a minute quantity of semen nuṭ'fatin
a minute quantity of semen ثُمَّ sonra da thumma
sonra da سَوَّىٰكَ seni biçimlendireni sawwāka
seni biçimlendireni رَجُلًۭا bir adam olarak rajulan
bir adam olarak ٣٧ (37)
(37)
dedi ki لَهُۥ ona lahu
ona صَاحِبُهُۥ arkadaşı ṣāḥibuhu
arkadaşı وَهُوَ kendisiyle wahuwa
kendisiyle يُحَاوِرُهُۥٓ konuşan yuḥāwiruhu
konuşan أَكَفَرْتَ inkar mı ediyorsun? akafarta
inkar mı ediyorsun? بِٱلَّذِى seni yaratanı bi-alladhī
seni yaratanı خَلَقَكَ created you khalaqaka
created you مِن topraktan min
topraktan تُرَابٍۢ dust turābin
dust ثُمَّ sonra thumma
sonra مِن nutfe (sperm)den min
nutfe (sperm)den نُّطْفَةٍۢ a minute quantity of semen nuṭ'fatin
a minute quantity of semen ثُمَّ sonra da thumma
sonra da سَوَّىٰكَ seni biçimlendireni sawwāka
seni biçimlendireni رَجُلًۭا bir adam olarak rajulan
bir adam olarak ٣٧ (37)
(37)
Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: "Seni topraktan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda de seni insan kılığına koyanı mı inkar ediyorsun? İşte O benim Rabbim olan Allah'tır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman, her ne kadar beni kendinden mal ve nüfus bakımından daha az buluyorsan da: "Maşallah! Kuvvet ancak Allah'a mahsustur!" demen gerekmez mi? Rabbim, senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felaket gönderir de bahçen yerle bir olabilir. Yahut suyu çekilir bir daha da bulamazsın" dedi.
18:38
لَّـٰكِنَّا۠
fakat
lākinnā
fakat هُوَ O huwa
O ٱللَّهُ Allah l-lahu
Allah رَبِّى benim Rabbimdir rabbī
benim Rabbimdir وَلَآ ve asla walā
ve asla أُشْرِكُ ben ortak koşmam ush'riku
ben ortak koşmam بِرَبِّىٓ Rabbime birabbī
Rabbime أَحَدًۭا hiç kimseyi aḥadan
hiç kimseyi ٣٨ (38)
(38)
fakat هُوَ O huwa
O ٱللَّهُ Allah l-lahu
Allah رَبِّى benim Rabbimdir rabbī
benim Rabbimdir وَلَآ ve asla walā
ve asla أُشْرِكُ ben ortak koşmam ush'riku
ben ortak koşmam بِرَبِّىٓ Rabbime birabbī
Rabbime أَحَدًۭا hiç kimseyi aḥadan
hiç kimseyi ٣٨ (38)
(38)
Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: "Seni topraktan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda de seni insan kılığına koyanı mı inkar ediyorsun? İşte O benim Rabbim olan Allah'tır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman, her ne kadar beni kendinden mal ve nüfus bakımından daha az buluyorsan da: "Maşallah! Kuvvet ancak Allah'a mahsustur!" demen gerekmez mi? Rabbim, senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felaket gönderir de bahçen yerle bir olabilir. Yahut suyu çekilir bir daha da bulamazsın" dedi.
18:39
وَلَوْلَآ
gerekmez miydi?
walawlā
gerekmez miydi? إِذْ zaman idh
zaman دَخَلْتَ girdiğin dakhalta
girdiğin جَنَّتَكَ bağına jannataka
bağına قُلْتَ demen qul'ta
demen مَا ne mā
ne شَآءَ dilerse shāa
dilerse ٱللَّهُ Allah l-lahu
Allah لَا yoktur lā
yoktur قُوَّةَ kuvvet quwwata
kuvvet إِلَّا başka illā
başka بِٱللَّهِ ۚ Allah'tan bil-lahi
Allah'tan إِن gerçi in
gerçi تَرَنِ sen görüyorsun tarani
sen görüyorsun أَنَا۠ beni anā
beni أَقَلَّ daha az aqalla
daha az مِنكَ senden minka
senden مَالًۭا malca mālan
malca وَوَلَدًۭا ve evlatça wawaladan
ve evlatça ٣٩ (39)
(39)
gerekmez miydi? إِذْ zaman idh
zaman دَخَلْتَ girdiğin dakhalta
girdiğin جَنَّتَكَ bağına jannataka
bağına قُلْتَ demen qul'ta
demen مَا ne mā
ne شَآءَ dilerse shāa
dilerse ٱللَّهُ Allah l-lahu
Allah لَا yoktur lā
yoktur قُوَّةَ kuvvet quwwata
kuvvet إِلَّا başka illā
başka بِٱللَّهِ ۚ Allah'tan bil-lahi
Allah'tan إِن gerçi in
gerçi تَرَنِ sen görüyorsun tarani
sen görüyorsun أَنَا۠ beni anā
beni أَقَلَّ daha az aqalla
daha az مِنكَ senden minka
senden مَالًۭا malca mālan
malca وَوَلَدًۭا ve evlatça wawaladan
ve evlatça ٣٩ (39)
(39)
Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: "Seni topraktan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda de seni insan kılığına koyanı mı inkar ediyorsun? İşte O benim Rabbim olan Allah'tır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman, her ne kadar beni kendinden mal ve nüfus bakımından daha az buluyorsan da: "Maşallah! Kuvvet ancak Allah'a mahsustur!" demen gerekmez mi? Rabbim, senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felaket gönderir de bahçen yerle bir olabilir. Yahut suyu çekilir bir daha da bulamazsın" dedi.
18:40
فَعَسَىٰ
umulur ki
faʿasā
umulur ki رَبِّىٓ Rabbim rabbī
Rabbim أَن bana verebilir an
bana verebilir يُؤْتِيَنِ will give me yu'tiyani
will give me خَيْرًۭا daha iyisini khayran
daha iyisini مِّن senin bağından min
senin bağından جَنَّتِكَ your garden jannatika
your garden وَيُرْسِلَ ve gönderir wayur'sila
ve gönderir عَلَيْهَا onun üzerine ʿalayhā
onun üzerine حُسْبَانًۭا yıldırımlar ḥus'bānan
yıldırımlar مِّنَ gökten mina
gökten ٱلسَّمَآءِ the sky l-samāi
the sky فَتُصْبِحَ böylece kesilir fatuṣ'biḥa
böylece kesilir صَعِيدًۭا bağın ṣaʿīdan
bağın زَلَقًا kupkuru bir toprak zalaqan
kupkuru bir toprak ٤٠ (40)
(40)
umulur ki رَبِّىٓ Rabbim rabbī
Rabbim أَن bana verebilir an
bana verebilir يُؤْتِيَنِ will give me yu'tiyani
will give me خَيْرًۭا daha iyisini khayran
daha iyisini مِّن senin bağından min
senin bağından جَنَّتِكَ your garden jannatika
your garden وَيُرْسِلَ ve gönderir wayur'sila
ve gönderir عَلَيْهَا onun üzerine ʿalayhā
onun üzerine حُسْبَانًۭا yıldırımlar ḥus'bānan
yıldırımlar مِّنَ gökten mina
gökten ٱلسَّمَآءِ the sky l-samāi
the sky فَتُصْبِحَ böylece kesilir fatuṣ'biḥa
böylece kesilir صَعِيدًۭا bağın ṣaʿīdan
bağın زَلَقًا kupkuru bir toprak zalaqan
kupkuru bir toprak ٤٠ (40)
(40)
Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: "Seni topraktan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda de seni insan kılığına koyanı mı inkar ediyorsun? İşte O benim Rabbim olan Allah'tır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman, her ne kadar beni kendinden mal ve nüfus bakımından daha az buluyorsan da: "Maşallah! Kuvvet ancak Allah'a mahsustur!" demen gerekmez mi? Rabbim, senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felaket gönderir de bahçen yerle bir olabilir. Yahut suyu çekilir bir daha da bulamazsın" dedi.
18:41
أَوْ
yahut
aw
yahut يُصْبِحَ çekilir yuṣ'biḥa
çekilir مَآؤُهَا suyu māuhā
suyu غَوْرًۭا dibe ghawran
dibe فَلَن bir daha falan
bir daha تَسْتَطِيعَ gücün yetmez tastaṭīʿa
gücün yetmez لَهُۥ onu lahu
onu طَلَبًۭا aramaya ṭalaban
aramaya ٤١ (41)
(41)
yahut يُصْبِحَ çekilir yuṣ'biḥa
çekilir مَآؤُهَا suyu māuhā
suyu غَوْرًۭا dibe ghawran
dibe فَلَن bir daha falan
bir daha تَسْتَطِيعَ gücün yetmez tastaṭīʿa
gücün yetmez لَهُۥ onu lahu
onu طَلَبًۭا aramaya ṭalaban
aramaya ٤١ (41)
(41)
Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: "Seni topraktan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda de seni insan kılığına koyanı mı inkar ediyorsun? İşte O benim Rabbim olan Allah'tır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman, her ne kadar beni kendinden mal ve nüfus bakımından daha az buluyorsan da: "Maşallah! Kuvvet ancak Allah'a mahsustur!" demen gerekmez mi? Rabbim, senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felaket gönderir de bahçen yerle bir olabilir. Yahut suyu çekilir bir daha da bulamazsın" dedi.
18:42
وَأُحِيطَ
derken yok edildi
wa-uḥīṭa
derken yok edildi بِثَمَرِهِۦ ürünü bithamarihi
ürünü فَأَصْبَحَ ve başladı fa-aṣbaḥa
ve başladı يُقَلِّبُ oğuşturmağa yuqallibu
oğuşturmağa كَفَّيْهِ ellerini kaffayhi
ellerini عَلَىٰ üzerine ʿalā
üzerine مَآ şeyler mā
şeyler أَنفَقَ harcadıkları anfaqa
harcadıkları فِيهَا ona fīhā
ona وَهِىَ ve o wahiya
ve o خَاوِيَةٌ yıkılmıştı khāwiyatun
yıkılmıştı عَلَىٰ üzerine ʿalā
üzerine عُرُوشِهَا çardakları ʿurūshihā
çardakları وَيَقُولُ ve diyordu wayaqūlu
ve diyordu يَـٰلَيْتَنِى ah keşke ben yālaytanī
ah keşke ben لَمْ ortak koşmasaydım lam
ortak koşmasaydım أُشْرِكْ I had not associated ush'rik
I had not associated بِرَبِّىٓ Rabbime birabbī
Rabbime أَحَدًۭا kimseyi aḥadan
kimseyi ٤٢ (42)
(42)
derken yok edildi بِثَمَرِهِۦ ürünü bithamarihi
ürünü فَأَصْبَحَ ve başladı fa-aṣbaḥa
ve başladı يُقَلِّبُ oğuşturmağa yuqallibu
oğuşturmağa كَفَّيْهِ ellerini kaffayhi
ellerini عَلَىٰ üzerine ʿalā
üzerine مَآ şeyler mā
şeyler أَنفَقَ harcadıkları anfaqa
harcadıkları فِيهَا ona fīhā
ona وَهِىَ ve o wahiya
ve o خَاوِيَةٌ yıkılmıştı khāwiyatun
yıkılmıştı عَلَىٰ üzerine ʿalā
üzerine عُرُوشِهَا çardakları ʿurūshihā
çardakları وَيَقُولُ ve diyordu wayaqūlu
ve diyordu يَـٰلَيْتَنِى ah keşke ben yālaytanī
ah keşke ben لَمْ ortak koşmasaydım lam
ortak koşmasaydım أُشْرِكْ I had not associated ush'rik
I had not associated بِرَبِّىٓ Rabbime birabbī
Rabbime أَحَدًۭا kimseyi aḥadan
kimseyi ٤٢ (42)
(42)
Nitekim, ürünleri yok edildi; bağın altüst olmuş çardakları karşısında, sarfettiği emeğe içi yanarak ellerini oğuşturup "Keşke Rabbime kimseyi ortak koşmasaydım" diyordu.
18:43
وَلَمْ
ve
walam
ve تَكُن olmadı takun
olmadı لَّهُۥ onun lahu
onun فِئَةٌۭ bir topluluğu fi-atun
bir topluluğu يَنصُرُونَهُۥ kendisine yardım eden yanṣurūnahu
kendisine yardım eden مِن başka min
başka دُونِ other than dūni
other than ٱللَّهِ Allah'tan l-lahi
Allah'tan وَمَا ve wamā
ve كَانَ olmadı kāna
olmadı مُنتَصِرًا kendisinine yardım edilen muntaṣiran
kendisinine yardım edilen ٤٣ (43)
(43)
ve تَكُن olmadı takun
olmadı لَّهُۥ onun lahu
onun فِئَةٌۭ bir topluluğu fi-atun
bir topluluğu يَنصُرُونَهُۥ kendisine yardım eden yanṣurūnahu
kendisine yardım eden مِن başka min
başka دُونِ other than dūni
other than ٱللَّهِ Allah'tan l-lahi
Allah'tan وَمَا ve wamā
ve كَانَ olmadı kāna
olmadı مُنتَصِرًا kendisinine yardım edilen muntaṣiran
kendisinine yardım edilen ٤٣ (43)
(43)
Ona, Allah'tan başka yardım edebilecek adamları da yoktu, kendi kendini de kurtaramadı.
18:44
هُنَالِكَ
işte o durumda
hunālika
işte o durumda ٱلْوَلَـٰيَةُ velilik (koruyuculuk) l-walāyatu
velilik (koruyuculuk) لِلَّهِ yalnız Allah'a mahsustur lillahi
yalnız Allah'a mahsustur ٱلْحَقِّ ۚ hak olan l-ḥaqi
hak olan هُوَ O'dur huwa
O'dur خَيْرٌۭ en iyi olan khayrun
en iyi olan ثَوَابًۭا mükafatı thawāban
mükafatı وَخَيْرٌ ve daha hayırlıdır wakhayrun
ve daha hayırlıdır عُقْبًۭا akıbet ʿuq'ban
akıbet ٤٤ (44)
(44)
işte o durumda ٱلْوَلَـٰيَةُ velilik (koruyuculuk) l-walāyatu
velilik (koruyuculuk) لِلَّهِ yalnız Allah'a mahsustur lillahi
yalnız Allah'a mahsustur ٱلْحَقِّ ۚ hak olan l-ḥaqi
hak olan هُوَ O'dur huwa
O'dur خَيْرٌۭ en iyi olan khayrun
en iyi olan ثَوَابًۭا mükafatı thawāban
mükafatı وَخَيْرٌ ve daha hayırlıdır wakhayrun
ve daha hayırlıdır عُقْبًۭا akıbet ʿuq'ban
akıbet ٤٤ (44)
(44)
İşte burada kudret ve hakimiyet, varlığı gerçek olan Allah'ındır. Mükafatlandırma bakımından hayırlı olan da, sonuçlandırma yönünden hayırlı olan da O'dur.
18:45
وَٱضْرِبْ
ve anlat
wa-iḍ'rib
ve anlat لَهُم onlara lahum
onlara مَّثَلَ misalini mathala
misalini ٱلْحَيَوٰةِ hayatının l-ḥayati
hayatının ٱلدُّنْيَا dünya l-dun'yā
dünya كَمَآءٍ bir su kamāin
bir su أَنزَلْنَـٰهُ indirdik anzalnāhu
indirdik مِنَ gökten mina
gökten ٱلسَّمَآءِ the sky l-samāi
the sky فَٱخْتَلَطَ karıştı fa-ikh'talaṭa
karıştı بِهِۦ onunla bihi
onunla نَبَاتُ bitkisi nabātu
bitkisi ٱلْأَرْضِ yerin l-arḍi
yerin فَأَصْبَحَ ve haline geliverdi fa-aṣbaḥa
ve haline geliverdi هَشِيمًۭا çöp kırıntıları hashīman
çöp kırıntıları تَذْرُوهُ savurduğu tadhrūhu
savurduğu ٱلرِّيَـٰحُ ۗ rüzgarların l-riyāḥu
rüzgarların وَكَانَ ve wakāna
ve ٱللَّهُ Allah l-lahu
Allah عَلَىٰ üzerine ʿalā
üzerine كُلِّ her kulli
her شَىْءٍۢ şey shayin
şey مُّقْتَدِرًا kadirdir muq'tadiran
kadirdir ٤٥ (45)
(45)
ve anlat لَهُم onlara lahum
onlara مَّثَلَ misalini mathala
misalini ٱلْحَيَوٰةِ hayatının l-ḥayati
hayatının ٱلدُّنْيَا dünya l-dun'yā
dünya كَمَآءٍ bir su kamāin
bir su أَنزَلْنَـٰهُ indirdik anzalnāhu
indirdik مِنَ gökten mina
gökten ٱلسَّمَآءِ the sky l-samāi
the sky فَٱخْتَلَطَ karıştı fa-ikh'talaṭa
karıştı بِهِۦ onunla bihi
onunla نَبَاتُ bitkisi nabātu
bitkisi ٱلْأَرْضِ yerin l-arḍi
yerin فَأَصْبَحَ ve haline geliverdi fa-aṣbaḥa
ve haline geliverdi هَشِيمًۭا çöp kırıntıları hashīman
çöp kırıntıları تَذْرُوهُ savurduğu tadhrūhu
savurduğu ٱلرِّيَـٰحُ ۗ rüzgarların l-riyāḥu
rüzgarların وَكَانَ ve wakāna
ve ٱللَّهُ Allah l-lahu
Allah عَلَىٰ üzerine ʿalā
üzerine كُلِّ her kulli
her شَىْءٍۢ şey shayin
şey مُّقْتَدِرًا kadirdir muq'tadiran
kadirdir ٤٥ (45)
(45)
Onlara, dünya hayatı misalinin tıpkı şöyle olduğunu anlat: Gökten indirdiğimiz su ile yeryüzünde yetişen bitkiler birbirine karışır, ama sonunda rüzgarın savuracağı çerçöpe döner. Allah her şeyin üstünde bir kudrete sahip olandır.
18:46
ٱلْمَالُ
mal
al-mālu
mal وَٱلْبَنُونَ ve oğullar wal-banūna
ve oğullar زِينَةُ süsüdür zīnatu
süsüdür ٱلْحَيَوٰةِ hayatının l-ḥayati
hayatının ٱلدُّنْيَا ۖ dünya l-dun'yā
dünya وَٱلْبَـٰقِيَـٰتُ fakat kalıcı olan wal-bāqiyātu
fakat kalıcı olan ٱلصَّـٰلِحَـٰتُ güzel işler ise l-ṣāliḥātu
güzel işler ise خَيْرٌ daha hayırlıdır khayrun
daha hayırlıdır عِندَ katında ʿinda
katında رَبِّكَ Rabbinin rabbika
Rabbinin ثَوَابًۭا sevapça thawāban
sevapça وَخَيْرٌ ve daha hayırlıdır wakhayrun
ve daha hayırlıdır أَمَلًۭا umutça da amalan
umutça da ٤٦ (46)
(46)
mal وَٱلْبَنُونَ ve oğullar wal-banūna
ve oğullar زِينَةُ süsüdür zīnatu
süsüdür ٱلْحَيَوٰةِ hayatının l-ḥayati
hayatının ٱلدُّنْيَا ۖ dünya l-dun'yā
dünya وَٱلْبَـٰقِيَـٰتُ fakat kalıcı olan wal-bāqiyātu
fakat kalıcı olan ٱلصَّـٰلِحَـٰتُ güzel işler ise l-ṣāliḥātu
güzel işler ise خَيْرٌ daha hayırlıdır khayrun
daha hayırlıdır عِندَ katında ʿinda
katında رَبِّكَ Rabbinin rabbika
Rabbinin ثَوَابًۭا sevapça thawāban
sevapça وَخَيْرٌ ve daha hayırlıdır wakhayrun
ve daha hayırlıdır أَمَلًۭا umutça da amalan
umutça da ٤٦ (46)
(46)
Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Ama baki kalacak yararlı işler, sevab olarak da, emel olarak da, Rabbinin katında daha hayırlıdır.
18:47
وَيَوْمَ
O gün
wayawma
O gün نُسَيِّرُ yürütürüz nusayyiru
yürütürüz ٱلْجِبَالَ dağları l-jibāla
dağları وَتَرَى ve görürsün watarā
ve görürsün ٱلْأَرْضَ yeri l-arḍa
yeri بَارِزَةًۭ çırılçıplak bārizatan
çırılçıplak وَحَشَرْنَـٰهُمْ onları toplamışız waḥasharnāhum
onları toplamışız فَلَمْ ve falam
ve نُغَادِرْ bırakmamışızdır nughādir
bırakmamışızdır مِنْهُمْ onlardan min'hum
onlardan أَحَدًۭا hiçbirini aḥadan
hiçbirini ٤٧ (47)
(47)
O gün نُسَيِّرُ yürütürüz nusayyiru
yürütürüz ٱلْجِبَالَ dağları l-jibāla
dağları وَتَرَى ve görürsün watarā
ve görürsün ٱلْأَرْضَ yeri l-arḍa
yeri بَارِزَةًۭ çırılçıplak bārizatan
çırılçıplak وَحَشَرْنَـٰهُمْ onları toplamışız waḥasharnāhum
onları toplamışız فَلَمْ ve falam
ve نُغَادِرْ bırakmamışızdır nughādir
bırakmamışızdır مِنْهُمْ onlardan min'hum
onlardan أَحَدًۭا hiçbirini aḥadan
hiçbirini ٤٧ (47)
(47)
Bir gün dağları yürütürüz de yeri dümdüz görürsün. Hiçbirini bırakmaksızın diriltip bir araya toplarız.
18:48
وَعُرِضُوا۟
ve hepsi sunulmuşlardır
waʿuriḍū
ve hepsi sunulmuşlardır عَلَىٰ senin Rabbine ʿalā
senin Rabbine رَبِّكَ your Lord rabbika
your Lord صَفًّۭا sıra sıra ṣaffan
sıra sıra لَّقَدْ andolsun laqad
andolsun جِئْتُمُونَا bize geldiniz ji'tumūnā
bize geldiniz كَمَا gibi kamā
gibi خَلَقْنَـٰكُمْ sizi yarattığımız khalaqnākum
sizi yarattığımız أَوَّلَ ilk awwala
ilk مَرَّةٍۭ ۚ defa marratin
defa بَلْ oysa bal
oysa زَعَمْتُمْ siz sanmıştınız zaʿamtum
siz sanmıştınız أَلَّن tayin etmeyeceğimizi allan
tayin etmeyeceğimizi نَّجْعَلَ We made najʿala
We made لَكُم size lakum
size مَّوْعِدًۭا bir vade mawʿidan
bir vade ٤٨ (48)
(48)
ve hepsi sunulmuşlardır عَلَىٰ senin Rabbine ʿalā
senin Rabbine رَبِّكَ your Lord rabbika
your Lord صَفًّۭا sıra sıra ṣaffan
sıra sıra لَّقَدْ andolsun laqad
andolsun جِئْتُمُونَا bize geldiniz ji'tumūnā
bize geldiniz كَمَا gibi kamā
gibi خَلَقْنَـٰكُمْ sizi yarattığımız khalaqnākum
sizi yarattığımız أَوَّلَ ilk awwala
ilk مَرَّةٍۭ ۚ defa marratin
defa بَلْ oysa bal
oysa زَعَمْتُمْ siz sanmıştınız zaʿamtum
siz sanmıştınız أَلَّن tayin etmeyeceğimizi allan
tayin etmeyeceğimizi نَّجْعَلَ We made najʿala
We made لَكُم size lakum
size مَّوْعِدًۭا bir vade mawʿidan
bir vade ٤٨ (48)
(48)
Dizi dizi Rabbine sunulduklarında onlara: "And olsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi Bize geldiniz. Sizi bir yere toplamak için söz vermediğimizi iddia etmiştiniz değil mi?" denir.
18:49
وَوُضِعَ
(ortaya) konulmuştur
wawuḍiʿa
(ortaya) konulmuştur ٱلْكِتَـٰبُ Kitap l-kitābu
Kitap فَتَرَى ve görürsün fatarā
ve görürsün ٱلْمُجْرِمِينَ suçluların l-muj'rimīna
suçluların مُشْفِقِينَ korkarak mush'fiqīna
korkarak مِمَّا onun içindekilerden mimmā
onun içindekilerden فِيهِ (is) in it fīhi
(is) in it وَيَقُولُونَ ve dediklerini wayaqūlūna
ve dediklerini يَـٰوَيْلَتَنَا ey vah bize yāwaylatanā
ey vah bize مَالِ ne oluyor māli
ne oluyor هَـٰذَا bu hādhā
bu ٱلْكِتَـٰبِ Kitaba l-kitābi
Kitaba لَا (hiçbir şey) lā
(hiçbir şey) يُغَادِرُ bırakmıyor yughādiru
bırakmıyor صَغِيرَةًۭ (ne) küçük ṣaghīratan
(ne) küçük وَلَا ne de walā
ne de كَبِيرَةً büyük kabīratan
büyük إِلَّآ her (yaptığımız) şeyi sayıp döküyor illā
her (yaptığımız) şeyi sayıp döküyor أَحْصَىٰهَا ۚ has enumerated it aḥṣāhā
has enumerated it وَوَجَدُوا۟ ve bulmuşlardır wawajadū
ve bulmuşlardır مَا şeyleri mā
şeyleri عَمِلُوا۟ yaptıkları ʿamilū
yaptıkları حَاضِرًۭا ۗ hazır ḥāḍiran
hazır وَلَا ve walā
ve يَظْلِمُ zulmetmez yaẓlimu
zulmetmez رَبُّكَ Rabbin rabbuka
Rabbin أَحَدًۭا kimseye aḥadan
kimseye ٤٩ (49)
(49)
(ortaya) konulmuştur ٱلْكِتَـٰبُ Kitap l-kitābu
Kitap فَتَرَى ve görürsün fatarā
ve görürsün ٱلْمُجْرِمِينَ suçluların l-muj'rimīna
suçluların مُشْفِقِينَ korkarak mush'fiqīna
korkarak مِمَّا onun içindekilerden mimmā
onun içindekilerden فِيهِ (is) in it fīhi
(is) in it وَيَقُولُونَ ve dediklerini wayaqūlūna
ve dediklerini يَـٰوَيْلَتَنَا ey vah bize yāwaylatanā
ey vah bize مَالِ ne oluyor māli
ne oluyor هَـٰذَا bu hādhā
bu ٱلْكِتَـٰبِ Kitaba l-kitābi
Kitaba لَا (hiçbir şey) lā
(hiçbir şey) يُغَادِرُ bırakmıyor yughādiru
bırakmıyor صَغِيرَةًۭ (ne) küçük ṣaghīratan
(ne) küçük وَلَا ne de walā
ne de كَبِيرَةً büyük kabīratan
büyük إِلَّآ her (yaptığımız) şeyi sayıp döküyor illā
her (yaptığımız) şeyi sayıp döküyor أَحْصَىٰهَا ۚ has enumerated it aḥṣāhā
has enumerated it وَوَجَدُوا۟ ve bulmuşlardır wawajadū
ve bulmuşlardır مَا şeyleri mā
şeyleri عَمِلُوا۟ yaptıkları ʿamilū
yaptıkları حَاضِرًۭا ۗ hazır ḥāḍiran
hazır وَلَا ve walā
ve يَظْلِمُ zulmetmez yaẓlimu
zulmetmez رَبُّكَ Rabbin rabbuka
Rabbin أَحَدًۭا kimseye aḥadan
kimseye ٤٩ (49)
(49)
Amel defteri ortaya konunca, suçluların, onda yazılı olanlardan korktuklarını görürsün, "Vah bize, eyvah bize! Bu defter nasıl olmuş da küçük büyük bir şey bırakmadan hepsini saymış!" derler. İşlediklerini hazır bulurlar. Rabbin kimseye haksızlık etmez.
18:50
وَإِذْ
ve hani
wa-idh
ve hani قُلْنَا demiştik qul'nā
demiştik لِلْمَلَـٰٓئِكَةِ meleklere lil'malāikati
meleklere ٱسْجُدُوا۟ secde edin us'judū
secde edin لِـَٔادَمَ Adem'e liādama
Adem'e فَسَجَدُوٓا۟ secde ettiler fasajadū
secde ettiler إِلَّآ hariç illā
hariç إِبْلِيسَ İblis ib'līsa
İblis كَانَ (O) idi kāna
(O) idi مِنَ cinlerden mina
cinlerden ٱلْجِنِّ the jinn l-jini
the jinn فَفَسَقَ dışına çıktı fafasaqa
dışına çıktı عَنْ buyruğunun ʿan
buyruğunun أَمْرِ the Command amri
the Command رَبِّهِۦٓ ۗ Rabbinin rabbihi
Rabbinin أَفَتَتَّخِذُونَهُۥ siz onu mu ediniyorsunuz? afatattakhidhūnahu
siz onu mu ediniyorsunuz? وَذُرِّيَّتَهُۥٓ ve onun neslini wadhurriyyatahu
ve onun neslini أَوْلِيَآءَ dostlar awliyāa
dostlar مِن benden ayrı olarak min
benden ayrı olarak دُونِى other than Me dūnī
other than Me وَهُمْ oysa onlar wahum
oysa onlar لَكُمْ sizin lakum
sizin عَدُوٌّۢ ۚ düşmanınızdır ʿaduwwun
düşmanınızdır بِئْسَ ne kötü bi'sa
ne kötü لِلظَّـٰلِمِينَ zalimler için lilẓẓālimīna
zalimler için بَدَلًۭا bir değiştirmedir badalan
bir değiştirmedir ٥٠ (50)
(50)
ve hani قُلْنَا demiştik qul'nā
demiştik لِلْمَلَـٰٓئِكَةِ meleklere lil'malāikati
meleklere ٱسْجُدُوا۟ secde edin us'judū
secde edin لِـَٔادَمَ Adem'e liādama
Adem'e فَسَجَدُوٓا۟ secde ettiler fasajadū
secde ettiler إِلَّآ hariç illā
hariç إِبْلِيسَ İblis ib'līsa
İblis كَانَ (O) idi kāna
(O) idi مِنَ cinlerden mina
cinlerden ٱلْجِنِّ the jinn l-jini
the jinn فَفَسَقَ dışına çıktı fafasaqa
dışına çıktı عَنْ buyruğunun ʿan
buyruğunun أَمْرِ the Command amri
the Command رَبِّهِۦٓ ۗ Rabbinin rabbihi
Rabbinin أَفَتَتَّخِذُونَهُۥ siz onu mu ediniyorsunuz? afatattakhidhūnahu
siz onu mu ediniyorsunuz? وَذُرِّيَّتَهُۥٓ ve onun neslini wadhurriyyatahu
ve onun neslini أَوْلِيَآءَ dostlar awliyāa
dostlar مِن benden ayrı olarak min
benden ayrı olarak دُونِى other than Me dūnī
other than Me وَهُمْ oysa onlar wahum
oysa onlar لَكُمْ sizin lakum
sizin عَدُوٌّۢ ۚ düşmanınızdır ʿaduwwun
düşmanınızdır بِئْسَ ne kötü bi'sa
ne kötü لِلظَّـٰلِمِينَ zalimler için lilẓẓālimīna
zalimler için بَدَلًۭا bir değiştirmedir badalan
bir değiştirmedir ٥٠ (50)
(50)
Meleklere: "Adem'e secde edin" demiştik. İblis'ten başka hepsi secde etmişti. O, cinlerden idi. Rabbinin buyruğu dışına çıktı. Ey insanoğulları! Siz Beni bırakıp onu ve soyunu dost mu ediniyorsunuz? Halbuki onlar size düşmandır. Kendilerine yazık edenler için bu ne kötü değişmedir!
18:51
۞ مَّآ
onları hazır bulundurmadım
mā
onları hazır bulundurmadım أَشْهَدتُّهُمْ I made them witness ashhadttuhum
I made them witness خَلْقَ yaratılmasında khalqa
yaratılmasında ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin l-samāwāti
göklerin وَٱلْأَرْضِ ve yerin wal-arḍi
ve yerin وَلَا ve ne de walā
ve ne de خَلْقَ yaratılmasında khalqa
yaratılmasında أَنفُسِهِمْ kendilerinin anfusihim
kendilerinin وَمَا ve wamā
ve كُنتُ değilim kuntu
değilim مُتَّخِذَ edinmiş muttakhidha
edinmiş ٱلْمُضِلِّينَ yoldan şaşırtanları l-muḍilīna
yoldan şaşırtanları عَضُدًۭا yardımcı ʿaḍudan
yardımcı ٥١ (51)
(51)
onları hazır bulundurmadım أَشْهَدتُّهُمْ I made them witness ashhadttuhum
I made them witness خَلْقَ yaratılmasında khalqa
yaratılmasında ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin l-samāwāti
göklerin وَٱلْأَرْضِ ve yerin wal-arḍi
ve yerin وَلَا ve ne de walā
ve ne de خَلْقَ yaratılmasında khalqa
yaratılmasında أَنفُسِهِمْ kendilerinin anfusihim
kendilerinin وَمَا ve wamā
ve كُنتُ değilim kuntu
değilim مُتَّخِذَ edinmiş muttakhidha
edinmiş ٱلْمُضِلِّينَ yoldan şaşırtanları l-muḍilīna
yoldan şaşırtanları عَضُدًۭا yardımcı ʿaḍudan
yardımcı ٥١ (51)
(51)
Oysa Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılmasında ve ne de kendilerinin yaratılmasında hazır bulundurdum. Saptıranları hiçbir işte asla yardımcı da edinmedim.
18:52
وَيَوْمَ
ve o gün
wayawma
ve o gün يَقُولُ (Allah kafirlere) der ki' yaqūlu
(Allah kafirlere) der ki' نَادُوا۟ çağırın nādū
çağırın شُرَكَآءِىَ benim ortaklarım shurakāiya
benim ortaklarım ٱلَّذِينَ şeyleri alladhīna
şeyleri زَعَمْتُمْ zannettiğiniz zaʿamtum
zannettiğiniz فَدَعَوْهُمْ işte çağırdılar fadaʿawhum
işte çağırdılar فَلَمْ ama falam
ama يَسْتَجِيبُوا۟ cevap vermediler yastajībū
cevap vermediler لَهُمْ kendilerine lahum
kendilerine وَجَعَلْنَا ve biz koyduk wajaʿalnā
ve biz koyduk بَيْنَهُم onların aralarına baynahum
onların aralarına مَّوْبِقًۭا tehlikeli bir uçurum mawbiqan
tehlikeli bir uçurum ٥٢ (52)
(52)
ve o gün يَقُولُ (Allah kafirlere) der ki' yaqūlu
(Allah kafirlere) der ki' نَادُوا۟ çağırın nādū
çağırın شُرَكَآءِىَ benim ortaklarım shurakāiya
benim ortaklarım ٱلَّذِينَ şeyleri alladhīna
şeyleri زَعَمْتُمْ zannettiğiniz zaʿamtum
zannettiğiniz فَدَعَوْهُمْ işte çağırdılar fadaʿawhum
işte çağırdılar فَلَمْ ama falam
ama يَسْتَجِيبُوا۟ cevap vermediler yastajībū
cevap vermediler لَهُمْ kendilerine lahum
kendilerine وَجَعَلْنَا ve biz koyduk wajaʿalnā
ve biz koyduk بَيْنَهُم onların aralarına baynahum
onların aralarına مَّوْبِقًۭا tehlikeli bir uçurum mawbiqan
tehlikeli bir uçurum ٥٢ (52)
(52)
O gün Allah: "Bana ortak olduklarını iddia ettiklerinize seslenin" der. Onları çağırırlar, fakat hiçbirisi onların çağrılarına gelmez. Aralarına bir cehennem deresi koyarız.
18:53
وَرَءَا
ve gördüler
waraā
ve gördüler ٱلْمُجْرِمُونَ suçlular l-muj'rimūna
suçlular ٱلنَّارَ ateşi l-nāra
ateşi فَظَنُّوٓا۟ artık iyice anladılar faẓannū
artık iyice anladılar أَنَّهُم kendilerinin annahum
kendilerinin مُّوَاقِعُوهَا içine düşeceklerini muwāqiʿūhā
içine düşeceklerini وَلَمْ fakat walam
fakat يَجِدُوا۟ bulamadılar yajidū
bulamadılar عَنْهَا ondan ʿanhā
ondan مَصْرِفًۭا kaçacak bir yer maṣrifan
kaçacak bir yer ٥٣ (53)
(53)
ve gördüler ٱلْمُجْرِمُونَ suçlular l-muj'rimūna
suçlular ٱلنَّارَ ateşi l-nāra
ateşi فَظَنُّوٓا۟ artık iyice anladılar faẓannū
artık iyice anladılar أَنَّهُم kendilerinin annahum
kendilerinin مُّوَاقِعُوهَا içine düşeceklerini muwāqiʿūhā
içine düşeceklerini وَلَمْ fakat walam
fakat يَجِدُوا۟ bulamadılar yajidū
bulamadılar عَنْهَا ondan ʿanhā
ondan مَصْرِفًۭا kaçacak bir yer maṣrifan
kaçacak bir yer ٥٣ (53)
(53)
Suçlular ateşi görürler ve ona düşeceklerini anlarlar, fakat ondan kaçacak yer bulamazlar.
18:54
وَلَقَدْ
ve andolsun
walaqad
ve andolsun صَرَّفْنَا biz türlü biçimlerde anlattık ṣarrafnā
biz türlü biçimlerde anlattık فِى bu fī
bu هَـٰذَا this hādhā
this ٱلْقُرْءَانِ Kur'an'da l-qur'āni
Kur'an'da لِلنَّاسِ insanlara lilnnāsi
insanlara مِن her çeşit min
her çeşit كُلِّ every kulli
every مَثَلٍۢ ۚ misali mathalin
misali وَكَانَ ama wakāna
ama ٱلْإِنسَـٰنُ insan l-insānu
insan أَكْثَرَ daha çok akthara
daha çok شَىْءٍۢ her şeyden shayin
her şeyden جَدَلًۭا tartışmacıdır jadalan
tartışmacıdır ٥٤ (54)
(54)
ve andolsun صَرَّفْنَا biz türlü biçimlerde anlattık ṣarrafnā
biz türlü biçimlerde anlattık فِى bu fī
bu هَـٰذَا this hādhā
this ٱلْقُرْءَانِ Kur'an'da l-qur'āni
Kur'an'da لِلنَّاسِ insanlara lilnnāsi
insanlara مِن her çeşit min
her çeşit كُلِّ every kulli
every مَثَلٍۢ ۚ misali mathalin
misali وَكَانَ ama wakāna
ama ٱلْإِنسَـٰنُ insan l-insānu
insan أَكْثَرَ daha çok akthara
daha çok شَىْءٍۢ her şeyden shayin
her şeyden جَدَلًۭا tartışmacıdır jadalan
tartışmacıdır ٥٤ (54)
(54)
And olsun ki, Biz bu Kuran'da insanlara türlü türlü misali gösterip açıkladık. İnsanın en çok yaptığı iş tartışmadır.
18:55
وَمَا
şey
wamā
şey مَنَعَ alıkoyan manaʿa
alıkoyan ٱلنَّاسَ insanları l-nāsa
insanları أَن inanmaktan an
inanmaktan يُؤْمِنُوٓا۟ they believe yu'minū
they believe إِذْ zaman idh
zaman جَآءَهُمُ kendilerine geldiği jāahumu
kendilerine geldiği ٱلْهُدَىٰ hidayet l-hudā
hidayet وَيَسْتَغْفِرُوا۟ ve istiğfar etmekten wayastaghfirū
ve istiğfar etmekten رَبَّهُمْ Rablerine rabbahum
Rablerine إِلَّآ ancak illā
ancak أَن kendilerine de gelmesidir an
kendilerine de gelmesidir تَأْتِيَهُمْ comes to them tatiyahum
comes to them سُنَّةُ yasasının sunnatu
yasasının ٱلْأَوَّلِينَ evvelkilerin l-awalīna
evvelkilerin أَوْ yahut aw
yahut يَأْتِيَهُمُ karşılarına gelmesidir yatiyahumu
karşılarına gelmesidir ٱلْعَذَابُ azabın l-ʿadhābu
azabın قُبُلًۭا açıkça qubulan
açıkça ٥٥ (55)
(55)
şey مَنَعَ alıkoyan manaʿa
alıkoyan ٱلنَّاسَ insanları l-nāsa
insanları أَن inanmaktan an
inanmaktan يُؤْمِنُوٓا۟ they believe yu'minū
they believe إِذْ zaman idh
zaman جَآءَهُمُ kendilerine geldiği jāahumu
kendilerine geldiği ٱلْهُدَىٰ hidayet l-hudā
hidayet وَيَسْتَغْفِرُوا۟ ve istiğfar etmekten wayastaghfirū
ve istiğfar etmekten رَبَّهُمْ Rablerine rabbahum
Rablerine إِلَّآ ancak illā
ancak أَن kendilerine de gelmesidir an
kendilerine de gelmesidir تَأْتِيَهُمْ comes to them tatiyahum
comes to them سُنَّةُ yasasının sunnatu
yasasının ٱلْأَوَّلِينَ evvelkilerin l-awalīna
evvelkilerin أَوْ yahut aw
yahut يَأْتِيَهُمُ karşılarına gelmesidir yatiyahumu
karşılarına gelmesidir ٱلْعَذَابُ azabın l-ʿadhābu
azabın قُبُلًۭا açıkça qubulan
açıkça ٥٥ (55)
(55)
İnsanlara doğruluk rehberi gelmişken, onları inanmaktan, Rablerinden mağfiret dilemekten alıkoyan öncekilere uygulananın kendilerine de uygulanmasını veya gözleri göre göre azaba uğramayı beklemeleridir.
18:56
وَمَا
ve
wamā
ve نُرْسِلُ biz göndermeyiz nur'silu
biz göndermeyiz ٱلْمُرْسَلِينَ elçileri l-mur'salīna
elçileri إِلَّا (olması) dışında illā
(olması) dışında مُبَشِّرِينَ müjdeleyiciler mubashirīna
müjdeleyiciler وَمُنذِرِينَ ۚ ve uyarıcılar wamundhirīna
ve uyarıcılar وَيُجَـٰدِلُ ve mücadele ediyorlar wayujādilu
ve mücadele ediyorlar ٱلَّذِينَ kimseler alladhīna
kimseler كَفَرُوا۟ inkar eden(ler) kafarū
inkar eden(ler) بِٱلْبَـٰطِلِ batılla bil-bāṭili
batılla لِيُدْحِضُوا۟ gidermek için liyud'ḥiḍū
gidermek için بِهِ onunla bihi
onunla ٱلْحَقَّ ۖ hakkı l-ḥaqa
hakkı وَٱتَّخَذُوٓا۟ ve edindiler wa-ittakhadhū
ve edindiler ءَايَـٰتِى ayetlerimi āyātī
ayetlerimi وَمَآ ve şeyleri wamā
ve şeyleri أُنذِرُوا۟ uyarıldıkları undhirū
uyarıldıkları هُزُوًۭا alay konusu huzuwan
alay konusu ٥٦ (56)
(56)
ve نُرْسِلُ biz göndermeyiz nur'silu
biz göndermeyiz ٱلْمُرْسَلِينَ elçileri l-mur'salīna
elçileri إِلَّا (olması) dışında illā
(olması) dışında مُبَشِّرِينَ müjdeleyiciler mubashirīna
müjdeleyiciler وَمُنذِرِينَ ۚ ve uyarıcılar wamundhirīna
ve uyarıcılar وَيُجَـٰدِلُ ve mücadele ediyorlar wayujādilu
ve mücadele ediyorlar ٱلَّذِينَ kimseler alladhīna
kimseler كَفَرُوا۟ inkar eden(ler) kafarū
inkar eden(ler) بِٱلْبَـٰطِلِ batılla bil-bāṭili
batılla لِيُدْحِضُوا۟ gidermek için liyud'ḥiḍū
gidermek için بِهِ onunla bihi
onunla ٱلْحَقَّ ۖ hakkı l-ḥaqa
hakkı وَٱتَّخَذُوٓا۟ ve edindiler wa-ittakhadhū
ve edindiler ءَايَـٰتِى ayetlerimi āyātī
ayetlerimi وَمَآ ve şeyleri wamā
ve şeyleri أُنذِرُوا۟ uyarıldıkları undhirū
uyarıldıkları هُزُوًۭا alay konusu huzuwan
alay konusu ٥٦ (56)
(56)
Biz peygamberleri ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndeririz. Oysa inkarcılar hakkı batılla ortadan kaldırmak için çekişirler. Ayetlerimizi ve kendilerine yapılan uyarmaları alaya alırlar.
18:57
وَمَنْ
kim olabilir?
waman
kim olabilir? أَظْلَمُ daha zalim aẓlamu
daha zalim مِمَّن kimseden mimman
kimseden ذُكِّرَ hatırlatılan dhukkira
hatırlatılan بِـَٔايَـٰتِ ayetleri biāyāti
ayetleri رَبِّهِۦ Rabbinin rabbihi
Rabbinin فَأَعْرَضَ fakat yüz çeviren fa-aʿraḍa
fakat yüz çeviren عَنْهَا onlardan ʿanhā
onlardan وَنَسِىَ ve unutandan wanasiya
ve unutandan مَا şeyi mā
şeyi قَدَّمَتْ öne sürdüğü qaddamat
öne sürdüğü يَدَاهُ ۚ ellerinin yadāhu
ellerinin إِنَّا gerçekten biz innā
gerçekten biz جَعَلْنَا koyduk jaʿalnā
koyduk عَلَىٰ üzerine ʿalā
üzerine قُلُوبِهِمْ onların kalbleri qulūbihim
onların kalbleri أَكِنَّةً engel olan örtüler akinnatan
engel olan örtüler أَن onu anlamalarına an
onu anlamalarına يَفْقَهُوهُ they understand it yafqahūhu
they understand it وَفِىٓ ve içine wafī
ve içine ءَاذَانِهِمْ kulaklarının ādhānihim
kulaklarının وَقْرًۭا ۖ ağırlıklar waqran
ağırlıklar وَإِن eğer wa-in
eğer تَدْعُهُمْ onları çağırsan da tadʿuhum
onları çağırsan da إِلَى doğru yola ilā
doğru yola ٱلْهُدَىٰ the guidance l-hudā
the guidance فَلَن asla falan
asla يَهْتَدُوٓا۟ doğru yola gelmezler yahtadū
doğru yola gelmezler إِذًا o halde idhan
o halde أَبَدًۭا asla abadan
asla ٥٧ (57)
(57)
kim olabilir? أَظْلَمُ daha zalim aẓlamu
daha zalim مِمَّن kimseden mimman
kimseden ذُكِّرَ hatırlatılan dhukkira
hatırlatılan بِـَٔايَـٰتِ ayetleri biāyāti
ayetleri رَبِّهِۦ Rabbinin rabbihi
Rabbinin فَأَعْرَضَ fakat yüz çeviren fa-aʿraḍa
fakat yüz çeviren عَنْهَا onlardan ʿanhā
onlardan وَنَسِىَ ve unutandan wanasiya
ve unutandan مَا şeyi mā
şeyi قَدَّمَتْ öne sürdüğü qaddamat
öne sürdüğü يَدَاهُ ۚ ellerinin yadāhu
ellerinin إِنَّا gerçekten biz innā
gerçekten biz جَعَلْنَا koyduk jaʿalnā
koyduk عَلَىٰ üzerine ʿalā
üzerine قُلُوبِهِمْ onların kalbleri qulūbihim
onların kalbleri أَكِنَّةً engel olan örtüler akinnatan
engel olan örtüler أَن onu anlamalarına an
onu anlamalarına يَفْقَهُوهُ they understand it yafqahūhu
they understand it وَفِىٓ ve içine wafī
ve içine ءَاذَانِهِمْ kulaklarının ādhānihim
kulaklarının وَقْرًۭا ۖ ağırlıklar waqran
ağırlıklar وَإِن eğer wa-in
eğer تَدْعُهُمْ onları çağırsan da tadʿuhum
onları çağırsan da إِلَى doğru yola ilā
doğru yola ٱلْهُدَىٰ the guidance l-hudā
the guidance فَلَن asla falan
asla يَهْتَدُوٓا۟ doğru yola gelmezler yahtadū
doğru yola gelmezler إِذًا o halde idhan
o halde أَبَدًۭا asla abadan
asla ٥٧ (57)
(57)
Rabbinin ayetleri kendisine hatırlatılmışken onlardan yüz çeviren ve önceden yaptıklarını unutan kimseden daha zalim var mıdır? Kuran'ı anlarlar diye kalblerine örtüler, kulaklarına da ağırlık koyduk. Sen onları doğru yola çağırsan da asla doğru yolagelmezler.
18:58
وَرَبُّكَ
ve Rabbin
warabbuka
ve Rabbin ٱلْغَفُورُ çok bağışlayandır l-ghafūru
çok bağışlayandır ذُو sahibidir dhū
sahibidir ٱلرَّحْمَةِ ۖ rahmet l-raḥmati
rahmet لَوْ eğer law
eğer يُؤَاخِذُهُم onları hemen cezalandırsaydı yuākhidhuhum
onları hemen cezalandırsaydı بِمَا yaptıklariyle bimā
yaptıklariyle كَسَبُوا۟ they have earned kasabū
they have earned لَعَجَّلَ çabuklaştırırdı laʿajjala
çabuklaştırırdı لَهُمُ onların lahumu
onların ٱلْعَذَابَ ۚ azabını l-ʿadhāba
azabını بَل fakat bal
fakat لَّهُم onlar için vardır lahum
onlar için vardır مَّوْعِدٌۭ va'dedilen bir zaman mawʿidun
va'dedilen bir zaman لَّن asla lan
asla يَجِدُوا۟ bulamayacaklardır yajidū
bulamayacaklardır مِن ondan başka min
ondan başka دُونِهِۦ other than it dūnihi
other than it مَوْئِلًۭا sığınacak bir yer mawilan
sığınacak bir yer ٥٨ (58)
(58)
ve Rabbin ٱلْغَفُورُ çok bağışlayandır l-ghafūru
çok bağışlayandır ذُو sahibidir dhū
sahibidir ٱلرَّحْمَةِ ۖ rahmet l-raḥmati
rahmet لَوْ eğer law
eğer يُؤَاخِذُهُم onları hemen cezalandırsaydı yuākhidhuhum
onları hemen cezalandırsaydı بِمَا yaptıklariyle bimā
yaptıklariyle كَسَبُوا۟ they have earned kasabū
they have earned لَعَجَّلَ çabuklaştırırdı laʿajjala
çabuklaştırırdı لَهُمُ onların lahumu
onların ٱلْعَذَابَ ۚ azabını l-ʿadhāba
azabını بَل fakat bal
fakat لَّهُم onlar için vardır lahum
onlar için vardır مَّوْعِدٌۭ va'dedilen bir zaman mawʿidun
va'dedilen bir zaman لَّن asla lan
asla يَجِدُوا۟ bulamayacaklardır yajidū
bulamayacaklardır مِن ondan başka min
ondan başka دُونِهِۦ other than it dūnihi
other than it مَوْئِلًۭا sığınacak bir yer mawilan
sığınacak bir yer ٥٨ (58)
(58)
Bununla beraber, Rabbin mağfiret ve merhamet sahibidir. Eğer onları, yaptıklarından dolayı hemen hesaba çekmek isteseydi, azaba uğratmakta acele ederdi. Ama onların bir vadesi vardır. Ondan kaçıp sığınacak yer bulamazlar.
18:59
وَتِلْكَ
ve işte
watil'ka
ve işte ٱلْقُرَىٰٓ (şu) kentleri l-qurā
(şu) kentleri أَهْلَكْنَـٰهُمْ helak ettik ahlaknāhum
helak ettik لَمَّا zulmetmeğe başlayınca lammā
zulmetmeğe başlayınca ظَلَمُوا۟ they wronged ẓalamū
they wronged وَجَعَلْنَا ve belirledik; wajaʿalnā
ve belirledik; لِمَهْلِكِهِم onları helak etmek için limahlikihim
onları helak etmek için مَّوْعِدًۭا bir süre mawʿidan
bir süre ٥٩ (59)
(59)
ve işte ٱلْقُرَىٰٓ (şu) kentleri l-qurā
(şu) kentleri أَهْلَكْنَـٰهُمْ helak ettik ahlaknāhum
helak ettik لَمَّا zulmetmeğe başlayınca lammā
zulmetmeğe başlayınca ظَلَمُوا۟ they wronged ẓalamū
they wronged وَجَعَلْنَا ve belirledik; wajaʿalnā
ve belirledik; لِمَهْلِكِهِم onları helak etmek için limahlikihim
onları helak etmek için مَّوْعِدًۭا bir süre mawʿidan
bir süre ٥٩ (59)
(59)
Haksızlıklarından ötürü işte yok ettiğimiz şehirler! Onları yok etmek için bir süre tayin etmiştik.
18:60
وَإِذْ
ve hani
wa-idh
ve hani قَالَ demişti ki qāla
demişti ki مُوسَىٰ Musa mūsā
Musa لِفَتَىٰهُ uşağına lifatāhu
uşağına لَآ durmayacağım lā
durmayacağım أَبْرَحُ I will cease abraḥu
I will cease حَتَّىٰٓ kadar ḥattā
kadar أَبْلُغَ varıncaya ablugha
varıncaya مَجْمَعَ birleştiği yere majmaʿa
birleştiği yere ٱلْبَحْرَيْنِ iki denizin l-baḥrayni
iki denizin أَوْ veya aw
veya أَمْضِىَ yürüyeceğim amḍiya
yürüyeceğim حُقُبًۭا uzun bir zaman ḥuquban
uzun bir zaman ٦٠ (60)
(60)
ve hani قَالَ demişti ki qāla
demişti ki مُوسَىٰ Musa mūsā
Musa لِفَتَىٰهُ uşağına lifatāhu
uşağına لَآ durmayacağım lā
durmayacağım أَبْرَحُ I will cease abraḥu
I will cease حَتَّىٰٓ kadar ḥattā
kadar أَبْلُغَ varıncaya ablugha
varıncaya مَجْمَعَ birleştiği yere majmaʿa
birleştiği yere ٱلْبَحْرَيْنِ iki denizin l-baḥrayni
iki denizin أَوْ veya aw
veya أَمْضِىَ yürüyeceğim amḍiya
yürüyeceğim حُقُبًۭا uzun bir zaman ḥuquban
uzun bir zaman ٦٠ (60)
(60)
Musa, genç arkadaşına: "Ben iki denizin birleştiği yere ulaşmağa, yahut yıllarca yürümeye kararlıyım" demişti.
18:61
فَلَمَّا
ne zaman ki
falammā
ne zaman ki بَلَغَا varınca balaghā
varınca مَجْمَعَ birleştiği yere majmaʿa
birleştiği yere بَيْنِهِمَا iki (denizin) arasının baynihimā
iki (denizin) arasının نَسِيَا unuttular nasiyā
unuttular حُوتَهُمَا balıklarını ḥūtahumā
balıklarını فَٱتَّخَذَ (balık) tuttu fa-ittakhadha
(balık) tuttu سَبِيلَهُۥ yolunu sabīlahu
yolunu فِى denizde fī
denizde ٱلْبَحْرِ the sea l-baḥri
the sea سَرَبًۭا sıyrılıp saraban
sıyrılıp ٦١ (61)
(61)
ne zaman ki بَلَغَا varınca balaghā
varınca مَجْمَعَ birleştiği yere majmaʿa
birleştiği yere بَيْنِهِمَا iki (denizin) arasının baynihimā
iki (denizin) arasının نَسِيَا unuttular nasiyā
unuttular حُوتَهُمَا balıklarını ḥūtahumā
balıklarını فَٱتَّخَذَ (balık) tuttu fa-ittakhadha
(balık) tuttu سَبِيلَهُۥ yolunu sabīlahu
yolunu فِى denizde fī
denizde ٱلْبَحْرِ the sea l-baḥri
the sea سَرَبًۭا sıyrılıp saraban
sıyrılıp ٦١ (61)
(61)
İkisi, iki denizin birleştiği yere ulaşınca, balıklarını unutmuşlardı, balık bir delikten kayıp denizi boyladı.
18:62
فَلَمَّا
ne zaman ki
falammā
ne zaman ki جَاوَزَا orayı geçip gittiklerinde jāwazā
orayı geçip gittiklerinde قَالَ (Musa) dedi qāla
(Musa) dedi لِفَتَىٰهُ uşağına lifatāhu
uşağına ءَاتِنَا bize getir ātinā
bize getir غَدَآءَنَا kahvaltımızı ghadāanā
kahvaltımızı لَقَدْ andolsun ki laqad
andolsun ki لَقِينَا çektik laqīnā
çektik مِن yolculuğumuzdan min
yolculuğumuzdan سَفَرِنَا our journey safarinā
our journey هَـٰذَا şu hādhā
şu نَصَبًۭا yorgunluk naṣaban
yorgunluk ٦٢ (62)
(62)
ne zaman ki جَاوَزَا orayı geçip gittiklerinde jāwazā
orayı geçip gittiklerinde قَالَ (Musa) dedi qāla
(Musa) dedi لِفَتَىٰهُ uşağına lifatāhu
uşağına ءَاتِنَا bize getir ātinā
bize getir غَدَآءَنَا kahvaltımızı ghadāanā
kahvaltımızı لَقَدْ andolsun ki laqad
andolsun ki لَقِينَا çektik laqīnā
çektik مِن yolculuğumuzdan min
yolculuğumuzdan سَفَرِنَا our journey safarinā
our journey هَـٰذَا şu hādhā
şu نَصَبًۭا yorgunluk naṣaban
yorgunluk ٦٢ (62)
(62)
Oradan uzaklaştıklarında Musa, yanındaki gence: "Azığımızı çıkar, and olsun bu yolculuğumuzda yorgun düştük" dedi.
18:63
قَالَ
(Uşağı) dedi
qāla
(Uşağı) dedi أَرَءَيْتَ gördün mü? ara-ayta
gördün mü? إِذْ vakit idh
vakit أَوَيْنَآ sığındığımız awaynā
sığındığımız إِلَى kayaya ilā
kayaya ٱلصَّخْرَةِ the rock l-ṣakhrati
the rock فَإِنِّى gerçekten ben fa-innī
gerçekten ben نَسِيتُ unuttum nasītu
unuttum ٱلْحُوتَ balığı l-ḥūta
balığı وَمَآ fakat wamā
fakat أَنسَىٰنِيهُ bana unutturmadı ansānīhu
bana unutturmadı إِلَّا başkası illā
başkası ٱلشَّيْطَـٰنُ şeytandan l-shayṭānu
şeytandan أَنْ onu söylememi an
onu söylememi أَذْكُرَهُۥ ۚ I mention it adhkurahu
I mention it وَٱتَّخَذَ ve tuttu wa-ittakhadha
ve tuttu سَبِيلَهُۥ yolunu sabīlahu
yolunu فِى içinde fī
içinde ٱلْبَحْرِ denizin l-baḥri
denizin عَجَبًۭا şaşılacak biçimde ʿajaban
şaşılacak biçimde ٦٣ (63)
(63)
(Uşağı) dedi أَرَءَيْتَ gördün mü? ara-ayta
gördün mü? إِذْ vakit idh
vakit أَوَيْنَآ sığındığımız awaynā
sığındığımız إِلَى kayaya ilā
kayaya ٱلصَّخْرَةِ the rock l-ṣakhrati
the rock فَإِنِّى gerçekten ben fa-innī
gerçekten ben نَسِيتُ unuttum nasītu
unuttum ٱلْحُوتَ balığı l-ḥūta
balığı وَمَآ fakat wamā
fakat أَنسَىٰنِيهُ bana unutturmadı ansānīhu
bana unutturmadı إِلَّا başkası illā
başkası ٱلشَّيْطَـٰنُ şeytandan l-shayṭānu
şeytandan أَنْ onu söylememi an
onu söylememi أَذْكُرَهُۥ ۚ I mention it adhkurahu
I mention it وَٱتَّخَذَ ve tuttu wa-ittakhadha
ve tuttu سَبِيلَهُۥ yolunu sabīlahu
yolunu فِى içinde fī
içinde ٱلْبَحْرِ denizin l-baḥri
denizin عَجَبًۭا şaşılacak biçimde ʿajaban
şaşılacak biçimde ٦٣ (63)
(63)
O da: "Bak sen! Kayalığa vardığımızda balığı unutmuştum. Bana onu hatırlamamı unutturan ancak şeytandır. Balık şaşılacak şekilde denizde yolunu tutup gitmiş" dedi.
18:64
قَالَ
(Musa) dedi
qāla
(Musa) dedi ذَٰلِكَ işte dhālika
işte مَا şey mā
şey كُنَّا aradığımız kunnā
aradığımız نَبْغِ ۚ seeking nabghi
seeking فَٱرْتَدَّا geriye döndüler fa-ir'taddā
geriye döndüler عَلَىٰٓ üzerini ʿalā
üzerini ءَاثَارِهِمَا izleri āthārihimā
izleri قَصَصًۭا ta'kibederek qaṣaṣan
ta'kibederek ٦٤ (64)
(64)
(Musa) dedi ذَٰلِكَ işte dhālika
işte مَا şey mā
şey كُنَّا aradığımız kunnā
aradığımız نَبْغِ ۚ seeking nabghi
seeking فَٱرْتَدَّا geriye döndüler fa-ir'taddā
geriye döndüler عَلَىٰٓ üzerini ʿalā
üzerini ءَاثَارِهِمَا izleri āthārihimā
izleri قَصَصًۭا ta'kibederek qaṣaṣan
ta'kibederek ٦٤ (64)
(64)
Musa: "İstediğimiz zaten buydu" dedi. Hemen geldikleri yoldan izleri üzerinde geri döndüler.
18:65
فَوَجَدَا
ve buldular
fawajadā
ve buldular عَبْدًۭا bir kul ʿabdan
bir kul مِّنْ kullarımızdan min
kullarımızdan عِبَادِنَآ Our servants ʿibādinā
Our servants ءَاتَيْنَـٰهُ biz ona vermiştik ātaynāhu
biz ona vermiştik رَحْمَةًۭ bir rahmet raḥmatan
bir rahmet مِّنْ katımızdan min
katımızdan عِندِنَا Us ʿindinā
Us وَعَلَّمْنَـٰهُ ve ona öğretmiştik waʿallamnāhu
ve ona öğretmiştik مِن katımızdan min
katımızdan لَّدُنَّا Us ladunnā
Us عِلْمًۭا bir ilim ʿil'man
bir ilim ٦٥ (65)
(65)
ve buldular عَبْدًۭا bir kul ʿabdan
bir kul مِّنْ kullarımızdan min
kullarımızdan عِبَادِنَآ Our servants ʿibādinā
Our servants ءَاتَيْنَـٰهُ biz ona vermiştik ātaynāhu
biz ona vermiştik رَحْمَةًۭ bir rahmet raḥmatan
bir rahmet مِّنْ katımızdan min
katımızdan عِندِنَا Us ʿindinā
Us وَعَلَّمْنَـٰهُ ve ona öğretmiştik waʿallamnāhu
ve ona öğretmiştik مِن katımızdan min
katımızdan لَّدُنَّا Us ladunnā
Us عِلْمًۭا bir ilim ʿil'man
bir ilim ٦٥ (65)
(65)
Bu arada ikisi katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kullarımızdan birini buldular.
18:66
قَالَ
dedi ki
qāla
dedi ki لَهُۥ ona lahu
ona مُوسَىٰ Musa mūsā
Musa هَلْ sana tabi olabilir miyim? hal
sana tabi olabilir miyim? أَتَّبِعُكَ I follow you attabiʿuka
I follow you عَلَىٰٓ üzere ʿalā
üzere أَن bana da öğretmen için an
bana da öğretmen için تُعَلِّمَنِ you teach me tuʿallimani
you teach me مِمَّا şeyden mimmā
şeyden عُلِّمْتَ sana öğretilen ʿullim'ta
sana öğretilen رُشْدًۭا bir bilgi rush'dan
bir bilgi ٦٦ (66)
(66)
dedi ki لَهُۥ ona lahu
ona مُوسَىٰ Musa mūsā
Musa هَلْ sana tabi olabilir miyim? hal
sana tabi olabilir miyim? أَتَّبِعُكَ I follow you attabiʿuka
I follow you عَلَىٰٓ üzere ʿalā
üzere أَن bana da öğretmen için an
bana da öğretmen için تُعَلِّمَنِ you teach me tuʿallimani
you teach me مِمَّا şeyden mimmā
şeyden عُلِّمْتَ sana öğretilen ʿullim'ta
sana öğretilen رُشْدًۭا bir bilgi rush'dan
bir bilgi ٦٦ (66)
(66)
Musa ona: "Sana öğretileni bana hayra götüren bir bilgi olarak öğretmen için peşinden gelebilir miyim?" dedi.
18:67
قَالَ
dedi ki
qāla
dedi ki إِنَّكَ sen innaka
sen لَن asla lan
asla تَسْتَطِيعَ dayanamazsın tastaṭīʿa
dayanamazsın مَعِىَ benimle beraber bulunmaya maʿiya
benimle beraber bulunmaya صَبْرًۭا sabırla ṣabran
sabırla ٦٧ (67)
(67)
dedi ki إِنَّكَ sen innaka
sen لَن asla lan
asla تَسْتَطِيعَ dayanamazsın tastaṭīʿa
dayanamazsın مَعِىَ benimle beraber bulunmaya maʿiya
benimle beraber bulunmaya صَبْرًۭا sabırla ṣabran
sabırla ٦٧ (67)
(67)
O: "Sen doğrusu benim yaptıklarıma dayanamazsın, bilgice kavrayamadığın bir şeye nasıl dayanabilirsin?" dedi.
18:68
وَكَيْفَ
ve nasıl?
wakayfa
ve nasıl? تَصْبِرُ dayanabilirsin taṣbiru
dayanabilirsin عَلَىٰ bir şeye ʿalā
bir şeye مَا what mā
what لَمْ kavrayamadığın lam
kavrayamadığın تُحِطْ you encompass tuḥiṭ
you encompass بِهِۦ onu bihi
onu خُبْرًۭا haberdar edilerek khub'ran
haberdar edilerek ٦٨ (68)
(68)
ve nasıl? تَصْبِرُ dayanabilirsin taṣbiru
dayanabilirsin عَلَىٰ bir şeye ʿalā
bir şeye مَا what mā
what لَمْ kavrayamadığın lam
kavrayamadığın تُحِطْ you encompass tuḥiṭ
you encompass بِهِۦ onu bihi
onu خُبْرًۭا haberdar edilerek khub'ran
haberdar edilerek ٦٨ (68)
(68)
Musa: "İnşallah sabrettiğimi göreceksin, sana hiçbir işte baş kaldırmayacağım" dedi.
18:69
قَالَ
dedi
qāla
dedi سَتَجِدُنِىٓ beni bulursun satajidunī
beni bulursun إِن eğer in
eğer شَآءَ dilerse shāa
dilerse ٱللَّهُ Allah l-lahu
Allah صَابِرًۭا sabredici ṣābiran
sabredici وَلَآ ve walā
ve أَعْصِى karşı gelmem aʿṣī
karşı gelmem لَكَ senin laka
senin أَمْرًۭا emrine amran
emrine ٦٩ (69)
(69)
dedi سَتَجِدُنِىٓ beni bulursun satajidunī
beni bulursun إِن eğer in
eğer شَآءَ dilerse shāa
dilerse ٱللَّهُ Allah l-lahu
Allah صَابِرًۭا sabredici ṣābiran
sabredici وَلَآ ve walā
ve أَعْصِى karşı gelmem aʿṣī
karşı gelmem لَكَ senin laka
senin أَمْرًۭا emrine amran
emrine ٦٩ (69)
(69)
O da: "O halde, bana uyacaksan, ben sana anlatmadıkça herhangi bir şey hakkında bana soru sormayacaksın" dedi.
18:70
قَالَ
dedi
qāla
dedi فَإِنِ eğer fa-ini
eğer ٱتَّبَعْتَنِى bana tabi olursan ittabaʿtanī
bana tabi olursan فَلَا bana soru sorma falā
bana soru sorma تَسْـَٔلْنِى ask me tasalnī
ask me عَن hiçbir şey ʿan
hiçbir şey شَىْءٍ anything shayin
anything حَتَّىٰٓ kadar ḥattā
kadar أُحْدِثَ ben anlatıncaya uḥ'ditha
ben anlatıncaya لَكَ sana laka
sana مِنْهُ onu min'hu
onu ذِكْرًۭا bir hatırlatma dhik'ran
bir hatırlatma ٧٠ (70)
(70)
dedi فَإِنِ eğer fa-ini
eğer ٱتَّبَعْتَنِى bana tabi olursan ittabaʿtanī
bana tabi olursan فَلَا bana soru sorma falā
bana soru sorma تَسْـَٔلْنِى ask me tasalnī
ask me عَن hiçbir şey ʿan
hiçbir şey شَىْءٍ anything shayin
anything حَتَّىٰٓ kadar ḥattā
kadar أُحْدِثَ ben anlatıncaya uḥ'ditha
ben anlatıncaya لَكَ sana laka
sana مِنْهُ onu min'hu
onu ذِكْرًۭا bir hatırlatma dhik'ran
bir hatırlatma ٧٠ (70)
(70)
O da: "O halde, bana uyacaksan, ben sana anlatmadıkça herhangi bir şey hakkında bana soru sormayacaksın" dedi.
18:71
فَٱنطَلَقَا
sonra yürüdüler
fa-inṭalaqā
sonra yürüdüler حَتَّىٰٓ nihayet ḥattā
nihayet إِذَا zaman idhā
zaman رَكِبَا bindikleri rakibā
bindikleri فِى gemiye fī
gemiye ٱلسَّفِينَةِ the ship l-safīnati
the ship خَرَقَهَا ۖ onu deliverdi kharaqahā
onu deliverdi قَالَ dedi qāla
dedi أَخَرَقْتَهَا mi onu deldin? akharaqtahā
mi onu deldin? لِتُغْرِقَ boğmak için litugh'riqa
boğmak için أَهْلَهَا halkını ahlahā
halkını لَقَدْ gerçekten laqad
gerçekten جِئْتَ sen yaptın ji'ta
sen yaptın شَيْـًٔا bir iş shayan
bir iş إِمْرًۭا çok tehlikeli im'ran
çok tehlikeli ٧١ (71)
(71)
sonra yürüdüler حَتَّىٰٓ nihayet ḥattā
nihayet إِذَا zaman idhā
zaman رَكِبَا bindikleri rakibā
bindikleri فِى gemiye fī
gemiye ٱلسَّفِينَةِ the ship l-safīnati
the ship خَرَقَهَا ۖ onu deliverdi kharaqahā
onu deliverdi قَالَ dedi qāla
dedi أَخَرَقْتَهَا mi onu deldin? akharaqtahā
mi onu deldin? لِتُغْرِقَ boğmak için litugh'riqa
boğmak için أَهْلَهَا halkını ahlahā
halkını لَقَدْ gerçekten laqad
gerçekten جِئْتَ sen yaptın ji'ta
sen yaptın شَيْـًٔا bir iş shayan
bir iş إِمْرًۭا çok tehlikeli im'ran
çok tehlikeli ٧١ (71)
(71)
Bunun üzerine kalkıp gittiler; sonunda bir gemiye bindiklerinde, o gemiyi deliverdi; Musa: "Gemiyi içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu şaşılacak bir şey yaptın" dedi.
18:72
قَالَ
dedi
qāla
dedi أَلَمْ demedim mi? alam
demedim mi? أَقُلْ I say aqul
I say إِنَّكَ gerçekten sen innaka
gerçekten sen لَن dayanamazsın lan
dayanamazsın تَسْتَطِيعَ will be able tastaṭīʿa
will be able مَعِىَ benimle beraber bulunmaya maʿiya
benimle beraber bulunmaya صَبْرًۭا sabırla ṣabran
sabırla ٧٢ (72)
(72)
dedi أَلَمْ demedim mi? alam
demedim mi? أَقُلْ I say aqul
I say إِنَّكَ gerçekten sen innaka
gerçekten sen لَن dayanamazsın lan
dayanamazsın تَسْتَطِيعَ will be able tastaṭīʿa
will be able مَعِىَ benimle beraber bulunmaya maʿiya
benimle beraber bulunmaya صَبْرًۭا sabırla ṣabran
sabırla ٧٢ (72)
(72)
Musa'ya: "Ben sana yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi?" dedi.
18:73
قَالَ
dedi
qāla
dedi لَا beni kınama lā
beni kınama تُؤَاخِذْنِى blame me tuākhidh'nī
blame me بِمَا şeyden ötürü bimā
şeyden ötürü نَسِيتُ unuttuğum nasītu
unuttuğum وَلَا ve walā
ve تُرْهِقْنِى bana çıkarma tur'hiq'nī
bana çıkarma مِنْ dolayı min
dolayı أَمْرِى bu işimden amrī
bu işimden عُسْرًۭا bir güçlük ʿus'ran
bir güçlük ٧٣ (73)
(73)
dedi لَا beni kınama lā
beni kınama تُؤَاخِذْنِى blame me tuākhidh'nī
blame me بِمَا şeyden ötürü bimā
şeyden ötürü نَسِيتُ unuttuğum nasītu
unuttuğum وَلَا ve walā
ve تُرْهِقْنِى bana çıkarma tur'hiq'nī
bana çıkarma مِنْ dolayı min
dolayı أَمْرِى bu işimden amrī
bu işimden عُسْرًۭا bir güçlük ʿus'ran
bir güçlük ٧٣ (73)
(73)
Musa: "Unuttuğum için bana çıkışma, gücümün yetmediği şeyden beni sorumlu tutma" dedi.
18:74
فَٱنطَلَقَا
yine yürüdüler
fa-inṭalaqā
yine yürüdüler حَتَّىٰٓ nihayet ḥattā
nihayet إِذَا rastladılar idhā
rastladılar لَقِيَا they met laqiyā
they met غُلَـٰمًۭا bir çocuğa ghulāman
bir çocuğa فَقَتَلَهُۥ hemen onu öldürdü faqatalahu
hemen onu öldürdü قَالَ (Musa) dedi ki qāla
(Musa) dedi ki أَقَتَلْتَ mı katlettin? aqatalta
mı katlettin? نَفْسًۭا bir canı nafsan
bir canı زَكِيَّةًۢ tertemiz zakiyyatan
tertemiz بِغَيْرِ karşılığı olmadan bighayri
karşılığı olmadan نَفْسٍۢ bir can nafsin
bir can لَّقَدْ doğrusu laqad
doğrusu جِئْتَ sen yaptın ji'ta
sen yaptın شَيْـًۭٔا bir iş shayan
bir iş نُّكْرًۭا çirkin nuk'ran
çirkin ٧٤ (74)
(74)
yine yürüdüler حَتَّىٰٓ nihayet ḥattā
nihayet إِذَا rastladılar idhā
rastladılar لَقِيَا they met laqiyā
they met غُلَـٰمًۭا bir çocuğa ghulāman
bir çocuğa فَقَتَلَهُۥ hemen onu öldürdü faqatalahu
hemen onu öldürdü قَالَ (Musa) dedi ki qāla
(Musa) dedi ki أَقَتَلْتَ mı katlettin? aqatalta
mı katlettin? نَفْسًۭا bir canı nafsan
bir canı زَكِيَّةًۢ tertemiz zakiyyatan
tertemiz بِغَيْرِ karşılığı olmadan bighayri
karşılığı olmadan نَفْسٍۢ bir can nafsin
bir can لَّقَدْ doğrusu laqad
doğrusu جِئْتَ sen yaptın ji'ta
sen yaptın شَيْـًۭٔا bir iş shayan
bir iş نُّكْرًۭا çirkin nuk'ran
çirkin ٧٤ (74)
(74)
Yine gittiler; sonunda bir erkek çocuğa rastladılar, o hemen onu öldürdü. Musa: "Bir cana karşılık olmaksızın masum bir cana mı kıydın? Doğrusu pek kötü bir şey yaptın" dedi.
18:75
۞ قَالَ
dedi
qāla
dedi أَلَمْ dememiş miydim? alam
dememiş miydim? أَقُل I say aqul
I say لَّكَ sana laka
sana إِنَّكَ sen innaka
sen لَن dayanamazsın lan
dayanamazsın تَسْتَطِيعَ will be able tastaṭīʿa
will be able مَعِىَ benimle beraber bulunmaya maʿiya
benimle beraber bulunmaya صَبْرًۭا sabırla ṣabran
sabırla ٧٥ (75)
(75)
dedi أَلَمْ dememiş miydim? alam
dememiş miydim? أَقُل I say aqul
I say لَّكَ sana laka
sana إِنَّكَ sen innaka
sen لَن dayanamazsın lan
dayanamazsın تَسْتَطِيعَ will be able tastaṭīʿa
will be able مَعِىَ benimle beraber bulunmaya maʿiya
benimle beraber bulunmaya صَبْرًۭا sabırla ṣabran
sabırla ٧٥ (75)
(75)
O: "Ben sana, yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi?" dedi.
18:76
قَالَ
dedi ki
qāla
dedi ki إِن eğer in
eğer سَأَلْتُكَ sana sorarsam sa-altuka
sana sorarsam عَن bir şey ʿan
bir şey شَىْءٍۭ anything shayin
anything بَعْدَهَا bundan sonra baʿdahā
bundan sonra فَلَا artık olma falā
artık olma تُصَـٰحِبْنِى ۖ bana arkadaş tuṣāḥib'nī
bana arkadaş قَدْ elbette qad
elbette بَلَغْتَ sana ulaşmıştır balaghta
sana ulaşmıştır مِن benim tarafımdan min
benim tarafımdan لَّدُنِّى from me ladunnī
from me عُذْرًۭا bir özür ʿudh'ran
bir özür ٧٦ (76)
(76)
dedi ki إِن eğer in
eğer سَأَلْتُكَ sana sorarsam sa-altuka
sana sorarsam عَن bir şey ʿan
bir şey شَىْءٍۭ anything shayin
anything بَعْدَهَا bundan sonra baʿdahā
bundan sonra فَلَا artık olma falā
artık olma تُصَـٰحِبْنِى ۖ bana arkadaş tuṣāḥib'nī
bana arkadaş قَدْ elbette qad
elbette بَلَغْتَ sana ulaşmıştır balaghta
sana ulaşmıştır مِن benim tarafımdan min
benim tarafımdan لَّدُنِّى from me ladunnī
from me عُذْرًۭا bir özür ʿudh'ran
bir özür ٧٦ (76)
(76)
Musa: "Bundan sonra sana bir şey sorarsam bana arkadaş olma, o zaman benim tarafımdan mazur sayılırsın" dedi.
18:77
فَٱنطَلَقَا
yine yürüdüler
fa-inṭalaqā
yine yürüdüler حَتَّىٰٓ nihayet ḥattā
nihayet إِذَآ vardıklarında idhā
vardıklarında أَتَيَآ they came atayā
they came أَهْلَ halkına ahla
halkına قَرْيَةٍ bir kent qaryatin
bir kent ٱسْتَطْعَمَآ yemek istediler is'taṭʿamā
yemek istediler أَهْلَهَا oranın halkından ahlahā
oranın halkından فَأَبَوْا۟ fakat kaçındılar fa-abaw
fakat kaçındılar أَن onları konuklamaktan an
onları konuklamaktan يُضَيِّفُوهُمَا offer them hospitality yuḍayyifūhumā
offer them hospitality فَوَجَدَا derken buldular fawajadā
derken buldular فِيهَا orada fīhā
orada جِدَارًۭا bir duvar jidāran
bir duvar يُرِيدُ yüz tutan yurīdu
yüz tutan أَن yıkılmağa an
yıkılmağa يَنقَضَّ collapse yanqaḍḍa
collapse فَأَقَامَهُۥ ۖ hemen onu doğrulttu fa-aqāmahu
hemen onu doğrulttu قَالَ (Musa) dedi ki qāla
(Musa) dedi ki لَوْ eğer law
eğer شِئْتَ isteseydin shi'ta
isteseydin لَتَّخَذْتَ alırdın lattakhadhta
alırdın عَلَيْهِ buna karşılık ʿalayhi
buna karşılık أَجْرًۭا bir ücret ajran
bir ücret ٧٧ (77)
(77)
yine yürüdüler حَتَّىٰٓ nihayet ḥattā
nihayet إِذَآ vardıklarında idhā
vardıklarında أَتَيَآ they came atayā
they came أَهْلَ halkına ahla
halkına قَرْيَةٍ bir kent qaryatin
bir kent ٱسْتَطْعَمَآ yemek istediler is'taṭʿamā
yemek istediler أَهْلَهَا oranın halkından ahlahā
oranın halkından فَأَبَوْا۟ fakat kaçındılar fa-abaw
fakat kaçındılar أَن onları konuklamaktan an
onları konuklamaktan يُضَيِّفُوهُمَا offer them hospitality yuḍayyifūhumā
offer them hospitality فَوَجَدَا derken buldular fawajadā
derken buldular فِيهَا orada fīhā
orada جِدَارًۭا bir duvar jidāran
bir duvar يُرِيدُ yüz tutan yurīdu
yüz tutan أَن yıkılmağa an
yıkılmağa يَنقَضَّ collapse yanqaḍḍa
collapse فَأَقَامَهُۥ ۖ hemen onu doğrulttu fa-aqāmahu
hemen onu doğrulttu قَالَ (Musa) dedi ki qāla
(Musa) dedi ki لَوْ eğer law
eğer شِئْتَ isteseydin shi'ta
isteseydin لَتَّخَذْتَ alırdın lattakhadhta
alırdın عَلَيْهِ buna karşılık ʿalayhi
buna karşılık أَجْرًۭا bir ücret ajran
bir ücret ٧٧ (77)
(77)
Yine yola koyuldular; sonunda vardıkları bir kasaba halkından yiyecek istediler. Kasaba halkı, bu ikisini misafir etmek istemedi. İkisi, şehrin içinde yıkılmağa yüz tutan bir duvar gördüler, Musa'nın arkadaşı onu doğrultuverdi; Musa: "Dileseydin buna karşı bir ücret alabilirdin" dedi.
18:78
قَالَ
dedi
qāla
dedi هَـٰذَا işte bu hādhā
işte bu فِرَاقُ ayrılmasıdır firāqu
ayrılmasıdır بَيْنِى benimle baynī
benimle وَبَيْنِكَ ۚ senin arasının wabaynika
senin arasının سَأُنَبِّئُكَ sana haber vereceğim sa-unabbi-uka
sana haber vereceğim بِتَأْوِيلِ içyüzünü bitawīli
içyüzünü مَا şeylerin mā
şeylerin لَمْ güç yetiremediğin lam
güç yetiremediğin تَسْتَطِع you were able tastaṭiʿ
you were able عَّلَيْهِ üzerine ʿalayhi
üzerine صَبْرًا sabırla ṣabran
sabırla ٧٨ (78)
(78)
dedi هَـٰذَا işte bu hādhā
işte bu فِرَاقُ ayrılmasıdır firāqu
ayrılmasıdır بَيْنِى benimle baynī
benimle وَبَيْنِكَ ۚ senin arasının wabaynika
senin arasının سَأُنَبِّئُكَ sana haber vereceğim sa-unabbi-uka
sana haber vereceğim بِتَأْوِيلِ içyüzünü bitawīli
içyüzünü مَا şeylerin mā
şeylerin لَمْ güç yetiremediğin lam
güç yetiremediğin تَسْتَطِع you were able tastaṭiʿ
you were able عَّلَيْهِ üzerine ʿalayhi
üzerine صَبْرًا sabırla ṣabran
sabırla ٧٨ (78)
(78)
O şöyle söyledi: "İşte bu, seninle benim ayrılmamızı gerektiriyor; dayanamadığın işlerin yorumunu sana anlatacağım"
18:79
أَمَّا
O gemi
ammā
O gemi ٱلسَّفِينَةُ the ship l-safīnatu
the ship فَكَانَتْ idi fakānat
idi لِمَسَـٰكِينَ yoksulların limasākīna
yoksulların يَعْمَلُونَ çalışan yaʿmalūna
çalışan فِى denizde fī
denizde ٱلْبَحْرِ the sea l-baḥri
the sea فَأَرَدتُّ istedim fa-aradttu
istedim أَنْ ki an
ki أَعِيبَهَا onu kusurlu yapmak aʿībahā
onu kusurlu yapmak وَكَانَ çünkü vardı wakāna
çünkü vardı وَرَآءَهُم onların ilerisinde warāahum
onların ilerisinde مَّلِكٌۭ bir kral malikun
bir kral يَأْخُذُ alan yakhudhu
alan كُلَّ her kulla
her سَفِينَةٍ gemiyi safīnatin
gemiyi غَصْبًۭا zorla ghaṣban
zorla ٧٩ (79)
(79)
O gemi ٱلسَّفِينَةُ the ship l-safīnatu
the ship فَكَانَتْ idi fakānat
idi لِمَسَـٰكِينَ yoksulların limasākīna
yoksulların يَعْمَلُونَ çalışan yaʿmalūna
çalışan فِى denizde fī
denizde ٱلْبَحْرِ the sea l-baḥri
the sea فَأَرَدتُّ istedim fa-aradttu
istedim أَنْ ki an
ki أَعِيبَهَا onu kusurlu yapmak aʿībahā
onu kusurlu yapmak وَكَانَ çünkü vardı wakāna
çünkü vardı وَرَآءَهُم onların ilerisinde warāahum
onların ilerisinde مَّلِكٌۭ bir kral malikun
bir kral يَأْخُذُ alan yakhudhu
alan كُلَّ her kulla
her سَفِينَةٍ gemiyi safīnatin
gemiyi غَصْبًۭا zorla ghaṣban
zorla ٧٩ (79)
(79)
"Gemi, denizde çalışan birkaç yoksula aitti; onu kusurlu kılmak istedim, çünkü peşlerinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı."
18:80
وَأَمَّا
gelince
wa-ammā
gelince ٱلْغُلَـٰمُ çocuğa l-ghulāmu
çocuğa فَكَانَ idi fakāna
idi أَبَوَاهُ onun anası babası abawāhu
onun anası babası مُؤْمِنَيْنِ mü'min insanlar mu'minayni
mü'min insanlar فَخَشِينَآ korktuk fakhashīnā
korktuk أَن onlara sarmasından an
onlara sarmasından يُرْهِقَهُمَا he would overburden them yur'hiqahumā
he would overburden them طُغْيَـٰنًۭا azgınlık ṭugh'yānan
azgınlık وَكُفْرًۭا ve küfür wakuf'ran
ve küfür ٨٠ (80)
(80)
gelince ٱلْغُلَـٰمُ çocuğa l-ghulāmu
çocuğa فَكَانَ idi fakāna
idi أَبَوَاهُ onun anası babası abawāhu
onun anası babası مُؤْمِنَيْنِ mü'min insanlar mu'minayni
mü'min insanlar فَخَشِينَآ korktuk fakhashīnā
korktuk أَن onlara sarmasından an
onlara sarmasından يُرْهِقَهُمَا he would overburden them yur'hiqahumā
he would overburden them طُغْيَـٰنًۭا azgınlık ṭugh'yānan
azgınlık وَكُفْرًۭا ve küfür wakuf'ran
ve küfür ٨٠ (80)
(80)
"Oğlana gelince; onun ana babası inanmış kimselerdi. Çocuğun onları azdırmasından ve inkara sürüklemesinden korkmuştuk.
18:81
فَأَرَدْنَآ
istedik ki
fa-aradnā
istedik ki أَن onun yerine versin an
onun yerine versin يُبْدِلَهُمَا would change for them yub'dilahumā
would change for them رَبُّهُمَا Rableri rabbuhumā
Rableri خَيْرًۭا daha hayırlısını khayran
daha hayırlısını مِّنْهُ ondan min'hu
ondan زَكَوٰةًۭ daha temiz zakatan
daha temiz وَأَقْرَبَ ve daha yakınını wa-aqraba
ve daha yakınını رُحْمًۭا merhamete ruḥ'man
merhamete ٨١ (81)
(81)
istedik ki أَن onun yerine versin an
onun yerine versin يُبْدِلَهُمَا would change for them yub'dilahumā
would change for them رَبُّهُمَا Rableri rabbuhumā
Rableri خَيْرًۭا daha hayırlısını khayran
daha hayırlısını مِّنْهُ ondan min'hu
ondan زَكَوٰةًۭ daha temiz zakatan
daha temiz وَأَقْرَبَ ve daha yakınını wa-aqraba
ve daha yakınını رُحْمًۭا merhamete ruḥ'man
merhamete ٨١ (81)
(81)
Rablerinin o çocuktan daha temiz ve onlara daha çok merhamet eden birini vermesini istedik."
18:82
وَأَمَّا
ise
wa-ammā
ise ٱلْجِدَارُ duvar l-jidāru
duvar فَكَانَ idi fakāna
idi لِغُلَـٰمَيْنِ çocuğun lighulāmayni
çocuğun يَتِيمَيْنِ iki yetim yatīmayni
iki yetim فِى şehirde fī
şehirde ٱلْمَدِينَةِ the town l-madīnati
the town وَكَانَ ve vardı wakāna
ve vardı تَحْتَهُۥ altında taḥtahu
altında كَنزٌۭ bir hazine kanzun
bir hazine لَّهُمَا onlara ait lahumā
onlara ait وَكَانَ ve idi wakāna
ve idi أَبُوهُمَا babaları da abūhumā
babaları da صَـٰلِحًۭا iyi bir kimse ṣāliḥan
iyi bir kimse فَأَرَادَ istedi ki fa-arāda
istedi ki رَبُّكَ Rabbin rabbuka
Rabbin أَن onlar (büyüyüp) ersinler an
onlar (büyüyüp) ersinler يَبْلُغَآ they reach yablughā
they reach أَشُدَّهُمَا güçlü çağlarına ashuddahumā
güçlü çağlarına وَيَسْتَخْرِجَا ve çıkarsınlar wayastakhrijā
ve çıkarsınlar كَنزَهُمَا hazinelerini kanzahumā
hazinelerini رَحْمَةًۭ bir rahmet olarak raḥmatan
bir rahmet olarak مِّن Rabbinden min
Rabbinden رَّبِّكَ ۚ your Lord rabbika
your Lord وَمَا bunları yapmadım wamā
bunları yapmadım فَعَلْتُهُۥ I did it faʿaltuhu
I did it عَنْ ben kendiliğimden ʿan
ben kendiliğimden أَمْرِى ۚ my (own) accord amrī
my (own) accord ذَٰلِكَ işte budur dhālika
işte budur تَأْوِيلُ içyüzü tawīlu
içyüzü مَا şeylerin mā
şeylerin لَمْ senin güç yetiremediğin lam
senin güç yetiremediğin تَسْطِع you were able tasṭiʿ
you were able عَّلَيْهِ hakkında ʿalayhi
hakkında صَبْرًۭا sabırla ṣabran
sabırla ٨٢ (82)
(82)
ise ٱلْجِدَارُ duvar l-jidāru
duvar فَكَانَ idi fakāna
idi لِغُلَـٰمَيْنِ çocuğun lighulāmayni
çocuğun يَتِيمَيْنِ iki yetim yatīmayni
iki yetim فِى şehirde fī
şehirde ٱلْمَدِينَةِ the town l-madīnati
the town وَكَانَ ve vardı wakāna
ve vardı تَحْتَهُۥ altında taḥtahu
altında كَنزٌۭ bir hazine kanzun
bir hazine لَّهُمَا onlara ait lahumā
onlara ait وَكَانَ ve idi wakāna
ve idi أَبُوهُمَا babaları da abūhumā
babaları da صَـٰلِحًۭا iyi bir kimse ṣāliḥan
iyi bir kimse فَأَرَادَ istedi ki fa-arāda
istedi ki رَبُّكَ Rabbin rabbuka
Rabbin أَن onlar (büyüyüp) ersinler an
onlar (büyüyüp) ersinler يَبْلُغَآ they reach yablughā
they reach أَشُدَّهُمَا güçlü çağlarına ashuddahumā
güçlü çağlarına وَيَسْتَخْرِجَا ve çıkarsınlar wayastakhrijā
ve çıkarsınlar كَنزَهُمَا hazinelerini kanzahumā
hazinelerini رَحْمَةًۭ bir rahmet olarak raḥmatan
bir rahmet olarak مِّن Rabbinden min
Rabbinden رَّبِّكَ ۚ your Lord rabbika
your Lord وَمَا bunları yapmadım wamā
bunları yapmadım فَعَلْتُهُۥ I did it faʿaltuhu
I did it عَنْ ben kendiliğimden ʿan
ben kendiliğimden أَمْرِى ۚ my (own) accord amrī
my (own) accord ذَٰلِكَ işte budur dhālika
işte budur تَأْوِيلُ içyüzü tawīlu
içyüzü مَا şeylerin mā
şeylerin لَمْ senin güç yetiremediğin lam
senin güç yetiremediğin تَسْطِع you were able tasṭiʿ
you were able عَّلَيْهِ hakkında ʿalayhi
hakkında صَبْرًۭا sabırla ṣabran
sabırla ٨٢ (82)
(82)
"Duvar ise, şehirde iki yetim erkek çocuğa aitti. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı; babaları da iyi bir kimseydi. Rabbin onların erginlik çağına ulaşmasını ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarmalarını istedi. Ben bunları kendiliğimden yapmadım. İşte dayanamadığın işlerin içyüzleri budur."
18:83
وَيَسْـَٔلُونَكَ
ve sana soruyorlar
wayasalūnaka
ve sana soruyorlar عَن Zu'l-Karneyn'den ʿan
Zu'l-Karneyn'den ذِى Dhul-qarnain dhī
Dhul-qarnain ٱلْقَرْنَيْنِ ۖ Zu'l-Karneyn'den l-qarnayni
Zu'l-Karneyn'den قُلْ de ki qul
de ki سَأَتْلُوا۟ okuyacağım sa-atlū
okuyacağım عَلَيْكُم size ʿalaykum
size مِّنْهُ ondan min'hu
ondan ذِكْرًا bir hatıra dhik'ran
bir hatıra ٨٣ (83)
(83)
ve sana soruyorlar عَن Zu'l-Karneyn'den ʿan
Zu'l-Karneyn'den ذِى Dhul-qarnain dhī
Dhul-qarnain ٱلْقَرْنَيْنِ ۖ Zu'l-Karneyn'den l-qarnayni
Zu'l-Karneyn'den قُلْ de ki qul
de ki سَأَتْلُوا۟ okuyacağım sa-atlū
okuyacağım عَلَيْكُم size ʿalaykum
size مِّنْهُ ondan min'hu
ondan ذِكْرًا bir hatıra dhik'ran
bir hatıra ٨٣ (83)
(83)
Sana Zülkarneyn'i sorarlar, "Onu size anlatacağım" de.
18:84
إِنَّا
elbette biz
innā
elbette biz مَكَّنَّا güçlü kıldık makkannā
güçlü kıldık لَهُۥ onu lahu
onu فِى yeryüzünde fī
yeryüzünde ٱلْأَرْضِ the earth l-arḍi
the earth وَءَاتَيْنَـٰهُ ve ona verdik waātaynāhu
ve ona verdik مِن her min
her كُلِّ every kulli
every شَىْءٍۢ şeyden shayin
şeyden سَبَبًۭا bir sebep sababan
bir sebep ٨٤ (84)
(84)
elbette biz مَكَّنَّا güçlü kıldık makkannā
güçlü kıldık لَهُۥ onu lahu
onu فِى yeryüzünde fī
yeryüzünde ٱلْأَرْضِ the earth l-arḍi
the earth وَءَاتَيْنَـٰهُ ve ona verdik waātaynāhu
ve ona verdik مِن her min
her كُلِّ every kulli
every شَىْءٍۢ şeyden shayin
şeyden سَبَبًۭا bir sebep sababan
bir sebep ٨٤ (84)
(84)
Doğrusu biz onu yeryüzüne yerleştirmiş ve her şeyin yolunu ona öğretmiştik.
18:85
فَأَتْبَعَ
o da tuttu
fa-atbaʿa
o da tuttu سَبَبًا bir yol sababan
bir yol ٨٥ (85)
(85)
o da tuttu سَبَبًا bir yol sababan
bir yol ٨٥ (85)
(85)
O da bir yol tuttu.
18:86
حَتَّىٰٓ
nihayet
ḥattā
nihayet إِذَا ne zaman ki idhā
ne zaman ki بَلَغَ ulaştı balagha
ulaştı مَغْرِبَ battığı yere maghriba
battığı yere ٱلشَّمْسِ güneşin l-shamsi
güneşin وَجَدَهَا ve onu buldu wajadahā
ve onu buldu تَغْرُبُ batarken taghrubu
batarken فِى bir gözede fī
bir gözede عَيْنٍ a spring ʿaynin
a spring حَمِئَةٍۢ kara balçıklı ḥami-atin
kara balçıklı وَوَجَدَ ve buldu wawajada
ve buldu عِندَهَا onun yanında da ʿindahā
onun yanında da قَوْمًۭا ۗ bir kavim qawman
bir kavim قُلْنَا dedik ki qul'nā
dedik ki يَـٰذَا Ey yādhā
Ey ٱلْقَرْنَيْنِ Zu'l-Karneyn l-qarnayni
Zu'l-Karneyn إِمَّآ ya immā
ya أَن azâb edersin an
azâb edersin تُعَذِّبَ you punish tuʿadhiba
you punish وَإِمَّآ veya wa-immā
veya أَن davranırsın an
davranırsın تَتَّخِذَ you take tattakhidha
you take فِيهِمْ kendilerine fīhim
kendilerine حُسْنًۭا güzel ḥus'nan
güzel ٨٦ (86)
(86)
nihayet إِذَا ne zaman ki idhā
ne zaman ki بَلَغَ ulaştı balagha
ulaştı مَغْرِبَ battığı yere maghriba
battığı yere ٱلشَّمْسِ güneşin l-shamsi
güneşin وَجَدَهَا ve onu buldu wajadahā
ve onu buldu تَغْرُبُ batarken taghrubu
batarken فِى bir gözede fī
bir gözede عَيْنٍ a spring ʿaynin
a spring حَمِئَةٍۢ kara balçıklı ḥami-atin
kara balçıklı وَوَجَدَ ve buldu wawajada
ve buldu عِندَهَا onun yanında da ʿindahā
onun yanında da قَوْمًۭا ۗ bir kavim qawman
bir kavim قُلْنَا dedik ki qul'nā
dedik ki يَـٰذَا Ey yādhā
Ey ٱلْقَرْنَيْنِ Zu'l-Karneyn l-qarnayni
Zu'l-Karneyn إِمَّآ ya immā
ya أَن azâb edersin an
azâb edersin تُعَذِّبَ you punish tuʿadhiba
you punish وَإِمَّآ veya wa-immā
veya أَن davranırsın an
davranırsın تَتَّخِذَ you take tattakhidha
you take فِيهِمْ kendilerine fīhim
kendilerine حُسْنًۭا güzel ḥus'nan
güzel ٨٦ (86)
(86)
Sonunda güneşin battığı yere ulaşınca onu, kara balçıklı bir suda batıyor gördü. Orada bir millete rastladı. "Zülkarneyn! Onlara azap da edebilirsin, iyi muamelede de bulunabilirsin" dedik.
18:87
قَالَ
dedi ki
qāla
dedi ki أَمَّا kim ammā
kim مَن (one) who man
(one) who ظَلَمَ haksızlık ederse ẓalama
haksızlık ederse فَسَوْفَ ona azab edeceğiz fasawfa
ona azab edeceğiz نُعَذِّبُهُۥ we will punish him nuʿadhibuhu
we will punish him ثُمَّ sonra thumma
sonra يُرَدُّ döndürülecektir yuraddu
döndürülecektir إِلَىٰ Rabbine ilā
Rabbine رَبِّهِۦ his Lord rabbihi
his Lord فَيُعَذِّبُهُۥ O da ona azab edecektir fayuʿadhibuhu
O da ona azab edecektir عَذَابًۭا bir azapla ʿadhāban
bir azapla نُّكْرًۭا görülmemiş nuk'ran
görülmemiş ٨٧ (87)
(87)
dedi ki أَمَّا kim ammā
kim مَن (one) who man
(one) who ظَلَمَ haksızlık ederse ẓalama
haksızlık ederse فَسَوْفَ ona azab edeceğiz fasawfa
ona azab edeceğiz نُعَذِّبُهُۥ we will punish him nuʿadhibuhu
we will punish him ثُمَّ sonra thumma
sonra يُرَدُّ döndürülecektir yuraddu
döndürülecektir إِلَىٰ Rabbine ilā
Rabbine رَبِّهِۦ his Lord rabbihi
his Lord فَيُعَذِّبُهُۥ O da ona azab edecektir fayuʿadhibuhu
O da ona azab edecektir عَذَابًۭا bir azapla ʿadhāban
bir azapla نُّكْرًۭا görülmemiş nuk'ran
görülmemiş ٨٧ (87)
(87)
"Haksızlık yapana azap edeceğiz, sonra Rabbine döndürülür, onu görülmemiş bir azaba uğratır; ama inanıp yararlı iş işleyene, mükafat olarak güzel şeyler vardır, ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleriz" dedi.
18:88
وَأَمَّا
ise
wa-ammā
ise مَنْ kimseye man
kimseye ءَامَنَ inanan āmana
inanan وَعَمِلَ ve yapan waʿamila
ve yapan صَـٰلِحًۭا iyi işler ṣāliḥan
iyi işler فَلَهُۥ ona vardır falahu
ona vardır جَزَآءً mükafat jazāan
mükafat ٱلْحُسْنَىٰ ۖ en güzel l-ḥus'nā
en güzel وَسَنَقُولُ ve söyleyeceğiz wasanaqūlu
ve söyleyeceğiz لَهُۥ ona lahu
ona مِنْ buyruğumuzdan min
buyruğumuzdan أَمْرِنَا our command amrinā
our command يُسْرًۭا kolay olanı yus'ran
kolay olanı ٨٨ (88)
(88)
ise مَنْ kimseye man
kimseye ءَامَنَ inanan āmana
inanan وَعَمِلَ ve yapan waʿamila
ve yapan صَـٰلِحًۭا iyi işler ṣāliḥan
iyi işler فَلَهُۥ ona vardır falahu
ona vardır جَزَآءً mükafat jazāan
mükafat ٱلْحُسْنَىٰ ۖ en güzel l-ḥus'nā
en güzel وَسَنَقُولُ ve söyleyeceğiz wasanaqūlu
ve söyleyeceğiz لَهُۥ ona lahu
ona مِنْ buyruğumuzdan min
buyruğumuzdan أَمْرِنَا our command amrinā
our command يُسْرًۭا kolay olanı yus'ran
kolay olanı ٨٨ (88)
(88)
"Haksızlık yapana azap edeceğiz, sonra Rabbine döndürülür, onu görülmemiş bir azaba uğratır; ama inanıp yararlı iş işleyene, mükafat olarak güzel şeyler vardır, ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleriz" dedi.
18:89
ثُمَّ
sonra yine
thumma
sonra yine أَتْبَعَ tuttu atbaʿa
tuttu سَبَبًا bir yol sababan
bir yol ٨٩ (89)
(89)
sonra yine أَتْبَعَ tuttu atbaʿa
tuttu سَبَبًا bir yol sababan
bir yol ٨٩ (89)
(89)
Sonra yine bir yol tuttu.
18:90
حَتَّىٰٓ
nihayet
ḥattā
nihayet إِذَا ne zaman ki idhā
ne zaman ki بَلَغَ ulaştı balagha
ulaştı مَطْلِعَ doğduğu yere maṭliʿa
doğduğu yere ٱلشَّمْسِ güneşin l-shamsi
güneşin وَجَدَهَا ve onu buldu wajadahā
ve onu buldu تَطْلُعُ doğarken taṭluʿu
doğarken عَلَىٰ üzerine ʿalā
üzerine قَوْمٍۢ bir kavmin qawmin
bir kavmin لَّمْ yapmadığımız lam
yapmadığımız نَجْعَل We made najʿal
We made لَّهُم kendilerine lahum
kendilerine مِّن ona (güneşe) karşı min
ona (güneşe) karşı دُونِهَا against it dūnihā
against it سِتْرًۭا bir siper sit'ran
bir siper ٩٠ (90)
(90)
nihayet إِذَا ne zaman ki idhā
ne zaman ki بَلَغَ ulaştı balagha
ulaştı مَطْلِعَ doğduğu yere maṭliʿa
doğduğu yere ٱلشَّمْسِ güneşin l-shamsi
güneşin وَجَدَهَا ve onu buldu wajadahā
ve onu buldu تَطْلُعُ doğarken taṭluʿu
doğarken عَلَىٰ üzerine ʿalā
üzerine قَوْمٍۢ bir kavmin qawmin
bir kavmin لَّمْ yapmadığımız lam
yapmadığımız نَجْعَل We made najʿal
We made لَّهُم kendilerine lahum
kendilerine مِّن ona (güneşe) karşı min
ona (güneşe) karşı دُونِهَا against it dūnihā
against it سِتْرًۭا bir siper sit'ran
bir siper ٩٠ (90)
(90)
Sonunda güneşin doğduğu yere ulaşınca, güneşi, kendilerini elbise, bina gibi şeylerle örtmediğimiz bir millet üzerine doğuyor buldu.
18:91
كَذَٰلِكَ
işte böyle
kadhālika
işte böyle وَقَدْ ve muhakkak waqad
ve muhakkak أَحَطْنَا biliyorduk aḥaṭnā
biliyorduk بِمَا onun yanındakini bimā
onun yanındakini لَدَيْهِ (was) with him ladayhi
(was) with him خُبْرًۭا ilmimizle khub'ran
ilmimizle ٩١ (91)
(91)
işte böyle وَقَدْ ve muhakkak waqad
ve muhakkak أَحَطْنَا biliyorduk aḥaṭnā
biliyorduk بِمَا onun yanındakini bimā
onun yanındakini لَدَيْهِ (was) with him ladayhi
(was) with him خُبْرًۭا ilmimizle khub'ran
ilmimizle ٩١ (91)
(91)
İşte bunun gibi, onun yaptıklarının hepsini baştanbaşa biliyorduk.
18:92
ثُمَّ
sonra yine
thumma
sonra yine أَتْبَعَ tuttu atbaʿa
tuttu سَبَبًا bir yol sababan
bir yol ٩٢ (92)
(92)
sonra yine أَتْبَعَ tuttu atbaʿa
tuttu سَبَبًا bir yol sababan
bir yol ٩٢ (92)
(92)
Sonra yine bir yol tuttu.
18:93
حَتَّىٰٓ
nihayet
ḥattā
nihayet إِذَا ne zaman ki idhā
ne zaman ki بَلَغَ ulaştı balagha
ulaştı بَيْنَ arasına bayna
arasına ٱلسَّدَّيْنِ iki sed l-sadayni
iki sed وَجَدَ buldu wajada
buldu مِن onların dışında min
onların dışında دُونِهِمَا besides them dūnihimā
besides them قَوْمًۭا bir kavim qawman
bir kavim لَّا neredeyse lā
neredeyse يَكَادُونَ who would almost yakādūna
who would almost يَفْقَهُونَ hiç anlamayan yafqahūna
hiç anlamayan قَوْلًۭا söz qawlan
söz ٩٣ (93)
(93)
nihayet إِذَا ne zaman ki idhā
ne zaman ki بَلَغَ ulaştı balagha
ulaştı بَيْنَ arasına bayna
arasına ٱلسَّدَّيْنِ iki sed l-sadayni
iki sed وَجَدَ buldu wajada
buldu مِن onların dışında min
onların dışında دُونِهِمَا besides them dūnihimā
besides them قَوْمًۭا bir kavim qawman
bir kavim لَّا neredeyse lā
neredeyse يَكَادُونَ who would almost yakādūna
who would almost يَفْقَهُونَ hiç anlamayan yafqahūna
hiç anlamayan قَوْلًۭا söz qawlan
söz ٩٣ (93)
(93)
Sonunda, iki dağın arasına varınca, orada nerdeyse hiç laf anlamayan bir millete rastladı.
18:94
قَالُوا۟
dediler ki
qālū
dediler ki يَـٰذَا O Dhul-qarnain yādhā
O Dhul-qarnain ٱلْقَرْنَيْنِ Karneyn l-qarnayni
Karneyn إِنَّ şüphesiz inna
şüphesiz يَأْجُوجَ Ye'cuc yajūja
Ye'cuc وَمَأْجُوجَ ve Me'cuc wamajūja
ve Me'cuc مُفْسِدُونَ bozgunculuk yapıyorlar muf'sidūna
bozgunculuk yapıyorlar فِى yeryüzünde fī
yeryüzünde ٱلْأَرْضِ the land l-arḍi
the land فَهَلْ mi? fahal
mi? نَجْعَلُ verelim najʿalu
verelim لَكَ sana laka
sana خَرْجًا bir vergi kharjan
bir vergi عَلَىٰٓ için ʿalā
için أَن yapman an
yapman تَجْعَلَ you make tajʿala
you make بَيْنَنَا bizimle baynanā
bizimle وَبَيْنَهُمْ onların arasına wabaynahum
onların arasına سَدًّۭا bir sed saddan
bir sed ٩٤ (94)
(94)
dediler ki يَـٰذَا O Dhul-qarnain yādhā
O Dhul-qarnain ٱلْقَرْنَيْنِ Karneyn l-qarnayni
Karneyn إِنَّ şüphesiz inna
şüphesiz يَأْجُوجَ Ye'cuc yajūja
Ye'cuc وَمَأْجُوجَ ve Me'cuc wamajūja
ve Me'cuc مُفْسِدُونَ bozgunculuk yapıyorlar muf'sidūna
bozgunculuk yapıyorlar فِى yeryüzünde fī
yeryüzünde ٱلْأَرْضِ the land l-arḍi
the land فَهَلْ mi? fahal
mi? نَجْعَلُ verelim najʿalu
verelim لَكَ sana laka
sana خَرْجًا bir vergi kharjan
bir vergi عَلَىٰٓ için ʿalā
için أَن yapman an
yapman تَجْعَلَ you make tajʿala
you make بَيْنَنَا bizimle baynanā
bizimle وَبَيْنَهُمْ onların arasına wabaynahum
onların arasına سَدًّۭا bir sed saddan
bir sed ٩٤ (94)
(94)
Dediler ki: Zülkarneyn! Doğrusu Yecüc ve Mecüc bu ülkede bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onların arasına bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi?
18:95
قَالَ
dedi ki
qāla
dedi ki مَا beni bulundurduğu imkanlar mā
beni bulundurduğu imkanlar مَكَّنِّى has established me makkannī
has established me فِيهِ içinde fīhi
içinde رَبِّى Rabbimin rabbī
Rabbimin خَيْرٌۭ daha hayırlıdır khayrun
daha hayırlıdır فَأَعِينُونِى siz bana yardım edin de fa-aʿīnūnī
siz bana yardım edin de بِقُوَّةٍ güçle biquwwatin
güçle أَجْعَلْ yapayım ajʿal
yapayım بَيْنَكُمْ sizinle baynakum
sizinle وَبَيْنَهُمْ onlar arasına wabaynahum
onlar arasına رَدْمًا sağlam bir engel radman
sağlam bir engel ٩٥ (95)
(95)
dedi ki مَا beni bulundurduğu imkanlar mā
beni bulundurduğu imkanlar مَكَّنِّى has established me makkannī
has established me فِيهِ içinde fīhi
içinde رَبِّى Rabbimin rabbī
Rabbimin خَيْرٌۭ daha hayırlıdır khayrun
daha hayırlıdır فَأَعِينُونِى siz bana yardım edin de fa-aʿīnūnī
siz bana yardım edin de بِقُوَّةٍ güçle biquwwatin
güçle أَجْعَلْ yapayım ajʿal
yapayım بَيْنَكُمْ sizinle baynakum
sizinle وَبَيْنَهُمْ onlar arasına wabaynahum
onlar arasına رَدْمًا sağlam bir engel radman
sağlam bir engel ٩٥ (95)
(95)
"Rabbimin bana verdikleri sizinkinden daha iyidir. Bana gücünüzle yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir sed yapayım. Bana demir kütleleri getirin" dedi. Bunlar iki dağın arasını doldurunca: "Körükleyin" dedi. Demirler akkor haline gelince; "Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim" dedi.
18:96
ءَاتُونِى
bana getirin
ātūnī
bana getirin زُبَرَ kütleleri zubara
kütleleri ٱلْحَدِيدِ ۖ demir l-ḥadīdi
demir حَتَّىٰٓ o kadar ki ḥattā
o kadar ki إِذَا aynı seviyeye getirince idhā
aynı seviyeye getirince سَاوَىٰ he (had) leveled sāwā
he (had) leveled بَيْنَ arasını bayna
arasını ٱلصَّدَفَيْنِ iki dağın l-ṣadafayni
iki dağın قَالَ dedi qāla
dedi ٱنفُخُوا۟ ۖ üfleyin! unfukhū
üfleyin! حَتَّىٰٓ nihayet ḥattā
nihayet إِذَا onu sokunca idhā
onu sokunca جَعَلَهُۥ he made it jaʿalahu
he made it نَارًۭا bir ateş haline nāran
bir ateş haline قَالَ dedi qāla
dedi ءَاتُونِىٓ getirin bana ātūnī
getirin bana أُفْرِغْ dökeyim uf'righ
dökeyim عَلَيْهِ üzerine ʿalayhi
üzerine قِطْرًۭا erimiş katran qiṭ'ran
erimiş katran ٩٦ (96)
(96)
bana getirin زُبَرَ kütleleri zubara
kütleleri ٱلْحَدِيدِ ۖ demir l-ḥadīdi
demir حَتَّىٰٓ o kadar ki ḥattā
o kadar ki إِذَا aynı seviyeye getirince idhā
aynı seviyeye getirince سَاوَىٰ he (had) leveled sāwā
he (had) leveled بَيْنَ arasını bayna
arasını ٱلصَّدَفَيْنِ iki dağın l-ṣadafayni
iki dağın قَالَ dedi qāla
dedi ٱنفُخُوا۟ ۖ üfleyin! unfukhū
üfleyin! حَتَّىٰٓ nihayet ḥattā
nihayet إِذَا onu sokunca idhā
onu sokunca جَعَلَهُۥ he made it jaʿalahu
he made it نَارًۭا bir ateş haline nāran
bir ateş haline قَالَ dedi qāla
dedi ءَاتُونِىٓ getirin bana ātūnī
getirin bana أُفْرِغْ dökeyim uf'righ
dökeyim عَلَيْهِ üzerine ʿalayhi
üzerine قِطْرًۭا erimiş katran qiṭ'ran
erimiş katran ٩٦ (96)
(96)
"Rabbimin bana verdikleri sizinkinden daha iyidir. Bana gücünüzle yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir sed yapayım. Bana demir kütleleri getirin" dedi. Bunlar iki dağın arasını doldurunca: "Körükleyin" dedi. Demirler akkor haline gelince; "Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim" dedi.
18:97
فَمَا
artık
famā
artık ٱسْطَـٰعُوٓا۟ ne güçleri yetti is'ṭāʿū
ne güçleri yetti أَن onu aşmaya an
onu aşmaya يَظْهَرُوهُ scale it yaẓharūhu
scale it وَمَا ne de wamā
ne de ٱسْتَطَـٰعُوا۟ güçleri yetti is'taṭāʿū
güçleri yetti لَهُۥ onu lahu
onu نَقْبًۭا delmeye naqban
delmeye ٩٧ (97)
(97)
artık ٱسْطَـٰعُوٓا۟ ne güçleri yetti is'ṭāʿū
ne güçleri yetti أَن onu aşmaya an
onu aşmaya يَظْهَرُوهُ scale it yaẓharūhu
scale it وَمَا ne de wamā
ne de ٱسْتَطَـٰعُوا۟ güçleri yetti is'taṭāʿū
güçleri yetti لَهُۥ onu lahu
onu نَقْبًۭا delmeye naqban
delmeye ٩٧ (97)
(97)
Artık Yecüc ve Mecüc onu ne aşabildiler ve ne de delip geçebildiler.
18:98
قَالَ
(Zu'l-Karneyn) dedi ki
qāla
(Zu'l-Karneyn) dedi ki هَـٰذَا bu hādhā
bu رَحْمَةٌۭ bir rahmetdir raḥmatun
bir rahmetdir مِّن Rabbimden min
Rabbimden رَّبِّى ۖ my Lord rabbī
my Lord فَإِذَا zaman fa-idhā
zaman جَآءَ geldiği jāa
geldiği وَعْدُ va'di waʿdu
va'di رَبِّى Rabbimin rabbī
Rabbimin جَعَلَهُۥ onu eder jaʿalahu
onu eder دَكَّآءَ ۖ yerle bir dakkāa
yerle bir وَكَانَ ve wakāna
ve وَعْدُ va'di waʿdu
va'di رَبِّى Rabbimin rabbī
Rabbimin حَقًّۭا haktır (gerçektir) ḥaqqan
haktır (gerçektir) ٩٨ (98)
(98)
(Zu'l-Karneyn) dedi ki هَـٰذَا bu hādhā
bu رَحْمَةٌۭ bir rahmetdir raḥmatun
bir rahmetdir مِّن Rabbimden min
Rabbimden رَّبِّى ۖ my Lord rabbī
my Lord فَإِذَا zaman fa-idhā
zaman جَآءَ geldiği jāa
geldiği وَعْدُ va'di waʿdu
va'di رَبِّى Rabbimin rabbī
Rabbimin جَعَلَهُۥ onu eder jaʿalahu
onu eder دَكَّآءَ ۖ yerle bir dakkāa
yerle bir وَكَانَ ve wakāna
ve وَعْدُ va'di waʿdu
va'di رَبِّى Rabbimin rabbī
Rabbimin حَقًّۭا haktır (gerçektir) ḥaqqan
haktır (gerçektir) ٩٨ (98)
(98)
Zülkarneyn: "İşte bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin tayin ettiği zaman gelince onu yerle bir eder; Rabbimin verdiği söz gerçektir" dedi.
18:99
۞ وَتَرَكْنَا
biz bırakırız
wataraknā
biz bırakırız بَعْضَهُمْ birbirlerini baʿḍahum
birbirlerini يَوْمَئِذٍۢ o gün yawma-idhin
o gün يَمُوجُ dalgalanır bir halde yamūju
dalgalanır bir halde فِى içinde fī
içinde بَعْضٍۢ ۖ birbiri baʿḍin
birbiri وَنُفِخَ ve üflenir wanufikha
ve üflenir فِى Sur'a fī
Sur'a ٱلصُّورِ the trumpet l-ṣūri
the trumpet فَجَمَعْنَـٰهُمْ ve onları toplarız fajamaʿnāhum
ve onları toplarız جَمْعًۭا hepsini jamʿan
hepsini ٩٩ (99)
(99)
biz bırakırız بَعْضَهُمْ birbirlerini baʿḍahum
birbirlerini يَوْمَئِذٍۢ o gün yawma-idhin
o gün يَمُوجُ dalgalanır bir halde yamūju
dalgalanır bir halde فِى içinde fī
içinde بَعْضٍۢ ۖ birbiri baʿḍin
birbiri وَنُفِخَ ve üflenir wanufikha
ve üflenir فِى Sur'a fī
Sur'a ٱلصُّورِ the trumpet l-ṣūri
the trumpet فَجَمَعْنَـٰهُمْ ve onları toplarız fajamaʿnāhum
ve onları toplarız جَمْعًۭا hepsini jamʿan
hepsini ٩٩ (99)
(99)
Biz o gün onları bırakırız, dalgalar halinde birbirlerine girerler. Sura üflenince hepsini bir araya toplarız.
18:100
وَعَرَضْنَا
ve göstereceğiz
waʿaraḍnā
ve göstereceğiz جَهَنَّمَ cehennemi jahannama
cehennemi يَوْمَئِذٍۢ o gün yawma-idhin
o gün لِّلْكَـٰفِرِينَ kafirlere lil'kāfirīna
kafirlere عَرْضًا açıkça ʿarḍan
açıkça ١٠٠ (100)
(100)
ve göstereceğiz جَهَنَّمَ cehennemi jahannama
cehennemi يَوْمَئِذٍۢ o gün yawma-idhin
o gün لِّلْكَـٰفِرِينَ kafirlere lil'kāfirīna
kafirlere عَرْضًا açıkça ʿarḍan
açıkça ١٠٠ (100)
(100)
Gözleri bizim öğüdümüze karşı kapalı olan ve öfkelerinden onu dinlemeye tahammül edemeyen kafirlere o gün cehennemi öyle bir gösteririz ki!
18:101
ٱلَّذِينَ
onlar ki
alladhīna
onlar ki كَانَتْ idi kānat
idi أَعْيُنُهُمْ gözleri aʿyunuhum
gözleri فِى içinde fī
içinde غِطَآءٍ perde ghiṭāin
perde عَن karşı ʿan
karşı ذِكْرِى beni anmaya dhik'rī
beni anmaya وَكَانُوا۟ ve idiler wakānū
ve idiler لَا tahammül edemez lā
tahammül edemez يَسْتَطِيعُونَ able yastaṭīʿūna
able سَمْعًا (Kur'an'ı) dinlemeğe samʿan
(Kur'an'ı) dinlemeğe ١٠١ (101)
(101)
onlar ki كَانَتْ idi kānat
idi أَعْيُنُهُمْ gözleri aʿyunuhum
gözleri فِى içinde fī
içinde غِطَآءٍ perde ghiṭāin
perde عَن karşı ʿan
karşı ذِكْرِى beni anmaya dhik'rī
beni anmaya وَكَانُوا۟ ve idiler wakānū
ve idiler لَا tahammül edemez lā
tahammül edemez يَسْتَطِيعُونَ able yastaṭīʿūna
able سَمْعًا (Kur'an'ı) dinlemeğe samʿan
(Kur'an'ı) dinlemeğe ١٠١ (101)
(101)
Gözleri bizim öğüdümüze karşı kapalı olan ve öfkelerinden onu dinlemeye tahammül edemeyen kafirlere o gün cehennemi öyle bir gösteririz ki!
18:102
أَفَحَسِبَ
mi sandılar?
afaḥasiba
mi sandılar? ٱلَّذِينَ o alladhīna
o كَفَرُوٓا۟ inkarcılar kafarū
inkarcılar أَن kendilerine edineceklerini an
kendilerine edineceklerini يَتَّخِذُوا۟ they (can) take yattakhidhū
they (can) take عِبَادِى kullarımı ʿibādī
kullarımı مِن benden ayrı olarak min
benden ayrı olarak دُونِىٓ besides Me dūnī
besides Me أَوْلِيَآءَ ۚ veliler (dost) awliyāa
veliler (dost) إِنَّآ şüphesiz biz innā
şüphesiz biz أَعْتَدْنَا hazırladık aʿtadnā
hazırladık جَهَنَّمَ cehennemi jahannama
cehennemi لِلْكَـٰفِرِينَ kafirlere lil'kāfirīna
kafirlere نُزُلًۭا konak olarak nuzulan
konak olarak ١٠٢ (102)
(102)
mi sandılar? ٱلَّذِينَ o alladhīna
o كَفَرُوٓا۟ inkarcılar kafarū
inkarcılar أَن kendilerine edineceklerini an
kendilerine edineceklerini يَتَّخِذُوا۟ they (can) take yattakhidhū
they (can) take عِبَادِى kullarımı ʿibādī
kullarımı مِن benden ayrı olarak min
benden ayrı olarak دُونِىٓ besides Me dūnī
besides Me أَوْلِيَآءَ ۚ veliler (dost) awliyāa
veliler (dost) إِنَّآ şüphesiz biz innā
şüphesiz biz أَعْتَدْنَا hazırladık aʿtadnā
hazırladık جَهَنَّمَ cehennemi jahannama
cehennemi لِلْكَـٰفِرِينَ kafirlere lil'kāfirīna
kafirlere نُزُلًۭا konak olarak nuzulan
konak olarak ١٠٢ (102)
(102)
İnkar edenler, Beni bırakıp da kullarımı dost edinmelerini yeterli mi sandılar? Doğrusu biz cehennemi inkarcılara konak olarak hazırladık.
18:103
قُلْ
de ki
qul
de ki هَلْ mi? hal
mi? نُنَبِّئُكُم size söyleyeyim nunabbi-ukum
size söyleyeyim بِٱلْأَخْسَرِينَ en çok ziyana uğrayanları bil-akhsarīna
en çok ziyana uğrayanları أَعْمَـٰلًا işleri bakımından aʿmālan
işleri bakımından ١٠٣ (103)
(103)
de ki هَلْ mi? hal
mi? نُنَبِّئُكُم size söyleyeyim nunabbi-ukum
size söyleyeyim بِٱلْأَخْسَرِينَ en çok ziyana uğrayanları bil-akhsarīna
en çok ziyana uğrayanları أَعْمَـٰلًا işleri bakımından aʿmālan
işleri bakımından ١٠٣ (103)
(103)
"Size, amelce en çok kayıpta bulunanları haber verelim mi?" de.
18:104
ٱلَّذِينَ
onların
alladhīna
onların ضَلَّ boşa gider ḍalla
boşa gider سَعْيُهُمْ bütün çabaları saʿyuhum
bütün çabaları فِى hayatında fī
hayatında ٱلْحَيَوٰةِ the life l-ḥayati
the life ٱلدُّنْيَا dünya l-dun'yā
dünya وَهُمْ ve kendileri de wahum
ve kendileri de يَحْسَبُونَ sanırlar yaḥsabūna
sanırlar أَنَّهُمْ kendilerinin annahum
kendilerinin يُحْسِنُونَ iyi yaptıklarını yuḥ'sinūna
iyi yaptıklarını صُنْعًا işlerini ṣun'ʿan
işlerini ١٠٤ (104)
(104)
onların ضَلَّ boşa gider ḍalla
boşa gider سَعْيُهُمْ bütün çabaları saʿyuhum
bütün çabaları فِى hayatında fī
hayatında ٱلْحَيَوٰةِ the life l-ḥayati
the life ٱلدُّنْيَا dünya l-dun'yā
dünya وَهُمْ ve kendileri de wahum
ve kendileri de يَحْسَبُونَ sanırlar yaḥsabūna
sanırlar أَنَّهُمْ kendilerinin annahum
kendilerinin يُحْسِنُونَ iyi yaptıklarını yuḥ'sinūna
iyi yaptıklarını صُنْعًا işlerini ṣun'ʿan
işlerini ١٠٤ (104)
(104)
Dünya hayatında, çalışmaları boşa gitmiştir, oysa onlar güzel iş yaptıklarını sanıyorlardı.
18:105
أُو۟لَـٰٓئِكَ
işte onlar
ulāika
işte onlar ٱلَّذِينَ kimselerdir alladhīna
kimselerdir كَفَرُوا۟ inkar eden kafarū
inkar eden بِـَٔايَـٰتِ ayetlerini biāyāti
ayetlerini رَبِّهِمْ Rablerinin rabbihim
Rablerinin وَلِقَآئِهِۦ ve O'na kavuşmayı waliqāihi
ve O'na kavuşmayı فَحَبِطَتْ bu yüzden boşa çıkar faḥabiṭat
bu yüzden boşa çıkar أَعْمَـٰلُهُمْ eylemleri aʿmāluhum
eylemleri فَلَا kurmayız falā
kurmayız نُقِيمُ We will assign nuqīmu
We will assign لَهُمْ onlar için lahum
onlar için يَوْمَ günü yawma
günü ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet l-qiyāmati
kıyamet وَزْنًۭا bir terazi waznan
bir terazi ١٠٥ (105)
(105)
işte onlar ٱلَّذِينَ kimselerdir alladhīna
kimselerdir كَفَرُوا۟ inkar eden kafarū
inkar eden بِـَٔايَـٰتِ ayetlerini biāyāti
ayetlerini رَبِّهِمْ Rablerinin rabbihim
Rablerinin وَلِقَآئِهِۦ ve O'na kavuşmayı waliqāihi
ve O'na kavuşmayı فَحَبِطَتْ bu yüzden boşa çıkar faḥabiṭat
bu yüzden boşa çıkar أَعْمَـٰلُهُمْ eylemleri aʿmāluhum
eylemleri فَلَا kurmayız falā
kurmayız نُقِيمُ We will assign nuqīmu
We will assign لَهُمْ onlar için lahum
onlar için يَوْمَ günü yawma
günü ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet l-qiyāmati
kıyamet وَزْنًۭا bir terazi waznan
bir terazi ١٠٥ (105)
(105)
Bunlar, Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkar edenlerdir. Bu yüzden işleri boşa gitmiştir. Kıyamet günü Biz onlara değer vermeyeceğiz.
18:106
ذَٰلِكَ
işte bu
dhālika
işte bu جَزَآؤُهُمْ onların cezası jazāuhum
onların cezası جَهَنَّمُ cehennemdir jahannamu
cehennemdir بِمَا sebebiyle bimā
sebebiyle كَفَرُوا۟ inkarları kafarū
inkarları وَٱتَّخَذُوٓا۟ ve edinmeleri wa-ittakhadhū
ve edinmeleri ءَايَـٰتِى ayetlerimi āyātī
ayetlerimi وَرُسُلِى ve elçilerimi warusulī
ve elçilerimi هُزُوًا eğlence huzuwan
eğlence ١٠٦ (106)
(106)
işte bu جَزَآؤُهُمْ onların cezası jazāuhum
onların cezası جَهَنَّمُ cehennemdir jahannamu
cehennemdir بِمَا sebebiyle bimā
sebebiyle كَفَرُوا۟ inkarları kafarū
inkarları وَٱتَّخَذُوٓا۟ ve edinmeleri wa-ittakhadhū
ve edinmeleri ءَايَـٰتِى ayetlerimi āyātī
ayetlerimi وَرُسُلِى ve elçilerimi warusulī
ve elçilerimi هُزُوًا eğlence huzuwan
eğlence ١٠٦ (106)
(106)
İşte onların cezası; inkarlarına, peygamberlerimi ve ayetlerimi alaya almalarına karşılık olarak, cehennemdir.
18:107
إِنَّ
şüphesiz
inna
şüphesiz ٱلَّذِينَ kimseler alladhīna
kimseler ءَامَنُوا۟ iman eden āmanū
iman eden وَعَمِلُوا۟ ve yapanlar waʿamilū
ve yapanlar ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ iyi işler l-ṣāliḥāti
iyi işler كَانَتْ onlar için vardır kānat
onlar için vardır لَهُمْ for them will be lahum
for them will be جَنَّـٰتُ cennetleri jannātu
cennetleri ٱلْفِرْدَوْسِ Firdevs l-fir'dawsi
Firdevs نُزُلًا konak olarak nuzulan
konak olarak ١٠٧ (107)
(107)
şüphesiz ٱلَّذِينَ kimseler alladhīna
kimseler ءَامَنُوا۟ iman eden āmanū
iman eden وَعَمِلُوا۟ ve yapanlar waʿamilū
ve yapanlar ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ iyi işler l-ṣāliḥāti
iyi işler كَانَتْ onlar için vardır kānat
onlar için vardır لَهُمْ for them will be lahum
for them will be جَنَّـٰتُ cennetleri jannātu
cennetleri ٱلْفِرْدَوْسِ Firdevs l-fir'dawsi
Firdevs نُزُلًا konak olarak nuzulan
konak olarak ١٠٧ (107)
(107)
Ama inanıp yararlı iş işleyenlerin konakları Firdevs cennetleridir.
18:108
خَـٰلِدِينَ
sürekli kalacaklardır
khālidīna
sürekli kalacaklardır فِيهَا orada fīhā
orada لَا hiç lā
hiç يَبْغُونَ istemezler yabghūna
istemezler عَنْهَا oradan ʿanhā
oradan حِوَلًۭا ayrılmak ḥiwalan
ayrılmak ١٠٨ (108)
(108)
sürekli kalacaklardır فِيهَا orada fīhā
orada لَا hiç lā
hiç يَبْغُونَ istemezler yabghūna
istemezler عَنْهَا oradan ʿanhā
oradan حِوَلًۭا ayrılmak ḥiwalan
ayrılmak ١٠٨ (108)
(108)
Orada temelli kalırlar, başka bir yere gitmek istemezler.
18:109
قُل
de ki
qul
de ki لَّوْ şayet law
şayet كَانَ olsa kāna
olsa ٱلْبَحْرُ deniz l-baḥru
deniz مِدَادًۭا mürekkep midādan
mürekkep لِّكَلِمَـٰتِ sözleri(ni yazmak) için likalimāti
sözleri(ni yazmak) için رَبِّى Rabbimin rabbī
Rabbimin لَنَفِدَ tükenir lanafida
tükenir ٱلْبَحْرُ deniz l-baḥru
deniz قَبْلَ önce qabla
önce أَن tükenmeden an
tükenmeden تَنفَدَ (were) exhausted tanfada
(were) exhausted كَلِمَـٰتُ sözleri kalimātu
sözleri رَبِّى Rabbimin rabbī
Rabbimin وَلَوْ ve şayet walaw
ve şayet جِئْنَا getirsek bile ji'nā
getirsek bile بِمِثْلِهِۦ bir o kadarını daha bimith'lihi
bir o kadarını daha مَدَدًۭا yardım için madadan
yardım için ١٠٩ (109)
(109)
de ki لَّوْ şayet law
şayet كَانَ olsa kāna
olsa ٱلْبَحْرُ deniz l-baḥru
deniz مِدَادًۭا mürekkep midādan
mürekkep لِّكَلِمَـٰتِ sözleri(ni yazmak) için likalimāti
sözleri(ni yazmak) için رَبِّى Rabbimin rabbī
Rabbimin لَنَفِدَ tükenir lanafida
tükenir ٱلْبَحْرُ deniz l-baḥru
deniz قَبْلَ önce qabla
önce أَن tükenmeden an
tükenmeden تَنفَدَ (were) exhausted tanfada
(were) exhausted كَلِمَـٰتُ sözleri kalimātu
sözleri رَبِّى Rabbimin rabbī
Rabbimin وَلَوْ ve şayet walaw
ve şayet جِئْنَا getirsek bile ji'nā
getirsek bile بِمِثْلِهِۦ bir o kadarını daha bimith'lihi
bir o kadarını daha مَدَدًۭا yardım için madadan
yardım için ١٠٩ (109)
(109)
De ki: "Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa ve bir o kadarını da katsak, Rabbimin sözleri tükenmeden denizler tükenirdi."
18:110
قُلْ
de ki
qul
de ki إِنَّمَآ şüphesiz innamā
şüphesiz أَنَا۠ ben de anā
ben de بَشَرٌۭ bir insanım basharun
bir insanım مِّثْلُكُمْ sizin gibi mith'lukum
sizin gibi يُوحَىٰٓ vahyolunuyor yūḥā
vahyolunuyor إِلَىَّ bana ilayya
bana أَنَّمَآ şüphesiz annamā
şüphesiz إِلَـٰهُكُمْ Tanrınız ilāhukum
Tanrınız إِلَـٰهٌۭ Tanrıdır ilāhun
Tanrıdır وَٰحِدٌۭ ۖ bir tek wāḥidun
bir tek فَمَن o halde kim faman
o halde kim كَانَ ise kāna
ise يَرْجُوا۟ arzu eder yarjū
arzu eder لِقَآءَ kavuşmayı liqāa
kavuşmayı رَبِّهِۦ Rabbine rabbihi
Rabbine فَلْيَعْمَلْ yapsın falyaʿmal
yapsın عَمَلًۭا iş(ler) ʿamalan
iş(ler) صَـٰلِحًۭا iyi ṣāliḥan
iyi وَلَا ve asla walā
ve asla يُشْرِكْ ortak etmesin yush'rik
ortak etmesin بِعِبَادَةِ (yaptığı) ibadete biʿibādati
(yaptığı) ibadete رَبِّهِۦٓ Rabbine rabbihi
Rabbine أَحَدًۢا (hiç) kimseyi aḥadan
(hiç) kimseyi ١١٠ (110)
(110)
de ki إِنَّمَآ şüphesiz innamā
şüphesiz أَنَا۠ ben de anā
ben de بَشَرٌۭ bir insanım basharun
bir insanım مِّثْلُكُمْ sizin gibi mith'lukum
sizin gibi يُوحَىٰٓ vahyolunuyor yūḥā
vahyolunuyor إِلَىَّ bana ilayya
bana أَنَّمَآ şüphesiz annamā
şüphesiz إِلَـٰهُكُمْ Tanrınız ilāhukum
Tanrınız إِلَـٰهٌۭ Tanrıdır ilāhun
Tanrıdır وَٰحِدٌۭ ۖ bir tek wāḥidun
bir tek فَمَن o halde kim faman
o halde kim كَانَ ise kāna
ise يَرْجُوا۟ arzu eder yarjū
arzu eder لِقَآءَ kavuşmayı liqāa
kavuşmayı رَبِّهِۦ Rabbine rabbihi
Rabbine فَلْيَعْمَلْ yapsın falyaʿmal
yapsın عَمَلًۭا iş(ler) ʿamalan
iş(ler) صَـٰلِحًۭا iyi ṣāliḥan
iyi وَلَا ve asla walā
ve asla يُشْرِكْ ortak etmesin yush'rik
ortak etmesin بِعِبَادَةِ (yaptığı) ibadete biʿibādati
(yaptığı) ibadete رَبِّهِۦٓ Rabbine rabbihi
Rabbine أَحَدًۢا (hiç) kimseyi aḥadan
(hiç) kimseyi ١١٠ (110)
(110)
De ki: "Ben de ancak sizin gibi bir insanım; ancak bana tanrınızın tek bir Tanrı olduğu vahyolunuyor. Rabbine kavuşmayı uman kimse yararlı iş işleşin ve Rabbine kullukta hiç ortak koşmasın."