18

Kehf

Mekki 110 Ayet Cüz 15
الكهف
Besmele
بِسْمِ adıyla bis'mi
adıyla
ٱللَّهِ Allah'ın l-lahi
Allah'ın
ٱلرَّحْمَـٰنِ Rahman l-raḥmāni
Rahman
ٱلرَّحِيمِ Rahim l-raḥīmi
Rahim
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
18:1
ٱلْحَمْدُ hamdolsun al-ḥamdu
hamdolsun
لِلَّهِ Allah'a lillahi
Allah'a
ٱلَّذِىٓ ki alladhī
ki
أَنزَلَ indirdi anzala
indirdi
عَلَىٰ kuluna ʿalā
kuluna
عَبْدِهِ His slave ʿabdihi
His slave
ٱلْكِتَـٰبَ Kitabı l-kitāba
Kitabı
وَلَمْ ve walam
ve
يَجْعَل koymadı yajʿal
koymadı
لَّهُۥ ona lahu
ona
عِوَجَاۜ hiçbir eğrilik ʿiwajā
hiçbir eğrilik
١ (1)
(1)
Hamd Allah'a mahsustur ki, kendi katından şiddetli bir baskını haber vermek ve yararlı iş yapan müminlere, içinde temelli kalacakları güzel bir mükafatı müjdelemek ve: "Allah çocuk edindi" diyenleri uyarmak için kuluna eğri bir taraf bırakmadığı dosdoğru Kitap'ı indirmiştir.
18:2
قَيِّمًۭا dosdoğru olarak qayyiman
dosdoğru olarak
لِّيُنذِرَ uyarması için liyundhira
uyarması için
بَأْسًۭا azaba karşı basan
azaba karşı
شَدِيدًۭا şiddetli shadīdan
şiddetli
مِّن katından (indirdi) min
katından (indirdi)
لَّدُنْهُ near Him ladun'hu
near Him
وَيُبَشِّرَ ve müjdelemesi için wayubashira
ve müjdelemesi için
ٱلْمُؤْمِنِينَ mü'minlere l-mu'minīna
mü'minlere
ٱلَّذِينَ yapan alladhīna
yapan
يَعْمَلُونَ do yaʿmalūna
do
ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ iyi işler l-ṣāliḥāti
iyi işler
أَنَّ kendileri için bulunduğunu anna
kendileri için bulunduğunu
لَهُمْ for them lahum
for them
أَجْرًا mükafat ajran
mükafat
حَسَنًۭا güzel ḥasanan
güzel
٢ (2)
(2)
Hamd Allah'a mahsustur ki, kendi katından şiddetli bir baskını haber vermek ve yararlı iş yapan müminlere, içinde temelli kalacakları güzel bir mükafatı müjdelemek ve: "Allah çocuk edindi" diyenleri uyarmak için kuluna eğri bir taraf bırakmadığı dosdoğru Kitap'ı indirmiştir.
18:3
مَّـٰكِثِينَ kalacaklardır mākithīna
kalacaklardır
فِيهِ onun içinde fīhi
onun içinde
أَبَدًۭا sürekli olarak abadan
sürekli olarak
٣ (3)
(3)
Hamd Allah'a mahsustur ki, kendi katından şiddetli bir baskını haber vermek ve yararlı iş yapan müminlere, içinde temelli kalacakları güzel bir mükafatı müjdelemek ve: "Allah çocuk edindi" diyenleri uyarmak için kuluna eğri bir taraf bırakmadığı dosdoğru Kitap'ı indirmiştir.
18:4
وَيُنذِرَ ve uyarması için wayundhira
ve uyarması için
ٱلَّذِينَ diyenleri alladhīna
diyenleri
قَالُوا۟ say qālū
say
ٱتَّخَذَ edindi ittakhadha
edindi
ٱللَّهُ Allah l-lahu
Allah
وَلَدًۭا çocuk waladan
çocuk
٤ (4)
(4)
Hamd Allah'a mahsustur ki, kendi katından şiddetli bir baskını haber vermek ve yararlı iş yapan müminlere, içinde temelli kalacakları güzel bir mükafatı müjdelemek ve: "Allah çocuk edindi" diyenleri uyarmak için kuluna eğri bir taraf bırakmadığı dosdoğru Kitap'ı indirmiştir.
18:5
مَّا yoktur
yoktur
لَهُم onların lahum
onların
بِهِۦ bu hususta bihi
bu hususta
مِنْ hiçbir min
hiçbir
عِلْمٍۢ bilgisi ʿil'min
bilgisi
وَلَا ve yoktur walā
ve yoktur
لِـَٔابَآئِهِمْ ۚ atalarının liābāihim
atalarının
كَبُرَتْ ne büyük (küstahça) kaburat
ne büyük (küstahça)
كَلِمَةًۭ söz kalimatan
söz
تَخْرُجُ çıkıyor takhruju
çıkıyor
مِنْ ağızlarından min
ağızlarından
أَفْوَٰهِهِمْ ۚ their mouths afwāhihim
their mouths
إِن onlar söylemiyorlar in
onlar söylemiyorlar
يَقُولُونَ they say yaqūlūna
they say
إِلَّا başka bir şey illā
başka bir şey
كَذِبًۭا yalandan kadhiban
yalandan
٥ (5)
(5)
Allah'ın çocuk edindiğine dair ne kendilerinin ve ne de babalarının bir bilgisi vardır. Ağızlarından çıkan söz ne büyük iftiradır. Onlar yalnız ve yalnız yalan söylerler.
18:6
فَلَعَلَّكَ herhalde sen falaʿallaka
herhalde sen
بَـٰخِعٌۭ helak edeceksin bākhiʿun
helak edeceksin
نَّفْسَكَ kendini nafsaka
kendini
عَلَىٰٓ peşlerinde ʿalā
peşlerinde
ءَاثَـٰرِهِمْ their footsteps āthārihim
their footsteps
إِن diye in
diye
لَّمْ inanmıyorlar lam
inanmıyorlar
يُؤْمِنُوا۟ they believe yu'minū
they believe
بِهَـٰذَا bu bihādhā
bu
ٱلْحَدِيثِ söze l-ḥadīthi
söze
أَسَفًا üzüntüden asafan
üzüntüden
٦ (6)
(6)
Bu söze inanmayanların ardından üzülerek nerdeyse kendini mahvedeceksin!
18:7
إِنَّا şüphesiz biz innā
şüphesiz biz
جَعَلْنَا yarattık jaʿalnā
yarattık
مَا şeyleri
şeyleri
عَلَى üzerindeki ʿalā
üzerindeki
ٱلْأَرْضِ yer l-arḍi
yer
زِينَةًۭ süs olsun diye zīnatan
süs olsun diye
لَّهَا kendisine lahā
kendisine
لِنَبْلُوَهُمْ onları denemek için linabluwahum
onları denemek için
أَيُّهُمْ hangisinin ayyuhum
hangisinin
أَحْسَنُ daha güzel aḥsanu
daha güzel
عَمَلًۭا iş yaptığını ʿamalan
iş yaptığını
٧ (7)
(7)
İnsanların hangisinin daha iyi iş işlediğini ortaya koyalım diye, yeryüzünde olan şeyleri, yeryüzünün süsü yaptık.
18:8
وَإِنَّا biz elbette wa-innā
biz elbette
لَجَـٰعِلُونَ yaparız lajāʿilūna
yaparız
مَا şeyleri
şeyleri
عَلَيْهَا (yerin) üzerindeki ʿalayhā
(yerin) üzerindeki
صَعِيدًۭا bir toprak ṣaʿīdan
bir toprak
جُرُزًا kupkuru juruzan
kupkuru
٨ (8)
(8)
Şüphesiz Biz, yeryüzünde olanları kupkuru bir toprak haline getirebiliriz.
18:9
أَمْ yoksa am
yoksa
حَسِبْتَ (mi) sandın? ḥasib'ta
(mi) sandın?
أَنَّ sadece anna
sadece
أَصْحَـٰبَ sahiplerinin aṣḥāba
sahiplerinin
ٱلْكَهْفِ Kehf l-kahfi
Kehf
وَٱلرَّقِيمِ ve Rakim wal-raqīmi
ve Rakim
كَانُوا۟ olduklarını kānū
olduklarını
مِنْ bizim ayetlerimizden min
bizim ayetlerimizden
ءَايَـٰتِنَا Our Signs āyātinā
Our Signs
عَجَبًا şaşılacak ʿajaban
şaşılacak
٩ (9)
(9)
Yoksa sen Mağara ve Kitap ehlini şaşılacak ayetlerimizden mi zannettin?
18:10
إِذْ zaman idh
zaman
أَوَى sığındıkları awā
sığındıkları
ٱلْفِتْيَةُ o gençler l-fit'yatu
o gençler
إِلَى mağaraya ilā
mağaraya
ٱلْكَهْفِ the cave l-kahfi
the cave
فَقَالُوا۟ dediler faqālū
dediler
رَبَّنَآ Rabbimiz rabbanā
Rabbimiz
ءَاتِنَا bize ver ātinā
bize ver
مِن katından min
katından
لَّدُنكَ Yourself ladunka
Yourself
رَحْمَةًۭ bir rahmet raḥmatan
bir rahmet
وَهَيِّئْ ve hazırla wahayyi
ve hazırla
لَنَا bize lanā
bize
مِنْ şu işimizden min
şu işimizden
أَمْرِنَا our affair amrinā
our affair
رَشَدًۭا bir çıkış yolu rashadan
bir çıkış yolu
١٠ (10)
(10)
Birkaç genç mağaraya sığınmış: "Rabbimiz! Katından bize rahmet ver ve işimizde doğruyu göster, bizi başarılı kıl" demişlerdi.
18:11
فَضَرَبْنَا biz de vurduk faḍarabnā
biz de vurduk
عَلَىٰٓ (ağırlık) ʿalā
(ağırlık)
ءَاذَانِهِمْ kulaklarına ādhānihim
kulaklarına
فِى mağarada
mağarada
ٱلْكَهْفِ the cave l-kahfi
the cave
سِنِينَ yıllar sinīna
yıllar
عَدَدًۭا nice ʿadadan
nice
١١ (11)
(11)
Mağaranın içinde onları yıllarca uyuttuk; sonra, iki taraftan hangisinin bekledikleri sonucu iyi hesaplamış olduğunu belirtmek için onları uyandırdık.
18:12
ثُمَّ sonra thumma
sonra
بَعَثْنَـٰهُمْ onları uyandırdık baʿathnāhum
onları uyandırdık
لِنَعْلَمَ bilmek için linaʿlama
bilmek için
أَىُّ hangisinin ayyu
hangisinin
ٱلْحِزْبَيْنِ iki zümreden l-ḥiz'bayni
iki zümreden
أَحْصَىٰ daha iyi hesabedeceğini aḥṣā
daha iyi hesabedeceğini
لِمَا (onların) kaldıkları limā
(onların) kaldıkları
لَبِثُوٓا۟ (they had) remained labithū
(they had) remained
أَمَدًۭا süreyi amadan
süreyi
١٢ (12)
(12)
Mağaranın içinde onları yıllarca uyuttuk; sonra, iki taraftan hangisinin bekledikleri sonucu iyi hesaplamış olduğunu belirtmek için onları uyandırdık.
18:13
نَّحْنُ biz naḥnu
biz
نَقُصُّ anlatıyoruz naquṣṣu
anlatıyoruz
عَلَيْكَ sana ʿalayka
sana
نَبَأَهُم onların haberlerini naba-ahum
onların haberlerini
بِٱلْحَقِّ ۚ gerçek olarak bil-ḥaqi
gerçek olarak
إِنَّهُمْ muhakkak onlar innahum
muhakkak onlar
فِتْيَةٌ gençlerdi fit'yatun
gençlerdi
ءَامَنُوا۟ inanmış āmanū
inanmış
بِرَبِّهِمْ Rablerine birabbihim
Rablerine
وَزِدْنَـٰهُمْ biz de onların artırmıştık wazid'nāhum
biz de onların artırmıştık
هُدًۭى hidayetlerini hudan
hidayetlerini
١٣ (13)
(13)
Onların olayını sana Biz gerçek olarak anlatıyoruz: Onlar Rablerine inanmış birkaç gençti. Onların hidayetlerini artırmış ve kalblerini pekiştirmiştik. Durup, şöyle demişlerdi: "Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir, O'nu bırakıp başka bir tanrıya yalvarmayız, yoksa and olsun ki, batıl söz söylemiş oluruz. Şu bizim milletimiz, Allah'ı bırakıp O'ndan başka tanrılar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir?"
18:14
وَرَبَطْنَا ve metanet bağlamıştık warabaṭnā
ve metanet bağlamıştık
عَلَىٰ üstüne ʿalā
üstüne
قُلُوبِهِمْ kalblerinin qulūbihim
kalblerinin
إِذْ kalktılar idh
kalktılar
قَامُوا۟ they stood up qāmū
they stood up
فَقَالُوا۟ ve dediler ki faqālū
ve dediler ki
رَبُّنَا Rabbimiz rabbunā
Rabbimiz
رَبُّ Rabbidir rabbu
Rabbidir
ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin l-samāwāti
göklerin
وَٱلْأَرْضِ ve yerin wal-arḍi
ve yerin
لَن biz asla demeyiz lan
biz asla demeyiz
نَّدْعُوَا۟ we will invoke nadʿuwā
we will invoke
مِن O'ndan başkasına min
O'ndan başkasına
دُونِهِۦٓ besides Him dūnihi
besides Him
إِلَـٰهًۭا ۖ Tanrı ilāhan
Tanrı
لَّقَدْ yoksa laqad
yoksa
قُلْنَآ konuşmuş oluruz qul'nā
konuşmuş oluruz
إِذًۭا o zaman idhan
o zaman
شَطَطًا saçma sapan shaṭaṭan
saçma sapan
١٤ (14)
(14)
Onların olayını sana Biz gerçek olarak anlatıyoruz: Onlar Rablerine inanmış birkaç gençti. Onların hidayetlerini artırmış ve kalblerini pekiştirmiştik. Durup, şöyle demişlerdi: "Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir, O'nu bırakıp başka bir tanrıya yalvarmayız, yoksa and olsun ki, batıl söz söylemiş oluruz. Şu bizim milletimiz, Allah'ı bırakıp O'ndan başka tanrılar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir?"
18:15
هَـٰٓؤُلَآءِ şunlar hāulāi
şunlar
قَوْمُنَا şu kavmimiz qawmunā
şu kavmimiz
ٱتَّخَذُوا۟ edindiler ittakhadhū
edindiler
مِن O'ndan başka min
O'ndan başka
دُونِهِۦٓ besides Him dūnihi
besides Him
ءَالِهَةًۭ ۖ tanrılar ālihatan
tanrılar
لَّوْلَا gerekmez mi? lawlā
gerekmez mi?
يَأْتُونَ getirmeleri yatūna
getirmeleri
عَلَيْهِم onların ʿalayhim
onların
بِسُلْطَـٰنٍۭ bir delil bisul'ṭānin
bir delil
بَيِّنٍۢ ۖ açık bayyinin
açık
فَمَنْ kim olabilir? faman
kim olabilir?
أَظْلَمُ daha zalim aẓlamu
daha zalim
مِمَّنِ uydurandan mimmani
uydurandan
ٱفْتَرَىٰ invents if'tarā
invents
عَلَى karşı ʿalā
karşı
ٱللَّهِ Allah'a l-lahi
Allah'a
كَذِبًۭا yalan kadhiban
yalan
١٥ (15)
(15)
Onların olayını sana Biz gerçek olarak anlatıyoruz: Onlar Rablerine inanmış birkaç gençti. Onların hidayetlerini artırmış ve kalblerini pekiştirmiştik. Durup, şöyle demişlerdi: "Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir, O'nu bırakıp başka bir tanrıya yalvarmayız, yoksa and olsun ki, batıl söz söylemiş oluruz. Şu bizim milletimiz, Allah'ı bırakıp O'ndan başka tanrılar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir?"
18:16
وَإِذِ madem ki wa-idhi
madem ki
ٱعْتَزَلْتُمُوهُمْ siz onlardan ayrıldınız iʿ'tazaltumūhum
siz onlardan ayrıldınız
وَمَا ve şeylerden wamā
ve şeylerden
يَعْبُدُونَ taptıkları yaʿbudūna
taptıkları
إِلَّا başka illā
başka
ٱللَّهَ Allah'tan l-laha
Allah'tan
فَأْوُۥٓا۟ o halde sığının fawū
o halde sığının
إِلَى mağaraya ilā
mağaraya
ٱلْكَهْفِ the cave l-kahfi
the cave
يَنشُرْ yaysın (bollaştırsın) yanshur
yaysın (bollaştırsın)
لَكُمْ size lakum
size
رَبُّكُم Rabbiniz rabbukum
Rabbiniz
مِّن rahmetini min
rahmetini
رَّحْمَتِهِۦ His Mercy raḥmatihi
His Mercy
وَيُهَيِّئْ ve hazırlasın wayuhayyi
ve hazırlasın
لَكُم size lakum
size
مِّنْ (şu) işinizden min
(şu) işinizden
أَمْرِكُم your affair amrikum
your affair
مِّرْفَقًۭا yararlı bir şey mir'faqan
yararlı bir şey
١٦ (16)
(16)
Onlara: "Siz onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından ayrıldınız, bunun için mağaraya girin ki, Rabbiniz size rahmetini yaysın ve size işinizde kolaylık göstersin" denildi.
18:17
۞ وَتَرَى ve görürsün watarā
ve görürsün
ٱلشَّمْسَ güneşi l-shamsa
güneşi
إِذَا zaman idhā
zaman
طَلَعَت doğduğu ṭalaʿat
doğduğu
تَّزَٰوَرُ eğiliyor tazāwaru
eğiliyor
عَن mağaralarından ʿan
mağaralarından
كَهْفِهِمْ their cave kahfihim
their cave
ذَاتَ sağa doğru dhāta
sağa doğru
ٱلْيَمِينِ the right l-yamīni
the right
وَإِذَا ve zaman wa-idhā
ve zaman
غَرَبَت battığı gharabat
battığı
تَّقْرِضُهُمْ onları makaslayıp geçiyor taqriḍuhum
onları makaslayıp geçiyor
ذَاتَ sola doğru dhāta
sola doğru
ٱلشِّمَالِ the left l-shimāli
the left
وَهُمْ ve onlar wahum
ve onlar
فِى içindedirler
içindedirler
فَجْوَةٍۢ bir dehlizin fajwatin
bir dehlizin
مِّنْهُ ۚ onun (mağaranın) min'hu
onun (mağaranın)
ذَٰلِكَ bu (durum) dhālika
bu (durum)
مِنْ ayetlerindendir min
ayetlerindendir
ءَايَـٰتِ (the) Signs āyāti
(the) Signs
ٱللَّهِ ۗ Allah'ın l-lahi
Allah'ın
مَن kime man
kime
يَهْدِ hidayet verirse yahdi
hidayet verirse
ٱللَّهُ Allah l-lahu
Allah
فَهُوَ o fahuwa
o
ٱلْمُهْتَدِ ۖ yolu bulmuştur l-muh'tadi
yolu bulmuştur
وَمَن ve kimi de waman
ve kimi de
يُضْلِلْ sapıklıkta bırakırsa yuḍ'lil
sapıklıkta bırakırsa
فَلَن artık falan
artık
تَجِدَ bulamazsın tajida
bulamazsın
لَهُۥ onun için lahu
onun için
وَلِيًّۭا bir dost waliyyan
bir dost
مُّرْشِدًۭا yol gösteren mur'shidan
yol gösteren
١٧ (17)
(17)
Baksaydın, güneşin mağaralarının sağ tarafından doğup meylettiğini, sol tarafından onlara dokunmadan battığını, onların da mağaranın genişçe bir yerinde bulunduğunu görürdün. Bu, Allah'ın mucizelerindendir; Allah'ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır. Kimi de saptırırsa artık ona, doğru yola götürecek bir rehber bulamazsın.
18:18
وَتَحْسَبُهُمْ sen onları sanırsın wataḥsabuhum
sen onları sanırsın
أَيْقَاظًۭا uyanıklar ayqāẓan
uyanıklar
وَهُمْ onlar wahum
onlar
رُقُودٌۭ ۚ uyudukları halde ruqūdun
uyudukları halde
وَنُقَلِّبُهُمْ ve onları (uykuda) çeviririz wanuqallibuhum
ve onları (uykuda) çeviririz
ذَاتَ sağlarına dhāta
sağlarına
ٱلْيَمِينِ the right l-yamīni
the right
وَذَاتَ ve wadhāta
ve
ٱلشِّمَالِ ۖ sollarına l-shimāli
sollarına
وَكَلْبُهُم ve köpekleri de wakalbuhum
ve köpekleri de
بَـٰسِطٌۭ uzatmış vaziyettedir bāsiṭun
uzatmış vaziyettedir
ذِرَاعَيْهِ ön ayaklarını dhirāʿayhi
ön ayaklarını
بِٱلْوَصِيدِ ۚ girişte bil-waṣīdi
girişte
لَوِ eğer lawi
eğer
ٱطَّلَعْتَ görseydin iṭṭalaʿta
görseydin
عَلَيْهِمْ onların durumunu ʿalayhim
onların durumunu
لَوَلَّيْتَ mutlaka dönüp lawallayta
mutlaka dönüp
مِنْهُمْ onlardan min'hum
onlardan
فِرَارًۭا kaçardın firāran
kaçardın
وَلَمُلِئْتَ ve içine dolardı walamuli'ta
ve içine dolardı
مِنْهُمْ onlardan min'hum
onlardan
رُعْبًۭا korku ruʿ'ban
korku
١٨ (18)
(18)
Mağara ehli uykuda iken sen onları uyanık sanırdın. Biz onları sağa ve sola döndürürdük. Köpekleri dirseklerini eşiğe uzatmıştı. Onları görsen, için korkuyla dolar, geri dönüp kaçardın.
18:19
وَكَذَٰلِكَ yine böyle wakadhālika
yine böyle
بَعَثْنَـٰهُمْ onları dirilttik baʿathnāhum
onları dirilttik
لِيَتَسَآءَلُوا۟ sormaları için liyatasāalū
sormaları için
بَيْنَهُمْ ۚ kendi aralarında baynahum
kendi aralarında
قَالَ dedi ki qāla
dedi ki
قَآئِلٌۭ konuşan biri qāilun
konuşan biri
مِّنْهُمْ içlerinden min'hum
içlerinden
كَمْ ne kadar? kam
ne kadar?
لَبِثْتُمْ ۖ kaldınız labith'tum
kaldınız
قَالُوا۟ dediler qālū
dediler
لَبِثْنَا kaldık labith'nā
kaldık
يَوْمًا bir gün yawman
bir gün
أَوْ ya da aw
ya da
بَعْضَ bir parçası (kadar) baʿḍa
bir parçası (kadar)
يَوْمٍۢ ۚ günün yawmin
günün
قَالُوا۟ dediler qālū
dediler
رَبُّكُمْ Rabbiniz rabbukum
Rabbiniz
أَعْلَمُ daha iyi bilir aʿlamu
daha iyi bilir
بِمَا ne kadar bimā
ne kadar
لَبِثْتُمْ kaldığınızı; labith'tum
kaldığınızı;
فَٱبْعَثُوٓا۟ gönderin fa-ib'ʿathū
gönderin
أَحَدَكُم birinizi aḥadakum
birinizi
بِوَرِقِكُمْ gümüş (para) ile biwariqikum
gümüş (para) ile
هَـٰذِهِۦٓ şu hādhihi
şu
إِلَى şehre ilā
şehre
ٱلْمَدِينَةِ the city l-madīnati
the city
فَلْيَنظُرْ baksın falyanẓur
baksın
أَيُّهَآ hangi ayyuhā
hangi
أَزْكَىٰ daha temiz ise azkā
daha temiz ise
طَعَامًۭا yiyecek ṭaʿāman
yiyecek
فَلْيَأْتِكُم size getirsin falyatikum
size getirsin
بِرِزْقٍۢ bir azık biriz'qin
bir azık
مِّنْهُ ondan min'hu
ondan
وَلْيَتَلَطَّفْ ve dikkatli davransın walyatalaṭṭaf
ve dikkatli davransın
وَلَا sakın walā
sakın
يُشْعِرَنَّ sezdirmesin yush'ʿiranna
sezdirmesin
بِكُمْ sizi bikum
sizi
أَحَدًا birisine aḥadan
birisine
١٩ (19)
(19)
Birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri: "Ne kadar kaldınız?" dedi. "Bir gün veya daha az bir müddet kaldık" dediler. "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Paranızla birinizi şehre gönderin, sakın sizi kimseye duyurmasın" dediler.
18:20
إِنَّهُمْ çünkü onlar innahum
çünkü onlar
إِن eğer in
eğer
يَظْهَرُوا۟ ellerine geçirirlerse yaẓharū
ellerine geçirirlerse
عَلَيْكُمْ sizi ʿalaykum
sizi
يَرْجُمُوكُمْ taşlayarak öldürürler yarjumūkum
taşlayarak öldürürler
أَوْ yahut aw
yahut
يُعِيدُوكُمْ döndürürler yuʿīdūkum
döndürürler
فِى kendi dinlerine
kendi dinlerine
مِلَّتِهِمْ their religion millatihim
their religion
وَلَن ve asla walan
ve asla
تُفْلِحُوٓا۟ iflah olamazsınız tuf'liḥū
iflah olamazsınız
إِذًا o takdirde idhan
o takdirde
أَبَدًۭا asla abadan
asla
٢٠ (20)
(20)
"Zira onların sizden haberi olacak olursa, ya taşlayarak öldürürler veya dinlerine döndürürler ve bu takdirde asla kurtulamazsınız."
18:21
وَكَذَٰلِكَ ve böylece wakadhālika
ve böylece
أَعْثَرْنَا buldurduk aʿtharnā
buldurduk
عَلَيْهِمْ onları ʿalayhim
onları
لِيَعْلَمُوٓا۟ bilsinler diye liyaʿlamū
bilsinler diye
أَنَّ şüphesiz anna
şüphesiz
وَعْدَ va'dinin waʿda
va'dinin
ٱللَّهِ Allah'ın l-lahi
Allah'ın
حَقٌّۭ gerçek olduğunu ḥaqqun
gerçek olduğunu
وَأَنَّ ve şüphesiz wa-anna
ve şüphesiz
ٱلسَّاعَةَ saatin(geleceğinde) l-sāʿata
saatin(geleceğinde)
لَا asla olmadığını
asla olmadığını
رَيْبَ şüphe rayba
şüphe
فِيهَآ onda fīhā
onda
إِذْ o sırada idh
o sırada
يَتَنَـٰزَعُونَ tartışıyorlardı yatanāzaʿūna
tartışıyorlardı
بَيْنَهُمْ kendi aralarında baynahum
kendi aralarında
أَمْرَهُمْ ۖ onların durumlarını amrahum
onların durumlarını
فَقَالُوا۟ dediler faqālū
dediler
ٱبْنُوا۟ bina edin ib'nū
bina edin
عَلَيْهِم onların üstüne ʿalayhim
onların üstüne
بُنْيَـٰنًۭا ۖ bir bina bun'yānan
bir bina
رَّبُّهُمْ Rableri rabbuhum
Rableri
أَعْلَمُ daha iyi bilir aʿlamu
daha iyi bilir
بِهِمْ ۚ onları bihim
onları
قَالَ dediler ki qāla
dediler ki
ٱلَّذِينَ gâlip gelenler alladhīna
gâlip gelenler
غَلَبُوا۟ prevailed ghalabū
prevailed
عَلَىٰٓ onların işine ʿalā
onların işine
أَمْرِهِمْ their matter amrihim
their matter
لَنَتَّخِذَنَّ mutlaka yapacağız lanattakhidhanna
mutlaka yapacağız
عَلَيْهِم onların üstüne ʿalayhim
onların üstüne
مَّسْجِدًۭا bir mescid masjidan
bir mescid
٢١ (21)
(21)
Böylece, Allah'ın sözünün gerçek olduğunu ve kıyametin kopmasından şüphe edilemeyeceğini bilmeleri için, insanların onları bulmalarını sağladık. Nitekim halk, bunların hakkında çekişip duruyor: "Onların mağaralarının çevresine bir bina kurun" diyorlardı. Oysa, Rableri onları çok iyi bilir. Tartışmayı kazananlar: "Onların mağaralarının çevresinde mutlaka bir mescid kuracağız" dediler.
18:22
سَيَقُولُونَ diyecekler sayaqūlūna
diyecekler
ثَلَـٰثَةٌۭ onlar üçtür thalāthatun
onlar üçtür
رَّابِعُهُمْ dördüncüleri rābiʿuhum
dördüncüleri
كَلْبُهُمْ köpekleridir kalbuhum
köpekleridir
وَيَقُولُونَ ve diyecekler wayaqūlūna
ve diyecekler
خَمْسَةٌۭ beştir khamsatun
beştir
سَادِسُهُمْ altıncıları sādisuhum
altıncıları
كَلْبُهُمْ köpekleridir kalbuhum
köpekleridir
رَجْمًۢا taş atar gibi rajman
taş atar gibi
بِٱلْغَيْبِ ۖ görülmeyene bil-ghaybi
görülmeyene
وَيَقُولُونَ ve diyecekler wayaqūlūna
ve diyecekler
سَبْعَةٌۭ yedidir sabʿatun
yedidir
وَثَامِنُهُمْ sekizincileri wathāminuhum
sekizincileri
كَلْبُهُمْ ۚ köpekleridir kalbuhum
köpekleridir
قُل de ki qul
de ki
رَّبِّىٓ Rabbim rabbī
Rabbim
أَعْلَمُ daha iyi bilir aʿlamu
daha iyi bilir
بِعِدَّتِهِم onların sayısını biʿiddatihim
onların sayısını
مَّا yoktur
yoktur
يَعْلَمُهُمْ onları bilen yaʿlamuhum
onları bilen
إِلَّا dışında illā
dışında
قَلِيلٌۭ ۗ azı qalīlun
azı
فَلَا münakaşaya girme falā
münakaşaya girme
تُمَارِ argue tumāri
argue
فِيهِمْ onlar hakkında fīhim
onlar hakkında
إِلَّا dışında illā
dışında
مِرَآءًۭ tartışma mirāan
tartışma
ظَـٰهِرًۭا sathi ẓāhiran
sathi
وَلَا ve walā
ve
تَسْتَفْتِ bir şey sorma tastafti
bir şey sorma
فِيهِم onlar hakkında fīhim
onlar hakkında
مِّنْهُمْ bunlardan min'hum
bunlardan
أَحَدًۭا hiçbirine aḥadan
hiçbirine
٢٢ (22)
(22)
Karanlığa taş atar gibi, "Mağara ehli üçtür, dördüncüleri köpekleridir" derler, yahut, "Beştir, altıncıları köpekleridir" derler, yahut "Yedidir, sekizincileri köpekleridir" derler. De ki: "Onların sayısını en iyi bilen Rabbim'dir. Onları pek az kimseden başkası bilmez." Bunun için, onlar hakkında, bu kısaca anlatılanın dışında, kimseyle tartışma ve onlar hakkında kimseden bir şey sorma.
18:23
وَلَا ve walā
ve
تَقُولَنَّ deme taqūlanna
deme
لِشَا۟ىْءٍ hiçbir şey için lishāy'in
hiçbir şey için
إِنِّى mutlaka innī
mutlaka
فَاعِلٌۭ yapacağım fāʿilun
yapacağım
ذَٰلِكَ bunu dhālika
bunu
غَدًا yarın ghadan
yarın
٢٣ (23)
(23)
Herhangi bir şey için, Allah'ın dilemesi dışında: "Ben yarın onu yapacağım" deme. Unuttuğun zaman Rabbini an ve şöyle de: "Umulur ki, Rabbim beni doğruya daha yakın olana eriştirir."
18:24
إِلَّآ ancak illā
ancak
أَن dilerse an
dilerse
يَشَآءَ Allah wills yashāa
Allah wills
ٱللَّهُ ۚ Allah l-lahu
Allah
وَٱذْكُر ve an (hatırla) wa-udh'kur
ve an (hatırla)
رَّبَّكَ Rabbini rabbaka
Rabbini
إِذَا zaman idhā
zaman
نَسِيتَ unuttuğun nasīta
unuttuğun
وَقُلْ ve de ki waqul
ve de ki
عَسَىٰٓ umarım ʿasā
umarım
أَن beni ulaştırmasını an
beni ulaştırmasını
يَهْدِيَنِ will guide me yahdiyani
will guide me
رَبِّى Rabbimin rabbī
Rabbimin
لِأَقْرَبَ daha yakın li-aqraba
daha yakın
مِنْ bundan min
bundan
هَـٰذَا this hādhā
this
رَشَدًۭا bir doğruya rashadan
bir doğruya
٢٤ (24)
(24)
Herhangi bir şey için, Allah'ın dilemesi dışında: "Ben yarın onu yapacağım" deme. Unuttuğun zaman Rabbini an ve şöyle de: "Umulur ki, Rabbim beni doğruya daha yakın olana eriştirir."
18:25
وَلَبِثُوا۟ ve kaldılar walabithū
ve kaldılar
فِى mağaralarında
mağaralarında
كَهْفِهِمْ their cave kahfihim
their cave
ثَلَـٰثَ üç thalātha
üç
مِا۟ئَةٍۢ yüz mi-atin
yüz
سِنِينَ yıl sinīna
yıl
وَٱزْدَادُوا۟ ve ilave ettiler wa-iz'dādū
ve ilave ettiler
تِسْعًۭا dokuz (yıl) tis'ʿan
dokuz (yıl)
٢٥ (25)
(25)
Onlar mağaralarında üçyüz dokuz yıl kaldılar.
18:26
قُلِ de ki quli
de ki
ٱللَّهُ Allah l-lahu
Allah
أَعْلَمُ daha iyi bilir aʿlamu
daha iyi bilir
بِمَا ne kadar bimā
ne kadar
لَبِثُوا۟ ۖ kaldıklarını labithū
kaldıklarını
لَهُۥ O'nundur lahu
O'nundur
غَيْبُ gaybı ghaybu
gaybı
ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin l-samāwāti
göklerin
وَٱلْأَرْضِ ۖ ve yerin wal-arḍi
ve yerin
أَبْصِرْ ne güzel görendir abṣir
ne güzel görendir
بِهِۦ onu bihi
onu
وَأَسْمِعْ ۚ ne güzel işitendir wa-asmiʿ
ne güzel işitendir
مَا yoktur
yoktur
لَهُم onların lahum
onların
مِّن O'ndan başka min
O'ndan başka
دُونِهِۦ besides Him dūnihi
besides Him
مِن hiçbir min
hiçbir
وَلِىٍّۢ yardımcısı waliyyin
yardımcısı
وَلَا ve walā
ve
يُشْرِكُ O ortak etmez yush'riku
O ortak etmez
فِى kendi hükmüne
kendi hükmüne
حُكْمِهِۦٓ His Commands ḥuk'mihi
His Commands
أَحَدًۭا kimseyi aḥadan
kimseyi
٢٦ (26)
(26)
De ki: "Onların ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir. Göklerin ve yerin gaybı O'na aittir. O, ne mükemmel görendir! O ne mükemmel işitendir! İnsanların O'ndan başka dostu yoktur. O, hiç kimseyi hükümranlığa ortak kılmaz."
18:27
وَٱتْلُ oku wa-ut'lu
oku
مَآ şeyi
şeyi
أُوحِىَ vahyedilen ūḥiya
vahyedilen
إِلَيْكَ sana ilayka
sana
مِن Kitabı'ndan min
Kitabı'ndan
كِتَابِ the Book kitābi
the Book
رَبِّكَ ۖ Rabbinin rabbika
Rabbinin
لَا yoktur
yoktur
مُبَدِّلَ değiştirecek mubaddila
değiştirecek
لِكَلِمَـٰتِهِۦ O'nun sözlerini likalimātihi
O'nun sözlerini
وَلَن ve walan
ve
تَجِدَ bulamazsın tajida
bulamazsın
مِن O'ndan başka min
O'ndan başka
دُونِهِۦ besides Him dūnihi
besides Him
مُلْتَحَدًۭا sığınılacak bir kimse mul'taḥadan
sığınılacak bir kimse
٢٧ (27)
(27)
Rabbinin Kitap'ından sana vahyolunanı oku; O'nun sözlerini değiştirecek yoktur. O'ndan başka bir sığınılacak da bulamazsın.
18:28
وَٱصْبِرْ tut (sabret) wa-iṣ'bir
tut (sabret)
نَفْسَكَ nefsini nafsaka
nefsini
مَعَ beraber maʿa
beraber
ٱلَّذِينَ yalvaranlarla alladhīna
yalvaranlarla
يَدْعُونَ call yadʿūna
call
رَبَّهُم Rablerine rabbahum
Rablerine
بِٱلْغَدَوٰةِ sabah bil-ghadati
sabah
وَٱلْعَشِىِّ akşam wal-ʿashiyi
akşam
يُرِيدُونَ isteyerek yurīdūna
isteyerek
وَجْهَهُۥ ۖ rızasını wajhahu
rızasını
وَلَا ve walā
ve
تَعْدُ sapmasın taʿdu
sapmasın
عَيْنَاكَ gözlerin ʿaynāka
gözlerin
عَنْهُمْ onlardan ʿanhum
onlardan
تُرِيدُ isteyerek turīdu
isteyerek
زِينَةَ süsünü zīnata
süsünü
ٱلْحَيَوٰةِ hayatının l-ḥayati
hayatının
ٱلدُّنْيَا ۖ dünya l-dun'yā
dünya
وَلَا ve walā
ve
تُطِعْ itaat etme tuṭiʿ
itaat etme
مَنْ kişiye man
kişiye
أَغْفَلْنَا alıkoyduğumuz aghfalnā
alıkoyduğumuz
قَلْبَهُۥ kalbini qalbahu
kalbini
عَن bizi anmaktan ʿan
bizi anmaktan
ذِكْرِنَا Our remembrance dhik'rinā
Our remembrance
وَٱتَّبَعَ ve tâbi olan wa-ittabaʿa
ve tâbi olan
هَوَىٰهُ keyfine hawāhu
keyfine
وَكَانَ ve olan wakāna
ve olan
أَمْرُهُۥ işi amruhu
işi
فُرُطًۭا aşırılık furuṭan
aşırılık
٢٨ (28)
(28)
Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O'na yalvaranlarla beraber sen de sabret. Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Bizi anmasını kendisine unutturduğumuz ve işinde aşırı giderek hevesine uyan kimseye uyma.
18:29
وَقُلِ de ki waquli
de ki
ٱلْحَقُّ bu gerçek l-ḥaqu
bu gerçek
مِن Rabbinizdendir min
Rabbinizdendir
رَّبِّكُمْ ۖ your Lord rabbikum
your Lord
فَمَن artık kimse faman
artık kimse
شَآءَ dileyen shāa
dileyen
فَلْيُؤْمِن inansın falyu'min
inansın
وَمَن ve kimse waman
ve kimse
شَآءَ dileyen shāa
dileyen
فَلْيَكْفُرْ ۚ inkar etsin falyakfur
inkar etsin
إِنَّآ çünkü biz innā
çünkü biz
أَعْتَدْنَا hazırladık aʿtadnā
hazırladık
لِلظَّـٰلِمِينَ zalimlere lilẓẓālimīna
zalimlere
نَارًا bir ateş nāran
bir ateş
أَحَاطَ kuşatmıştır aḥāṭa
kuşatmıştır
بِهِمْ onları bihim
onları
سُرَادِقُهَا ۚ çadırı surādiquhā
çadırı
وَإِن ve eğer wa-in
ve eğer
يَسْتَغِيثُوا۟ feryad edip yardım isteseler yastaghīthū
feryad edip yardım isteseler
يُغَاثُوا۟ kendilerine yardım edilir yughāthū
kendilerine yardım edilir
بِمَآءٍۢ bir su ile bimāin
bir su ile
كَٱلْمُهْلِ erimiş maden gibi kal-muh'li
erimiş maden gibi
يَشْوِى haşlayan yashwī
haşlayan
ٱلْوُجُوهَ ۚ yüzleri l-wujūha
yüzleri
بِئْسَ o ne kötü bi'sa
o ne kötü
ٱلشَّرَابُ bir içecektir l-sharābu
bir içecektir
وَسَآءَتْ ve ne kötü wasāat
ve ne kötü
مُرْتَفَقًا ağırlanmadır mur'tafaqan
ağırlanmadır
٢٩ (29)
(29)
De ki: "Gerçek Rabbinizdendir." Dileyen inansın, dileyen inkar etsin. Şüphesiz zalimler için, duvarları çepeçevre onları içine alacak bir ateş hazırlamışızdır. Onlar yardım istediklerinde, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su kendilerine sunulur. Bu ne kötü bir içecek ve cehennem ne kötü bir duraktır!
18:30
إِنَّ şüphesiz inna
şüphesiz
ٱلَّذِينَ onlar ki alladhīna
onlar ki
ءَامَنُوا۟ inandılar āmanū
inandılar
وَعَمِلُوا۟ ve yaptılar waʿamilū
ve yaptılar
ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ iyi işler l-ṣāliḥāti
iyi işler
إِنَّا elbette biz innā
elbette biz
لَا asla
asla
نُضِيعُ zayi etmeyiz nuḍīʿu
zayi etmeyiz
أَجْرَ ecrini ajra
ecrini
مَنْ kimsenin man
kimsenin
أَحْسَنَ güzel yapan aḥsana
güzel yapan
عَمَلًا işi ʿamalan
işi
٣٠ (30)
(30)
İyi hareket edenin ecrini zayi etmeyiz. Doğrusu, inanıp yararlı iş yapanlara, işte onlara, içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bilezikler takınırlar, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyerek tahtları üzerinde otururlar. Ne güzel bir mükafat ve ne güzel yaslanacak yer!
18:31
أُو۟لَـٰٓئِكَ onlar öyle kimselerdir ki ulāika
onlar öyle kimselerdir ki
لَهُمْ kendileri için vardır lahum
kendileri için vardır
جَنَّـٰتُ cennetleri jannātu
cennetleri
عَدْنٍۢ Adn ʿadnin
Adn
تَجْرِى akar tajrī
akar
مِن altlarından min
altlarından
تَحْتِهِمُ underneath them taḥtihimu
underneath them
ٱلْأَنْهَـٰرُ ırmaklar l-anhāru
ırmaklar
يُحَلَّوْنَ bezenirler yuḥallawna
bezenirler
فِيهَا orada fīhā
orada
مِنْ bileziklerle min
bileziklerle
أَسَاوِرَ bracelets asāwira
bracelets
مِن altından min
altından
ذَهَبٍۢ gold dhahabin
gold
وَيَلْبَسُونَ ve giyerler wayalbasūna
ve giyerler
ثِيَابًا giysiler thiyāban
giysiler
خُضْرًۭا yeşil khuḍ'ran
yeşil
مِّن ince ipekten min
ince ipekten
سُندُسٍۢ fine silk sundusin
fine silk
وَإِسْتَبْرَقٍۢ ve kalın ipekten wa-is'tabraqin
ve kalın ipekten
مُّتَّكِـِٔينَ yaslanırlar muttakiīna
yaslanırlar
فِيهَا orada fīhā
orada
عَلَى üzerine ʿalā
üzerine
ٱلْأَرَآئِكِ ۚ koltuklar l-arāiki
koltuklar
نِعْمَ ne güzel niʿ'ma
ne güzel
ٱلثَّوَابُ sevap l-thawābu
sevap
وَحَسُنَتْ ve ne güzel waḥasunat
ve ne güzel
مُرْتَفَقًۭا ağırlanma mur'tafaqan
ağırlanma
٣١ (31)
(31)
İyi hareket edenin ecrini zayi etmeyiz. Doğrusu, inanıp yararlı iş yapanlara, işte onlara, içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bilezikler takınırlar, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyerek tahtları üzerinde otururlar. Ne güzel bir mükafat ve ne güzel yaslanacak yer!
18:32
۞ وَٱضْرِبْ ve anlat wa-iḍ'rib
ve anlat
لَهُم onlara lahum
onlara
مَّثَلًۭا misal olarak mathalan
misal olarak
رَّجُلَيْنِ şu iki adamı (ki) rajulayni
şu iki adamı (ki)
جَعَلْنَا vermiştik jaʿalnā
vermiştik
لِأَحَدِهِمَا ikisinden birine li-aḥadihimā
ikisinden birine
جَنَّتَيْنِ iki bağ jannatayni
iki bağ
مِنْ üzüm min
üzüm
أَعْنَـٰبٍۢ grapes aʿnābin
grapes
وَحَفَفْنَـٰهُمَا ve onların etrafını çevirmiştik waḥafafnāhumā
ve onların etrafını çevirmiştik
بِنَخْلٍۢ hurmalarla binakhlin
hurmalarla
وَجَعَلْنَا ve bitirmiştik wajaʿalnā
ve bitirmiştik
بَيْنَهُمَا ortalarında da baynahumā
ortalarında da
زَرْعًۭا ekin zarʿan
ekin
٣٢ (32)
(32)
Onlara iki adamı misal olarak göster: Birine iki üzüm bağı verip, etrafını hurmalıklarla çevirmiş ve aralarında ekinler bitirmiştik.
18:33
كِلْتَا her iki kil'tā
her iki
ٱلْجَنَّتَيْنِ bağ (da) l-janatayni
bağ (da)
ءَاتَتْ vermişti ātat
vermişti
أُكُلَهَا yemişini ukulahā
yemişini
وَلَمْ ve walam
ve
تَظْلِم eksik etmemişti taẓlim
eksik etmemişti
مِّنْهُ ondan min'hu
ondan
شَيْـًۭٔا ۚ hiçbir şey shayan
hiçbir şey
وَفَجَّرْنَا ve akıtmıştık wafajjarnā
ve akıtmıştık
خِلَـٰلَهُمَا aralarından khilālahumā
aralarından
نَهَرًۭا bir ırmak naharan
bir ırmak
٣٣ (33)
(33)
Her iki bahçe de ürünlerini vermişlerdi, hiçbir şeyi de eksik bırakmamışlardı. İkisinin arasından bir de ırmak akıtmıştık.
18:34
وَكَانَ ve vardı wakāna
ve vardı
لَهُۥ O(adam)ın lahu
O(adam)ın
ثَمَرٌۭ ürünü thamarun
ürünü
فَقَالَ dedi ki faqāla
dedi ki
لِصَـٰحِبِهِۦ arkadaşı liṣāḥibihi
arkadaşı
وَهُوَ ve o wahuwa
ve o
يُحَاوِرُهُۥٓ konuşurken yuḥāwiruhu
konuşurken
أَنَا۠ ben anā
ben
أَكْثَرُ zenginim aktharu
zenginim
مِنكَ senden minka
senden
مَالًۭا malca mālan
malca
وَأَعَزُّ ve güçlüyüm wa-aʿazzu
ve güçlüyüm
نَفَرًۭا adamca da nafaran
adamca da
٣٤ (34)
(34)
Onun gelirleri de vardı. Bu yüzden, arkadaşiyle konuşurken: "Ben malca senden zengin, nüfusça da senden daha itibarlıyım" dedi.
18:35
وَدَخَلَ ve girdi wadakhala
ve girdi
جَنَّتَهُۥ bağına jannatahu
bağına
وَهُوَ o wahuwa
o
ظَالِمٌۭ zulmederek ẓālimun
zulmederek
لِّنَفْسِهِۦ kendisine linafsihi
kendisine
قَالَ dedi qāla
dedi
مَآ hiç
hiç
أَظُنُّ sanmam aẓunnu
sanmam
أَن yok olacağını an
yok olacağını
تَبِيدَ will perish tabīda
will perish
هَـٰذِهِۦٓ bunun hādhihi
bunun
أَبَدًۭا ebediyyen abadan
ebediyyen
٣٥ (35)
(35)
Kendisine böylece yazık ederek bahçesine girerken: "Bu bahçenin batacağını hiç zannetmem. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülürsem, and olsun ki orada bundan daha iyisini bulurum" dedi.
18:36
وَمَآ ve hiç wamā
ve hiç
أَظُنُّ zannetmem aẓunnu
zannetmem
ٱلسَّاعَةَ kıyametin l-sāʿata
kıyametin
قَآئِمَةًۭ kopacağını qāimatan
kopacağını
وَلَئِن şayet wala-in
şayet
رُّدِدتُّ döndürülsem bile rudidttu
döndürülsem bile
إِلَىٰ Rabbime ilā
Rabbime
رَبِّى my Lord rabbī
my Lord
لَأَجِدَنَّ bulurum la-ajidanna
bulurum
خَيْرًۭا daha güzel khayran
daha güzel
مِّنْهَا bundan min'hā
bundan
مُنقَلَبًۭا bir akıbet munqalaban
bir akıbet
٣٦ (36)
(36)
Kendisine böylece yazık ederek bahçesine girerken: "Bu bahçenin batacağını hiç zannetmem. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülürsem, and olsun ki orada bundan daha iyisini bulurum" dedi.
18:37
قَالَ dedi ki qāla
dedi ki
لَهُۥ ona lahu
ona
صَاحِبُهُۥ arkadaşı ṣāḥibuhu
arkadaşı
وَهُوَ kendisiyle wahuwa
kendisiyle
يُحَاوِرُهُۥٓ konuşan yuḥāwiruhu
konuşan
أَكَفَرْتَ inkar mı ediyorsun? akafarta
inkar mı ediyorsun?
بِٱلَّذِى seni yaratanı bi-alladhī
seni yaratanı
خَلَقَكَ created you khalaqaka
created you
مِن topraktan min
topraktan
تُرَابٍۢ dust turābin
dust
ثُمَّ sonra thumma
sonra
مِن nutfe (sperm)den min
nutfe (sperm)den
نُّطْفَةٍۢ a minute quantity of semen nuṭ'fatin
a minute quantity of semen
ثُمَّ sonra da thumma
sonra da
سَوَّىٰكَ seni biçimlendireni sawwāka
seni biçimlendireni
رَجُلًۭا bir adam olarak rajulan
bir adam olarak
٣٧ (37)
(37)
Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: "Seni topraktan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda de seni insan kılığına koyanı mı inkar ediyorsun? İşte O benim Rabbim olan Allah'tır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman, her ne kadar beni kendinden mal ve nüfus bakımından daha az buluyorsan da: "Maşallah! Kuvvet ancak Allah'a mahsustur!" demen gerekmez mi? Rabbim, senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felaket gönderir de bahçen yerle bir olabilir. Yahut suyu çekilir bir daha da bulamazsın" dedi.
18:38
لَّـٰكِنَّا۠ fakat lākinnā
fakat
هُوَ O huwa
O
ٱللَّهُ Allah l-lahu
Allah
رَبِّى benim Rabbimdir rabbī
benim Rabbimdir
وَلَآ ve asla walā
ve asla
أُشْرِكُ ben ortak koşmam ush'riku
ben ortak koşmam
بِرَبِّىٓ Rabbime birabbī
Rabbime
أَحَدًۭا hiç kimseyi aḥadan
hiç kimseyi
٣٨ (38)
(38)
Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: "Seni topraktan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda de seni insan kılığına koyanı mı inkar ediyorsun? İşte O benim Rabbim olan Allah'tır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman, her ne kadar beni kendinden mal ve nüfus bakımından daha az buluyorsan da: "Maşallah! Kuvvet ancak Allah'a mahsustur!" demen gerekmez mi? Rabbim, senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felaket gönderir de bahçen yerle bir olabilir. Yahut suyu çekilir bir daha da bulamazsın" dedi.
18:39
وَلَوْلَآ gerekmez miydi? walawlā
gerekmez miydi?
إِذْ zaman idh
zaman
دَخَلْتَ girdiğin dakhalta
girdiğin
جَنَّتَكَ bağına jannataka
bağına
قُلْتَ demen qul'ta
demen
مَا ne
ne
شَآءَ dilerse shāa
dilerse
ٱللَّهُ Allah l-lahu
Allah
لَا yoktur
yoktur
قُوَّةَ kuvvet quwwata
kuvvet
إِلَّا başka illā
başka
بِٱللَّهِ ۚ Allah'tan bil-lahi
Allah'tan
إِن gerçi in
gerçi
تَرَنِ sen görüyorsun tarani
sen görüyorsun
أَنَا۠ beni anā
beni
أَقَلَّ daha az aqalla
daha az
مِنكَ senden minka
senden
مَالًۭا malca mālan
malca
وَوَلَدًۭا ve evlatça wawaladan
ve evlatça
٣٩ (39)
(39)
Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: "Seni topraktan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda de seni insan kılığına koyanı mı inkar ediyorsun? İşte O benim Rabbim olan Allah'tır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman, her ne kadar beni kendinden mal ve nüfus bakımından daha az buluyorsan da: "Maşallah! Kuvvet ancak Allah'a mahsustur!" demen gerekmez mi? Rabbim, senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felaket gönderir de bahçen yerle bir olabilir. Yahut suyu çekilir bir daha da bulamazsın" dedi.
18:40
فَعَسَىٰ umulur ki faʿasā
umulur ki
رَبِّىٓ Rabbim rabbī
Rabbim
أَن bana verebilir an
bana verebilir
يُؤْتِيَنِ will give me yu'tiyani
will give me
خَيْرًۭا daha iyisini khayran
daha iyisini
مِّن senin bağından min
senin bağından
جَنَّتِكَ your garden jannatika
your garden
وَيُرْسِلَ ve gönderir wayur'sila
ve gönderir
عَلَيْهَا onun üzerine ʿalayhā
onun üzerine
حُسْبَانًۭا yıldırımlar ḥus'bānan
yıldırımlar
مِّنَ gökten mina
gökten
ٱلسَّمَآءِ the sky l-samāi
the sky
فَتُصْبِحَ böylece kesilir fatuṣ'biḥa
böylece kesilir
صَعِيدًۭا bağın ṣaʿīdan
bağın
زَلَقًا kupkuru bir toprak zalaqan
kupkuru bir toprak
٤٠ (40)
(40)
Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: "Seni topraktan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda de seni insan kılığına koyanı mı inkar ediyorsun? İşte O benim Rabbim olan Allah'tır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman, her ne kadar beni kendinden mal ve nüfus bakımından daha az buluyorsan da: "Maşallah! Kuvvet ancak Allah'a mahsustur!" demen gerekmez mi? Rabbim, senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felaket gönderir de bahçen yerle bir olabilir. Yahut suyu çekilir bir daha da bulamazsın" dedi.
18:41
أَوْ yahut aw
yahut
يُصْبِحَ çekilir yuṣ'biḥa
çekilir
مَآؤُهَا suyu māuhā
suyu
غَوْرًۭا dibe ghawran
dibe
فَلَن bir daha falan
bir daha
تَسْتَطِيعَ gücün yetmez tastaṭīʿa
gücün yetmez
لَهُۥ onu lahu
onu
طَلَبًۭا aramaya ṭalaban
aramaya
٤١ (41)
(41)
Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: "Seni topraktan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda de seni insan kılığına koyanı mı inkar ediyorsun? İşte O benim Rabbim olan Allah'tır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman, her ne kadar beni kendinden mal ve nüfus bakımından daha az buluyorsan da: "Maşallah! Kuvvet ancak Allah'a mahsustur!" demen gerekmez mi? Rabbim, senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felaket gönderir de bahçen yerle bir olabilir. Yahut suyu çekilir bir daha da bulamazsın" dedi.
18:42
وَأُحِيطَ derken yok edildi wa-uḥīṭa
derken yok edildi
بِثَمَرِهِۦ ürünü bithamarihi
ürünü
فَأَصْبَحَ ve başladı fa-aṣbaḥa
ve başladı
يُقَلِّبُ oğuşturmağa yuqallibu
oğuşturmağa
كَفَّيْهِ ellerini kaffayhi
ellerini
عَلَىٰ üzerine ʿalā
üzerine
مَآ şeyler
şeyler
أَنفَقَ harcadıkları anfaqa
harcadıkları
فِيهَا ona fīhā
ona
وَهِىَ ve o wahiya
ve o
خَاوِيَةٌ yıkılmıştı khāwiyatun
yıkılmıştı
عَلَىٰ üzerine ʿalā
üzerine
عُرُوشِهَا çardakları ʿurūshihā
çardakları
وَيَقُولُ ve diyordu wayaqūlu
ve diyordu
يَـٰلَيْتَنِى ah keşke ben yālaytanī
ah keşke ben
لَمْ ortak koşmasaydım lam
ortak koşmasaydım
أُشْرِكْ I had not associated ush'rik
I had not associated
بِرَبِّىٓ Rabbime birabbī
Rabbime
أَحَدًۭا kimseyi aḥadan
kimseyi
٤٢ (42)
(42)
Nitekim, ürünleri yok edildi; bağın altüst olmuş çardakları karşısında, sarfettiği emeğe içi yanarak ellerini oğuşturup "Keşke Rabbime kimseyi ortak koşmasaydım" diyordu.
18:43
وَلَمْ ve walam
ve
تَكُن olmadı takun
olmadı
لَّهُۥ onun lahu
onun
فِئَةٌۭ bir topluluğu fi-atun
bir topluluğu
يَنصُرُونَهُۥ kendisine yardım eden yanṣurūnahu
kendisine yardım eden
مِن başka min
başka
دُونِ other than dūni
other than
ٱللَّهِ Allah'tan l-lahi
Allah'tan
وَمَا ve wamā
ve
كَانَ olmadı kāna
olmadı
مُنتَصِرًا kendisinine yardım edilen muntaṣiran
kendisinine yardım edilen
٤٣ (43)
(43)
Ona, Allah'tan başka yardım edebilecek adamları da yoktu, kendi kendini de kurtaramadı.
18:44
هُنَالِكَ işte o durumda hunālika
işte o durumda
ٱلْوَلَـٰيَةُ velilik (koruyuculuk) l-walāyatu
velilik (koruyuculuk)
لِلَّهِ yalnız Allah'a mahsustur lillahi
yalnız Allah'a mahsustur
ٱلْحَقِّ ۚ hak olan l-ḥaqi
hak olan
هُوَ O'dur huwa
O'dur
خَيْرٌۭ en iyi olan khayrun
en iyi olan
ثَوَابًۭا mükafatı thawāban
mükafatı
وَخَيْرٌ ve daha hayırlıdır wakhayrun
ve daha hayırlıdır
عُقْبًۭا akıbet ʿuq'ban
akıbet
٤٤ (44)
(44)
İşte burada kudret ve hakimiyet, varlığı gerçek olan Allah'ındır. Mükafatlandırma bakımından hayırlı olan da, sonuçlandırma yönünden hayırlı olan da O'dur.
18:45
وَٱضْرِبْ ve anlat wa-iḍ'rib
ve anlat
لَهُم onlara lahum
onlara
مَّثَلَ misalini mathala
misalini
ٱلْحَيَوٰةِ hayatının l-ḥayati
hayatının
ٱلدُّنْيَا dünya l-dun'yā
dünya
كَمَآءٍ bir su kamāin
bir su
أَنزَلْنَـٰهُ indirdik anzalnāhu
indirdik
مِنَ gökten mina
gökten
ٱلسَّمَآءِ the sky l-samāi
the sky
فَٱخْتَلَطَ karıştı fa-ikh'talaṭa
karıştı
بِهِۦ onunla bihi
onunla
نَبَاتُ bitkisi nabātu
bitkisi
ٱلْأَرْضِ yerin l-arḍi
yerin
فَأَصْبَحَ ve haline geliverdi fa-aṣbaḥa
ve haline geliverdi
هَشِيمًۭا çöp kırıntıları hashīman
çöp kırıntıları
تَذْرُوهُ savurduğu tadhrūhu
savurduğu
ٱلرِّيَـٰحُ ۗ rüzgarların l-riyāḥu
rüzgarların
وَكَانَ ve wakāna
ve
ٱللَّهُ Allah l-lahu
Allah
عَلَىٰ üzerine ʿalā
üzerine
كُلِّ her kulli
her
شَىْءٍۢ şey shayin
şey
مُّقْتَدِرًا kadirdir muq'tadiran
kadirdir
٤٥ (45)
(45)
Onlara, dünya hayatı misalinin tıpkı şöyle olduğunu anlat: Gökten indirdiğimiz su ile yeryüzünde yetişen bitkiler birbirine karışır, ama sonunda rüzgarın savuracağı çerçöpe döner. Allah her şeyin üstünde bir kudrete sahip olandır.
18:46
ٱلْمَالُ mal al-mālu
mal
وَٱلْبَنُونَ ve oğullar wal-banūna
ve oğullar
زِينَةُ süsüdür zīnatu
süsüdür
ٱلْحَيَوٰةِ hayatının l-ḥayati
hayatının
ٱلدُّنْيَا ۖ dünya l-dun'yā
dünya
وَٱلْبَـٰقِيَـٰتُ fakat kalıcı olan wal-bāqiyātu
fakat kalıcı olan
ٱلصَّـٰلِحَـٰتُ güzel işler ise l-ṣāliḥātu
güzel işler ise
خَيْرٌ daha hayırlıdır khayrun
daha hayırlıdır
عِندَ katında ʿinda
katında
رَبِّكَ Rabbinin rabbika
Rabbinin
ثَوَابًۭا sevapça thawāban
sevapça
وَخَيْرٌ ve daha hayırlıdır wakhayrun
ve daha hayırlıdır
أَمَلًۭا umutça da amalan
umutça da
٤٦ (46)
(46)
Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Ama baki kalacak yararlı işler, sevab olarak da, emel olarak da, Rabbinin katında daha hayırlıdır.
18:47
وَيَوْمَ O gün wayawma
O gün
نُسَيِّرُ yürütürüz nusayyiru
yürütürüz
ٱلْجِبَالَ dağları l-jibāla
dağları
وَتَرَى ve görürsün watarā
ve görürsün
ٱلْأَرْضَ yeri l-arḍa
yeri
بَارِزَةًۭ çırılçıplak bārizatan
çırılçıplak
وَحَشَرْنَـٰهُمْ onları toplamışız waḥasharnāhum
onları toplamışız
فَلَمْ ve falam
ve
نُغَادِرْ bırakmamışızdır nughādir
bırakmamışızdır
مِنْهُمْ onlardan min'hum
onlardan
أَحَدًۭا hiçbirini aḥadan
hiçbirini
٤٧ (47)
(47)
Bir gün dağları yürütürüz de yeri dümdüz görürsün. Hiçbirini bırakmaksızın diriltip bir araya toplarız.
18:48
وَعُرِضُوا۟ ve hepsi sunulmuşlardır waʿuriḍū
ve hepsi sunulmuşlardır
عَلَىٰ senin Rabbine ʿalā
senin Rabbine
رَبِّكَ your Lord rabbika
your Lord
صَفًّۭا sıra sıra ṣaffan
sıra sıra
لَّقَدْ andolsun laqad
andolsun
جِئْتُمُونَا bize geldiniz ji'tumūnā
bize geldiniz
كَمَا gibi kamā
gibi
خَلَقْنَـٰكُمْ sizi yarattığımız khalaqnākum
sizi yarattığımız
أَوَّلَ ilk awwala
ilk
مَرَّةٍۭ ۚ defa marratin
defa
بَلْ oysa bal
oysa
زَعَمْتُمْ siz sanmıştınız zaʿamtum
siz sanmıştınız
أَلَّن tayin etmeyeceğimizi allan
tayin etmeyeceğimizi
نَّجْعَلَ We made najʿala
We made
لَكُم size lakum
size
مَّوْعِدًۭا bir vade mawʿidan
bir vade
٤٨ (48)
(48)
Dizi dizi Rabbine sunulduklarında onlara: "And olsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi Bize geldiniz. Sizi bir yere toplamak için söz vermediğimizi iddia etmiştiniz değil mi?" denir.
18:49
وَوُضِعَ (ortaya) konulmuştur wawuḍiʿa
(ortaya) konulmuştur
ٱلْكِتَـٰبُ Kitap l-kitābu
Kitap
فَتَرَى ve görürsün fatarā
ve görürsün
ٱلْمُجْرِمِينَ suçluların l-muj'rimīna
suçluların
مُشْفِقِينَ korkarak mush'fiqīna
korkarak
مِمَّا onun içindekilerden mimmā
onun içindekilerden
فِيهِ (is) in it fīhi
(is) in it
وَيَقُولُونَ ve dediklerini wayaqūlūna
ve dediklerini
يَـٰوَيْلَتَنَا ey vah bize yāwaylatanā
ey vah bize
مَالِ ne oluyor māli
ne oluyor
هَـٰذَا bu hādhā
bu
ٱلْكِتَـٰبِ Kitaba l-kitābi
Kitaba
لَا (hiçbir şey)
(hiçbir şey)
يُغَادِرُ bırakmıyor yughādiru
bırakmıyor
صَغِيرَةًۭ (ne) küçük ṣaghīratan
(ne) küçük
وَلَا ne de walā
ne de
كَبِيرَةً büyük kabīratan
büyük
إِلَّآ her (yaptığımız) şeyi sayıp döküyor illā
her (yaptığımız) şeyi sayıp döküyor
أَحْصَىٰهَا ۚ has enumerated it aḥṣāhā
has enumerated it
وَوَجَدُوا۟ ve bulmuşlardır wawajadū
ve bulmuşlardır
مَا şeyleri
şeyleri
عَمِلُوا۟ yaptıkları ʿamilū
yaptıkları
حَاضِرًۭا ۗ hazır ḥāḍiran
hazır
وَلَا ve walā
ve
يَظْلِمُ zulmetmez yaẓlimu
zulmetmez
رَبُّكَ Rabbin rabbuka
Rabbin
أَحَدًۭا kimseye aḥadan
kimseye
٤٩ (49)
(49)
Amel defteri ortaya konunca, suçluların, onda yazılı olanlardan korktuklarını görürsün, "Vah bize, eyvah bize! Bu defter nasıl olmuş da küçük büyük bir şey bırakmadan hepsini saymış!" derler. İşlediklerini hazır bulurlar. Rabbin kimseye haksızlık etmez.
18:50
وَإِذْ ve hani wa-idh
ve hani
قُلْنَا demiştik qul'nā
demiştik
لِلْمَلَـٰٓئِكَةِ meleklere lil'malāikati
meleklere
ٱسْجُدُوا۟ secde edin us'judū
secde edin
لِـَٔادَمَ Adem'e liādama
Adem'e
فَسَجَدُوٓا۟ secde ettiler fasajadū
secde ettiler
إِلَّآ hariç illā
hariç
إِبْلِيسَ İblis ib'līsa
İblis
كَانَ (O) idi kāna
(O) idi
مِنَ cinlerden mina
cinlerden
ٱلْجِنِّ the jinn l-jini
the jinn
فَفَسَقَ dışına çıktı fafasaqa
dışına çıktı
عَنْ buyruğunun ʿan
buyruğunun
أَمْرِ the Command amri
the Command
رَبِّهِۦٓ ۗ Rabbinin rabbihi
Rabbinin
أَفَتَتَّخِذُونَهُۥ siz onu mu ediniyorsunuz? afatattakhidhūnahu
siz onu mu ediniyorsunuz?
وَذُرِّيَّتَهُۥٓ ve onun neslini wadhurriyyatahu
ve onun neslini
أَوْلِيَآءَ dostlar awliyāa
dostlar
مِن benden ayrı olarak min
benden ayrı olarak
دُونِى other than Me dūnī
other than Me
وَهُمْ oysa onlar wahum
oysa onlar
لَكُمْ sizin lakum
sizin
عَدُوٌّۢ ۚ düşmanınızdır ʿaduwwun
düşmanınızdır
بِئْسَ ne kötü bi'sa
ne kötü
لِلظَّـٰلِمِينَ zalimler için lilẓẓālimīna
zalimler için
بَدَلًۭا bir değiştirmedir badalan
bir değiştirmedir
٥٠ (50)
(50)
Meleklere: "Adem'e secde edin" demiştik. İblis'ten başka hepsi secde etmişti. O, cinlerden idi. Rabbinin buyruğu dışına çıktı. Ey insanoğulları! Siz Beni bırakıp onu ve soyunu dost mu ediniyorsunuz? Halbuki onlar size düşmandır. Kendilerine yazık edenler için bu ne kötü değişmedir!
18:51
۞ مَّآ onları hazır bulundurmadım
onları hazır bulundurmadım
أَشْهَدتُّهُمْ I made them witness ashhadttuhum
I made them witness
خَلْقَ yaratılmasında khalqa
yaratılmasında
ٱلسَّمَـٰوَٰتِ göklerin l-samāwāti
göklerin
وَٱلْأَرْضِ ve yerin wal-arḍi
ve yerin
وَلَا ve ne de walā
ve ne de
خَلْقَ yaratılmasında khalqa
yaratılmasında
أَنفُسِهِمْ kendilerinin anfusihim
kendilerinin
وَمَا ve wamā
ve
كُنتُ değilim kuntu
değilim
مُتَّخِذَ edinmiş muttakhidha
edinmiş
ٱلْمُضِلِّينَ yoldan şaşırtanları l-muḍilīna
yoldan şaşırtanları
عَضُدًۭا yardımcı ʿaḍudan
yardımcı
٥١ (51)
(51)
Oysa Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılmasında ve ne de kendilerinin yaratılmasında hazır bulundurdum. Saptıranları hiçbir işte asla yardımcı da edinmedim.
18:52
وَيَوْمَ ve o gün wayawma
ve o gün
يَقُولُ (Allah kafirlere) der ki' yaqūlu
(Allah kafirlere) der ki'
نَادُوا۟ çağırın nādū
çağırın
شُرَكَآءِىَ benim ortaklarım shurakāiya
benim ortaklarım
ٱلَّذِينَ şeyleri alladhīna
şeyleri
زَعَمْتُمْ zannettiğiniz zaʿamtum
zannettiğiniz
فَدَعَوْهُمْ işte çağırdılar fadaʿawhum
işte çağırdılar
فَلَمْ ama falam
ama
يَسْتَجِيبُوا۟ cevap vermediler yastajībū
cevap vermediler
لَهُمْ kendilerine lahum
kendilerine
وَجَعَلْنَا ve biz koyduk wajaʿalnā
ve biz koyduk
بَيْنَهُم onların aralarına baynahum
onların aralarına
مَّوْبِقًۭا tehlikeli bir uçurum mawbiqan
tehlikeli bir uçurum
٥٢ (52)
(52)
O gün Allah: "Bana ortak olduklarını iddia ettiklerinize seslenin" der. Onları çağırırlar, fakat hiçbirisi onların çağrılarına gelmez. Aralarına bir cehennem deresi koyarız.
18:53
وَرَءَا ve gördüler waraā
ve gördüler
ٱلْمُجْرِمُونَ suçlular l-muj'rimūna
suçlular
ٱلنَّارَ ateşi l-nāra
ateşi
فَظَنُّوٓا۟ artık iyice anladılar faẓannū
artık iyice anladılar
أَنَّهُم kendilerinin annahum
kendilerinin
مُّوَاقِعُوهَا içine düşeceklerini muwāqiʿūhā
içine düşeceklerini
وَلَمْ fakat walam
fakat
يَجِدُوا۟ bulamadılar yajidū
bulamadılar
عَنْهَا ondan ʿanhā
ondan
مَصْرِفًۭا kaçacak bir yer maṣrifan
kaçacak bir yer
٥٣ (53)
(53)
Suçlular ateşi görürler ve ona düşeceklerini anlarlar, fakat ondan kaçacak yer bulamazlar.
18:54
وَلَقَدْ ve andolsun walaqad
ve andolsun
صَرَّفْنَا biz türlü biçimlerde anlattık ṣarrafnā
biz türlü biçimlerde anlattık
فِى bu
bu
هَـٰذَا this hādhā
this
ٱلْقُرْءَانِ Kur'an'da l-qur'āni
Kur'an'da
لِلنَّاسِ insanlara lilnnāsi
insanlara
مِن her çeşit min
her çeşit
كُلِّ every kulli
every
مَثَلٍۢ ۚ misali mathalin
misali
وَكَانَ ama wakāna
ama
ٱلْإِنسَـٰنُ insan l-insānu
insan
أَكْثَرَ daha çok akthara
daha çok
شَىْءٍۢ her şeyden shayin
her şeyden
جَدَلًۭا tartışmacıdır jadalan
tartışmacıdır
٥٤ (54)
(54)
And olsun ki, Biz bu Kuran'da insanlara türlü türlü misali gösterip açıkladık. İnsanın en çok yaptığı iş tartışmadır.
18:55
وَمَا şey wamā
şey
مَنَعَ alıkoyan manaʿa
alıkoyan
ٱلنَّاسَ insanları l-nāsa
insanları
أَن inanmaktan an
inanmaktan
يُؤْمِنُوٓا۟ they believe yu'minū
they believe
إِذْ zaman idh
zaman
جَآءَهُمُ kendilerine geldiği jāahumu
kendilerine geldiği
ٱلْهُدَىٰ hidayet l-hudā
hidayet
وَيَسْتَغْفِرُوا۟ ve istiğfar etmekten wayastaghfirū
ve istiğfar etmekten
رَبَّهُمْ Rablerine rabbahum
Rablerine
إِلَّآ ancak illā
ancak
أَن kendilerine de gelmesidir an
kendilerine de gelmesidir
تَأْتِيَهُمْ comes to them tatiyahum
comes to them
سُنَّةُ yasasının sunnatu
yasasının
ٱلْأَوَّلِينَ evvelkilerin l-awalīna
evvelkilerin
أَوْ yahut aw
yahut
يَأْتِيَهُمُ karşılarına gelmesidir yatiyahumu
karşılarına gelmesidir
ٱلْعَذَابُ azabın l-ʿadhābu
azabın
قُبُلًۭا açıkça qubulan
açıkça
٥٥ (55)
(55)
İnsanlara doğruluk rehberi gelmişken, onları inanmaktan, Rablerinden mağfiret dilemekten alıkoyan öncekilere uygulananın kendilerine de uygulanmasını veya gözleri göre göre azaba uğramayı beklemeleridir.
18:56
وَمَا ve wamā
ve
نُرْسِلُ biz göndermeyiz nur'silu
biz göndermeyiz
ٱلْمُرْسَلِينَ elçileri l-mur'salīna
elçileri
إِلَّا (olması) dışında illā
(olması) dışında
مُبَشِّرِينَ müjdeleyiciler mubashirīna
müjdeleyiciler
وَمُنذِرِينَ ۚ ve uyarıcılar wamundhirīna
ve uyarıcılar
وَيُجَـٰدِلُ ve mücadele ediyorlar wayujādilu
ve mücadele ediyorlar
ٱلَّذِينَ kimseler alladhīna
kimseler
كَفَرُوا۟ inkar eden(ler) kafarū
inkar eden(ler)
بِٱلْبَـٰطِلِ batılla bil-bāṭili
batılla
لِيُدْحِضُوا۟ gidermek için liyud'ḥiḍū
gidermek için
بِهِ onunla bihi
onunla
ٱلْحَقَّ ۖ hakkı l-ḥaqa
hakkı
وَٱتَّخَذُوٓا۟ ve edindiler wa-ittakhadhū
ve edindiler
ءَايَـٰتِى ayetlerimi āyātī
ayetlerimi
وَمَآ ve şeyleri wamā
ve şeyleri
أُنذِرُوا۟ uyarıldıkları undhirū
uyarıldıkları
هُزُوًۭا alay konusu huzuwan
alay konusu
٥٦ (56)
(56)
Biz peygamberleri ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndeririz. Oysa inkarcılar hakkı batılla ortadan kaldırmak için çekişirler. Ayetlerimizi ve kendilerine yapılan uyarmaları alaya alırlar.
18:57
وَمَنْ kim olabilir? waman
kim olabilir?
أَظْلَمُ daha zalim aẓlamu
daha zalim
مِمَّن kimseden mimman
kimseden
ذُكِّرَ hatırlatılan dhukkira
hatırlatılan
بِـَٔايَـٰتِ ayetleri biāyāti
ayetleri
رَبِّهِۦ Rabbinin rabbihi
Rabbinin
فَأَعْرَضَ fakat yüz çeviren fa-aʿraḍa
fakat yüz çeviren
عَنْهَا onlardan ʿanhā
onlardan
وَنَسِىَ ve unutandan wanasiya
ve unutandan
مَا şeyi
şeyi
قَدَّمَتْ öne sürdüğü qaddamat
öne sürdüğü
يَدَاهُ ۚ ellerinin yadāhu
ellerinin
إِنَّا gerçekten biz innā
gerçekten biz
جَعَلْنَا koyduk jaʿalnā
koyduk
عَلَىٰ üzerine ʿalā
üzerine
قُلُوبِهِمْ onların kalbleri qulūbihim
onların kalbleri
أَكِنَّةً engel olan örtüler akinnatan
engel olan örtüler
أَن onu anlamalarına an
onu anlamalarına
يَفْقَهُوهُ they understand it yafqahūhu
they understand it
وَفِىٓ ve içine wafī
ve içine
ءَاذَانِهِمْ kulaklarının ādhānihim
kulaklarının
وَقْرًۭا ۖ ağırlıklar waqran
ağırlıklar
وَإِن eğer wa-in
eğer
تَدْعُهُمْ onları çağırsan da tadʿuhum
onları çağırsan da
إِلَى doğru yola ilā
doğru yola
ٱلْهُدَىٰ the guidance l-hudā
the guidance
فَلَن asla falan
asla
يَهْتَدُوٓا۟ doğru yola gelmezler yahtadū
doğru yola gelmezler
إِذًا o halde idhan
o halde
أَبَدًۭا asla abadan
asla
٥٧ (57)
(57)
Rabbinin ayetleri kendisine hatırlatılmışken onlardan yüz çeviren ve önceden yaptıklarını unutan kimseden daha zalim var mıdır? Kuran'ı anlarlar diye kalblerine örtüler, kulaklarına da ağırlık koyduk. Sen onları doğru yola çağırsan da asla doğru yolagelmezler.
18:58
وَرَبُّكَ ve Rabbin warabbuka
ve Rabbin
ٱلْغَفُورُ çok bağışlayandır l-ghafūru
çok bağışlayandır
ذُو sahibidir dhū
sahibidir
ٱلرَّحْمَةِ ۖ rahmet l-raḥmati
rahmet
لَوْ eğer law
eğer
يُؤَاخِذُهُم onları hemen cezalandırsaydı yuākhidhuhum
onları hemen cezalandırsaydı
بِمَا yaptıklariyle bimā
yaptıklariyle
كَسَبُوا۟ they have earned kasabū
they have earned
لَعَجَّلَ çabuklaştırırdı laʿajjala
çabuklaştırırdı
لَهُمُ onların lahumu
onların
ٱلْعَذَابَ ۚ azabını l-ʿadhāba
azabını
بَل fakat bal
fakat
لَّهُم onlar için vardır lahum
onlar için vardır
مَّوْعِدٌۭ va'dedilen bir zaman mawʿidun
va'dedilen bir zaman
لَّن asla lan
asla
يَجِدُوا۟ bulamayacaklardır yajidū
bulamayacaklardır
مِن ondan başka min
ondan başka
دُونِهِۦ other than it dūnihi
other than it
مَوْئِلًۭا sığınacak bir yer mawilan
sığınacak bir yer
٥٨ (58)
(58)
Bununla beraber, Rabbin mağfiret ve merhamet sahibidir. Eğer onları, yaptıklarından dolayı hemen hesaba çekmek isteseydi, azaba uğratmakta acele ederdi. Ama onların bir vadesi vardır. Ondan kaçıp sığınacak yer bulamazlar.
18:59
وَتِلْكَ ve işte watil'ka
ve işte
ٱلْقُرَىٰٓ (şu) kentleri l-qurā
(şu) kentleri
أَهْلَكْنَـٰهُمْ helak ettik ahlaknāhum
helak ettik
لَمَّا zulmetmeğe başlayınca lammā
zulmetmeğe başlayınca
ظَلَمُوا۟ they wronged ẓalamū
they wronged
وَجَعَلْنَا ve belirledik; wajaʿalnā
ve belirledik;
لِمَهْلِكِهِم onları helak etmek için limahlikihim
onları helak etmek için
مَّوْعِدًۭا bir süre mawʿidan
bir süre
٥٩ (59)
(59)
Haksızlıklarından ötürü işte yok ettiğimiz şehirler! Onları yok etmek için bir süre tayin etmiştik.
18:60
وَإِذْ ve hani wa-idh
ve hani
قَالَ demişti ki qāla
demişti ki
مُوسَىٰ Musa mūsā
Musa
لِفَتَىٰهُ uşağına lifatāhu
uşağına
لَآ durmayacağım
durmayacağım
أَبْرَحُ I will cease abraḥu
I will cease
حَتَّىٰٓ kadar ḥattā
kadar
أَبْلُغَ varıncaya ablugha
varıncaya
مَجْمَعَ birleştiği yere majmaʿa
birleştiği yere
ٱلْبَحْرَيْنِ iki denizin l-baḥrayni
iki denizin
أَوْ veya aw
veya
أَمْضِىَ yürüyeceğim amḍiya
yürüyeceğim
حُقُبًۭا uzun bir zaman ḥuquban
uzun bir zaman
٦٠ (60)
(60)
Musa, genç arkadaşına: "Ben iki denizin birleştiği yere ulaşmağa, yahut yıllarca yürümeye kararlıyım" demişti.
18:61
فَلَمَّا ne zaman ki falammā
ne zaman ki
بَلَغَا varınca balaghā
varınca
مَجْمَعَ birleştiği yere majmaʿa
birleştiği yere
بَيْنِهِمَا iki (denizin) arasının baynihimā
iki (denizin) arasının
نَسِيَا unuttular nasiyā
unuttular
حُوتَهُمَا balıklarını ḥūtahumā
balıklarını
فَٱتَّخَذَ (balık) tuttu fa-ittakhadha
(balık) tuttu
سَبِيلَهُۥ yolunu sabīlahu
yolunu
فِى denizde
denizde
ٱلْبَحْرِ the sea l-baḥri
the sea
سَرَبًۭا sıyrılıp saraban
sıyrılıp
٦١ (61)
(61)
İkisi, iki denizin birleştiği yere ulaşınca, balıklarını unutmuşlardı, balık bir delikten kayıp denizi boyladı.
18:62
فَلَمَّا ne zaman ki falammā
ne zaman ki
جَاوَزَا orayı geçip gittiklerinde jāwazā
orayı geçip gittiklerinde
قَالَ (Musa) dedi qāla
(Musa) dedi
لِفَتَىٰهُ uşağına lifatāhu
uşağına
ءَاتِنَا bize getir ātinā
bize getir
غَدَآءَنَا kahvaltımızı ghadāanā
kahvaltımızı
لَقَدْ andolsun ki laqad
andolsun ki
لَقِينَا çektik laqīnā
çektik
مِن yolculuğumuzdan min
yolculuğumuzdan
سَفَرِنَا our journey safarinā
our journey
هَـٰذَا şu hādhā
şu
نَصَبًۭا yorgunluk naṣaban
yorgunluk
٦٢ (62)
(62)
Oradan uzaklaştıklarında Musa, yanındaki gence: "Azığımızı çıkar, and olsun bu yolculuğumuzda yorgun düştük" dedi.
18:63
قَالَ (Uşağı) dedi qāla
(Uşağı) dedi
أَرَءَيْتَ gördün mü? ara-ayta
gördün mü?
إِذْ vakit idh
vakit
أَوَيْنَآ sığındığımız awaynā
sığındığımız
إِلَى kayaya ilā
kayaya
ٱلصَّخْرَةِ the rock l-ṣakhrati
the rock
فَإِنِّى gerçekten ben fa-innī
gerçekten ben
نَسِيتُ unuttum nasītu
unuttum
ٱلْحُوتَ balığı l-ḥūta
balığı
وَمَآ fakat wamā
fakat
أَنسَىٰنِيهُ bana unutturmadı ansānīhu
bana unutturmadı
إِلَّا başkası illā
başkası
ٱلشَّيْطَـٰنُ şeytandan l-shayṭānu
şeytandan
أَنْ onu söylememi an
onu söylememi
أَذْكُرَهُۥ ۚ I mention it adhkurahu
I mention it
وَٱتَّخَذَ ve tuttu wa-ittakhadha
ve tuttu
سَبِيلَهُۥ yolunu sabīlahu
yolunu
فِى içinde
içinde
ٱلْبَحْرِ denizin l-baḥri
denizin
عَجَبًۭا şaşılacak biçimde ʿajaban
şaşılacak biçimde
٦٣ (63)
(63)
O da: "Bak sen! Kayalığa vardığımızda balığı unutmuştum. Bana onu hatırlamamı unutturan ancak şeytandır. Balık şaşılacak şekilde denizde yolunu tutup gitmiş" dedi.
18:64
قَالَ (Musa) dedi qāla
(Musa) dedi
ذَٰلِكَ işte dhālika
işte
مَا şey
şey
كُنَّا aradığımız kunnā
aradığımız
نَبْغِ ۚ seeking nabghi
seeking
فَٱرْتَدَّا geriye döndüler fa-ir'taddā
geriye döndüler
عَلَىٰٓ üzerini ʿalā
üzerini
ءَاثَارِهِمَا izleri āthārihimā
izleri
قَصَصًۭا ta'kibederek qaṣaṣan
ta'kibederek
٦٤ (64)
(64)
Musa: "İstediğimiz zaten buydu" dedi. Hemen geldikleri yoldan izleri üzerinde geri döndüler.
18:65
فَوَجَدَا ve buldular fawajadā
ve buldular
عَبْدًۭا bir kul ʿabdan
bir kul
مِّنْ kullarımızdan min
kullarımızdan
عِبَادِنَآ Our servants ʿibādinā
Our servants
ءَاتَيْنَـٰهُ biz ona vermiştik ātaynāhu
biz ona vermiştik
رَحْمَةًۭ bir rahmet raḥmatan
bir rahmet
مِّنْ katımızdan min
katımızdan
عِندِنَا Us ʿindinā
Us
وَعَلَّمْنَـٰهُ ve ona öğretmiştik waʿallamnāhu
ve ona öğretmiştik
مِن katımızdan min
katımızdan
لَّدُنَّا Us ladunnā
Us
عِلْمًۭا bir ilim ʿil'man
bir ilim
٦٥ (65)
(65)
Bu arada ikisi katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kullarımızdan birini buldular.
18:66
قَالَ dedi ki qāla
dedi ki
لَهُۥ ona lahu
ona
مُوسَىٰ Musa mūsā
Musa
هَلْ sana tabi olabilir miyim? hal
sana tabi olabilir miyim?
أَتَّبِعُكَ I follow you attabiʿuka
I follow you
عَلَىٰٓ üzere ʿalā
üzere
أَن bana da öğretmen için an
bana da öğretmen için
تُعَلِّمَنِ you teach me tuʿallimani
you teach me
مِمَّا şeyden mimmā
şeyden
عُلِّمْتَ sana öğretilen ʿullim'ta
sana öğretilen
رُشْدًۭا bir bilgi rush'dan
bir bilgi
٦٦ (66)
(66)
Musa ona: "Sana öğretileni bana hayra götüren bir bilgi olarak öğretmen için peşinden gelebilir miyim?" dedi.
18:67
قَالَ dedi ki qāla
dedi ki
إِنَّكَ sen innaka
sen
لَن asla lan
asla
تَسْتَطِيعَ dayanamazsın tastaṭīʿa
dayanamazsın
مَعِىَ benimle beraber bulunmaya maʿiya
benimle beraber bulunmaya
صَبْرًۭا sabırla ṣabran
sabırla
٦٧ (67)
(67)
O: "Sen doğrusu benim yaptıklarıma dayanamazsın, bilgice kavrayamadığın bir şeye nasıl dayanabilirsin?" dedi.
18:68
وَكَيْفَ ve nasıl? wakayfa
ve nasıl?
تَصْبِرُ dayanabilirsin taṣbiru
dayanabilirsin
عَلَىٰ bir şeye ʿalā
bir şeye
مَا what
what
لَمْ kavrayamadığın lam
kavrayamadığın
تُحِطْ you encompass tuḥiṭ
you encompass
بِهِۦ onu bihi
onu
خُبْرًۭا haberdar edilerek khub'ran
haberdar edilerek
٦٨ (68)
(68)
Musa: "İnşallah sabrettiğimi göreceksin, sana hiçbir işte baş kaldırmayacağım" dedi.
18:69
قَالَ dedi qāla
dedi
سَتَجِدُنِىٓ beni bulursun satajidunī
beni bulursun
إِن eğer in
eğer
شَآءَ dilerse shāa
dilerse
ٱللَّهُ Allah l-lahu
Allah
صَابِرًۭا sabredici ṣābiran
sabredici
وَلَآ ve walā
ve
أَعْصِى karşı gelmem aʿṣī
karşı gelmem
لَكَ senin laka
senin
أَمْرًۭا emrine amran
emrine
٦٩ (69)
(69)
O da: "O halde, bana uyacaksan, ben sana anlatmadıkça herhangi bir şey hakkında bana soru sormayacaksın" dedi.
18:70
قَالَ dedi qāla
dedi
فَإِنِ eğer fa-ini
eğer
ٱتَّبَعْتَنِى bana tabi olursan ittabaʿtanī
bana tabi olursan
فَلَا bana soru sorma falā
bana soru sorma
تَسْـَٔلْنِى ask me tasalnī
ask me
عَن hiçbir şey ʿan
hiçbir şey
شَىْءٍ anything shayin
anything
حَتَّىٰٓ kadar ḥattā
kadar
أُحْدِثَ ben anlatıncaya uḥ'ditha
ben anlatıncaya
لَكَ sana laka
sana
مِنْهُ onu min'hu
onu
ذِكْرًۭا bir hatırlatma dhik'ran
bir hatırlatma
٧٠ (70)
(70)
O da: "O halde, bana uyacaksan, ben sana anlatmadıkça herhangi bir şey hakkında bana soru sormayacaksın" dedi.
18:71
فَٱنطَلَقَا sonra yürüdüler fa-inṭalaqā
sonra yürüdüler
حَتَّىٰٓ nihayet ḥattā
nihayet
إِذَا zaman idhā
zaman
رَكِبَا bindikleri rakibā
bindikleri
فِى gemiye
gemiye
ٱلسَّفِينَةِ the ship l-safīnati
the ship
خَرَقَهَا ۖ onu deliverdi kharaqahā
onu deliverdi
قَالَ dedi qāla
dedi
أَخَرَقْتَهَا mi onu deldin? akharaqtahā
mi onu deldin?
لِتُغْرِقَ boğmak için litugh'riqa
boğmak için
أَهْلَهَا halkını ahlahā
halkını
لَقَدْ gerçekten laqad
gerçekten
جِئْتَ sen yaptın ji'ta
sen yaptın
شَيْـًٔا bir iş shayan
bir iş
إِمْرًۭا çok tehlikeli im'ran
çok tehlikeli
٧١ (71)
(71)
Bunun üzerine kalkıp gittiler; sonunda bir gemiye bindiklerinde, o gemiyi deliverdi; Musa: "Gemiyi içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu şaşılacak bir şey yaptın" dedi.
18:72
قَالَ dedi qāla
dedi
أَلَمْ demedim mi? alam
demedim mi?
أَقُلْ I say aqul
I say
إِنَّكَ gerçekten sen innaka
gerçekten sen
لَن dayanamazsın lan
dayanamazsın
تَسْتَطِيعَ will be able tastaṭīʿa
will be able
مَعِىَ benimle beraber bulunmaya maʿiya
benimle beraber bulunmaya
صَبْرًۭا sabırla ṣabran
sabırla
٧٢ (72)
(72)
Musa'ya: "Ben sana yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi?" dedi.
18:73
قَالَ dedi qāla
dedi
لَا beni kınama
beni kınama
تُؤَاخِذْنِى blame me tuākhidh'nī
blame me
بِمَا şeyden ötürü bimā
şeyden ötürü
نَسِيتُ unuttuğum nasītu
unuttuğum
وَلَا ve walā
ve
تُرْهِقْنِى bana çıkarma tur'hiq'nī
bana çıkarma
مِنْ dolayı min
dolayı
أَمْرِى bu işimden amrī
bu işimden
عُسْرًۭا bir güçlük ʿus'ran
bir güçlük
٧٣ (73)
(73)
Musa: "Unuttuğum için bana çıkışma, gücümün yetmediği şeyden beni sorumlu tutma" dedi.
18:74
فَٱنطَلَقَا yine yürüdüler fa-inṭalaqā
yine yürüdüler
حَتَّىٰٓ nihayet ḥattā
nihayet
إِذَا rastladılar idhā
rastladılar
لَقِيَا they met laqiyā
they met
غُلَـٰمًۭا bir çocuğa ghulāman
bir çocuğa
فَقَتَلَهُۥ hemen onu öldürdü faqatalahu
hemen onu öldürdü
قَالَ (Musa) dedi ki qāla
(Musa) dedi ki
أَقَتَلْتَ mı katlettin? aqatalta
mı katlettin?
نَفْسًۭا bir canı nafsan
bir canı
زَكِيَّةًۢ tertemiz zakiyyatan
tertemiz
بِغَيْرِ karşılığı olmadan bighayri
karşılığı olmadan
نَفْسٍۢ bir can nafsin
bir can
لَّقَدْ doğrusu laqad
doğrusu
جِئْتَ sen yaptın ji'ta
sen yaptın
شَيْـًۭٔا bir iş shayan
bir iş
نُّكْرًۭا çirkin nuk'ran
çirkin
٧٤ (74)
(74)
Yine gittiler; sonunda bir erkek çocuğa rastladılar, o hemen onu öldürdü. Musa: "Bir cana karşılık olmaksızın masum bir cana mı kıydın? Doğrusu pek kötü bir şey yaptın" dedi.
18:75
۞ قَالَ dedi qāla
dedi
أَلَمْ dememiş miydim? alam
dememiş miydim?
أَقُل I say aqul
I say
لَّكَ sana laka
sana
إِنَّكَ sen innaka
sen
لَن dayanamazsın lan
dayanamazsın
تَسْتَطِيعَ will be able tastaṭīʿa
will be able
مَعِىَ benimle beraber bulunmaya maʿiya
benimle beraber bulunmaya
صَبْرًۭا sabırla ṣabran
sabırla
٧٥ (75)
(75)
O: "Ben sana, yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi?" dedi.
18:76
قَالَ dedi ki qāla
dedi ki
إِن eğer in
eğer
سَأَلْتُكَ sana sorarsam sa-altuka
sana sorarsam
عَن bir şey ʿan
bir şey
شَىْءٍۭ anything shayin
anything
بَعْدَهَا bundan sonra baʿdahā
bundan sonra
فَلَا artık olma falā
artık olma
تُصَـٰحِبْنِى ۖ bana arkadaş tuṣāḥib'nī
bana arkadaş
قَدْ elbette qad
elbette
بَلَغْتَ sana ulaşmıştır balaghta
sana ulaşmıştır
مِن benim tarafımdan min
benim tarafımdan
لَّدُنِّى from me ladunnī
from me
عُذْرًۭا bir özür ʿudh'ran
bir özür
٧٦ (76)
(76)
Musa: "Bundan sonra sana bir şey sorarsam bana arkadaş olma, o zaman benim tarafımdan mazur sayılırsın" dedi.
18:77
فَٱنطَلَقَا yine yürüdüler fa-inṭalaqā
yine yürüdüler
حَتَّىٰٓ nihayet ḥattā
nihayet
إِذَآ vardıklarında idhā
vardıklarında
أَتَيَآ they came atayā
they came
أَهْلَ halkına ahla
halkına
قَرْيَةٍ bir kent qaryatin
bir kent
ٱسْتَطْعَمَآ yemek istediler is'taṭʿamā
yemek istediler
أَهْلَهَا oranın halkından ahlahā
oranın halkından
فَأَبَوْا۟ fakat kaçındılar fa-abaw
fakat kaçındılar
أَن onları konuklamaktan an
onları konuklamaktan
يُضَيِّفُوهُمَا offer them hospitality yuḍayyifūhumā
offer them hospitality
فَوَجَدَا derken buldular fawajadā
derken buldular
فِيهَا orada fīhā
orada
جِدَارًۭا bir duvar jidāran
bir duvar
يُرِيدُ yüz tutan yurīdu
yüz tutan
أَن yıkılmağa an
yıkılmağa
يَنقَضَّ collapse yanqaḍḍa
collapse
فَأَقَامَهُۥ ۖ hemen onu doğrulttu fa-aqāmahu
hemen onu doğrulttu
قَالَ (Musa) dedi ki qāla
(Musa) dedi ki
لَوْ eğer law
eğer
شِئْتَ isteseydin shi'ta
isteseydin
لَتَّخَذْتَ alırdın lattakhadhta
alırdın
عَلَيْهِ buna karşılık ʿalayhi
buna karşılık
أَجْرًۭا bir ücret ajran
bir ücret
٧٧ (77)
(77)
Yine yola koyuldular; sonunda vardıkları bir kasaba halkından yiyecek istediler. Kasaba halkı, bu ikisini misafir etmek istemedi. İkisi, şehrin içinde yıkılmağa yüz tutan bir duvar gördüler, Musa'nın arkadaşı onu doğrultuverdi; Musa: "Dileseydin buna karşı bir ücret alabilirdin" dedi.
18:78
قَالَ dedi qāla
dedi
هَـٰذَا işte bu hādhā
işte bu
فِرَاقُ ayrılmasıdır firāqu
ayrılmasıdır
بَيْنِى benimle baynī
benimle
وَبَيْنِكَ ۚ senin arasının wabaynika
senin arasının
سَأُنَبِّئُكَ sana haber vereceğim sa-unabbi-uka
sana haber vereceğim
بِتَأْوِيلِ içyüzünü bitawīli
içyüzünü
مَا şeylerin
şeylerin
لَمْ güç yetiremediğin lam
güç yetiremediğin
تَسْتَطِع you were able tastaṭiʿ
you were able
عَّلَيْهِ üzerine ʿalayhi
üzerine
صَبْرًا sabırla ṣabran
sabırla
٧٨ (78)
(78)
O şöyle söyledi: "İşte bu, seninle benim ayrılmamızı gerektiriyor; dayanamadığın işlerin yorumunu sana anlatacağım"
18:79
أَمَّا O gemi ammā
O gemi
ٱلسَّفِينَةُ the ship l-safīnatu
the ship
فَكَانَتْ idi fakānat
idi
لِمَسَـٰكِينَ yoksulların limasākīna
yoksulların
يَعْمَلُونَ çalışan yaʿmalūna
çalışan
فِى denizde
denizde
ٱلْبَحْرِ the sea l-baḥri
the sea
فَأَرَدتُّ istedim fa-aradttu
istedim
أَنْ ki an
ki
أَعِيبَهَا onu kusurlu yapmak aʿībahā
onu kusurlu yapmak
وَكَانَ çünkü vardı wakāna
çünkü vardı
وَرَآءَهُم onların ilerisinde warāahum
onların ilerisinde
مَّلِكٌۭ bir kral malikun
bir kral
يَأْخُذُ alan yakhudhu
alan
كُلَّ her kulla
her
سَفِينَةٍ gemiyi safīnatin
gemiyi
غَصْبًۭا zorla ghaṣban
zorla
٧٩ (79)
(79)
"Gemi, denizde çalışan birkaç yoksula aitti; onu kusurlu kılmak istedim, çünkü peşlerinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı."
18:80
وَأَمَّا gelince wa-ammā
gelince
ٱلْغُلَـٰمُ çocuğa l-ghulāmu
çocuğa
فَكَانَ idi fakāna
idi
أَبَوَاهُ onun anası babası abawāhu
onun anası babası
مُؤْمِنَيْنِ mü'min insanlar mu'minayni
mü'min insanlar
فَخَشِينَآ korktuk fakhashīnā
korktuk
أَن onlara sarmasından an
onlara sarmasından
يُرْهِقَهُمَا he would overburden them yur'hiqahumā
he would overburden them
طُغْيَـٰنًۭا azgınlık ṭugh'yānan
azgınlık
وَكُفْرًۭا ve küfür wakuf'ran
ve küfür
٨٠ (80)
(80)
"Oğlana gelince; onun ana babası inanmış kimselerdi. Çocuğun onları azdırmasından ve inkara sürüklemesinden korkmuştuk.
18:81
فَأَرَدْنَآ istedik ki fa-aradnā
istedik ki
أَن onun yerine versin an
onun yerine versin
يُبْدِلَهُمَا would change for them yub'dilahumā
would change for them
رَبُّهُمَا Rableri rabbuhumā
Rableri
خَيْرًۭا daha hayırlısını khayran
daha hayırlısını
مِّنْهُ ondan min'hu
ondan
زَكَوٰةًۭ daha temiz zakatan
daha temiz
وَأَقْرَبَ ve daha yakınını wa-aqraba
ve daha yakınını
رُحْمًۭا merhamete ruḥ'man
merhamete
٨١ (81)
(81)
Rablerinin o çocuktan daha temiz ve onlara daha çok merhamet eden birini vermesini istedik."
18:82
وَأَمَّا ise wa-ammā
ise
ٱلْجِدَارُ duvar l-jidāru
duvar
فَكَانَ idi fakāna
idi
لِغُلَـٰمَيْنِ çocuğun lighulāmayni
çocuğun
يَتِيمَيْنِ iki yetim yatīmayni
iki yetim
فِى şehirde
şehirde
ٱلْمَدِينَةِ the town l-madīnati
the town
وَكَانَ ve vardı wakāna
ve vardı
تَحْتَهُۥ altında taḥtahu
altında
كَنزٌۭ bir hazine kanzun
bir hazine
لَّهُمَا onlara ait lahumā
onlara ait
وَكَانَ ve idi wakāna
ve idi
أَبُوهُمَا babaları da abūhumā
babaları da
صَـٰلِحًۭا iyi bir kimse ṣāliḥan
iyi bir kimse
فَأَرَادَ istedi ki fa-arāda
istedi ki
رَبُّكَ Rabbin rabbuka
Rabbin
أَن onlar (büyüyüp) ersinler an
onlar (büyüyüp) ersinler
يَبْلُغَآ they reach yablughā
they reach
أَشُدَّهُمَا güçlü çağlarına ashuddahumā
güçlü çağlarına
وَيَسْتَخْرِجَا ve çıkarsınlar wayastakhrijā
ve çıkarsınlar
كَنزَهُمَا hazinelerini kanzahumā
hazinelerini
رَحْمَةًۭ bir rahmet olarak raḥmatan
bir rahmet olarak
مِّن Rabbinden min
Rabbinden
رَّبِّكَ ۚ your Lord rabbika
your Lord
وَمَا bunları yapmadım wamā
bunları yapmadım
فَعَلْتُهُۥ I did it faʿaltuhu
I did it
عَنْ ben kendiliğimden ʿan
ben kendiliğimden
أَمْرِى ۚ my (own) accord amrī
my (own) accord
ذَٰلِكَ işte budur dhālika
işte budur
تَأْوِيلُ içyüzü tawīlu
içyüzü
مَا şeylerin
şeylerin
لَمْ senin güç yetiremediğin lam
senin güç yetiremediğin
تَسْطِع you were able tasṭiʿ
you were able
عَّلَيْهِ hakkında ʿalayhi
hakkında
صَبْرًۭا sabırla ṣabran
sabırla
٨٢ (82)
(82)
"Duvar ise, şehirde iki yetim erkek çocuğa aitti. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı; babaları da iyi bir kimseydi. Rabbin onların erginlik çağına ulaşmasını ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarmalarını istedi. Ben bunları kendiliğimden yapmadım. İşte dayanamadığın işlerin içyüzleri budur."
18:83
وَيَسْـَٔلُونَكَ ve sana soruyorlar wayasalūnaka
ve sana soruyorlar
عَن Zu'l-Karneyn'den ʿan
Zu'l-Karneyn'den
ذِى Dhul-qarnain dhī
Dhul-qarnain
ٱلْقَرْنَيْنِ ۖ Zu'l-Karneyn'den l-qarnayni
Zu'l-Karneyn'den
قُلْ de ki qul
de ki
سَأَتْلُوا۟ okuyacağım sa-atlū
okuyacağım
عَلَيْكُم size ʿalaykum
size
مِّنْهُ ondan min'hu
ondan
ذِكْرًا bir hatıra dhik'ran
bir hatıra
٨٣ (83)
(83)
Sana Zülkarneyn'i sorarlar, "Onu size anlatacağım" de.
18:84
إِنَّا elbette biz innā
elbette biz
مَكَّنَّا güçlü kıldık makkannā
güçlü kıldık
لَهُۥ onu lahu
onu
فِى yeryüzünde
yeryüzünde
ٱلْأَرْضِ the earth l-arḍi
the earth
وَءَاتَيْنَـٰهُ ve ona verdik waātaynāhu
ve ona verdik
مِن her min
her
كُلِّ every kulli
every
شَىْءٍۢ şeyden shayin
şeyden
سَبَبًۭا bir sebep sababan
bir sebep
٨٤ (84)
(84)
Doğrusu biz onu yeryüzüne yerleştirmiş ve her şeyin yolunu ona öğretmiştik.
18:85
فَأَتْبَعَ o da tuttu fa-atbaʿa
o da tuttu
سَبَبًا bir yol sababan
bir yol
٨٥ (85)
(85)
O da bir yol tuttu.
18:86
حَتَّىٰٓ nihayet ḥattā
nihayet
إِذَا ne zaman ki idhā
ne zaman ki
بَلَغَ ulaştı balagha
ulaştı
مَغْرِبَ battığı yere maghriba
battığı yere
ٱلشَّمْسِ güneşin l-shamsi
güneşin
وَجَدَهَا ve onu buldu wajadahā
ve onu buldu
تَغْرُبُ batarken taghrubu
batarken
فِى bir gözede
bir gözede
عَيْنٍ a spring ʿaynin
a spring
حَمِئَةٍۢ kara balçıklı ḥami-atin
kara balçıklı
وَوَجَدَ ve buldu wawajada
ve buldu
عِندَهَا onun yanında da ʿindahā
onun yanında da
قَوْمًۭا ۗ bir kavim qawman
bir kavim
قُلْنَا dedik ki qul'nā
dedik ki
يَـٰذَا Ey yādhā
Ey
ٱلْقَرْنَيْنِ Zu'l-Karneyn l-qarnayni
Zu'l-Karneyn
إِمَّآ ya immā
ya
أَن azâb edersin an
azâb edersin
تُعَذِّبَ you punish tuʿadhiba
you punish
وَإِمَّآ veya wa-immā
veya
أَن davranırsın an
davranırsın
تَتَّخِذَ you take tattakhidha
you take
فِيهِمْ kendilerine fīhim
kendilerine
حُسْنًۭا güzel ḥus'nan
güzel
٨٦ (86)
(86)
Sonunda güneşin battığı yere ulaşınca onu, kara balçıklı bir suda batıyor gördü. Orada bir millete rastladı. "Zülkarneyn! Onlara azap da edebilirsin, iyi muamelede de bulunabilirsin" dedik.
18:87
قَالَ dedi ki qāla
dedi ki
أَمَّا kim ammā
kim
مَن (one) who man
(one) who
ظَلَمَ haksızlık ederse ẓalama
haksızlık ederse
فَسَوْفَ ona azab edeceğiz fasawfa
ona azab edeceğiz
نُعَذِّبُهُۥ we will punish him nuʿadhibuhu
we will punish him
ثُمَّ sonra thumma
sonra
يُرَدُّ döndürülecektir yuraddu
döndürülecektir
إِلَىٰ Rabbine ilā
Rabbine
رَبِّهِۦ his Lord rabbihi
his Lord
فَيُعَذِّبُهُۥ O da ona azab edecektir fayuʿadhibuhu
O da ona azab edecektir
عَذَابًۭا bir azapla ʿadhāban
bir azapla
نُّكْرًۭا görülmemiş nuk'ran
görülmemiş
٨٧ (87)
(87)
"Haksızlık yapana azap edeceğiz, sonra Rabbine döndürülür, onu görülmemiş bir azaba uğratır; ama inanıp yararlı iş işleyene, mükafat olarak güzel şeyler vardır, ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleriz" dedi.
18:88
وَأَمَّا ise wa-ammā
ise
مَنْ kimseye man
kimseye
ءَامَنَ inanan āmana
inanan
وَعَمِلَ ve yapan waʿamila
ve yapan
صَـٰلِحًۭا iyi işler ṣāliḥan
iyi işler
فَلَهُۥ ona vardır falahu
ona vardır
جَزَآءً mükafat jazāan
mükafat
ٱلْحُسْنَىٰ ۖ en güzel l-ḥus'nā
en güzel
وَسَنَقُولُ ve söyleyeceğiz wasanaqūlu
ve söyleyeceğiz
لَهُۥ ona lahu
ona
مِنْ buyruğumuzdan min
buyruğumuzdan
أَمْرِنَا our command amrinā
our command
يُسْرًۭا kolay olanı yus'ran
kolay olanı
٨٨ (88)
(88)
"Haksızlık yapana azap edeceğiz, sonra Rabbine döndürülür, onu görülmemiş bir azaba uğratır; ama inanıp yararlı iş işleyene, mükafat olarak güzel şeyler vardır, ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleriz" dedi.
18:89
ثُمَّ sonra yine thumma
sonra yine
أَتْبَعَ tuttu atbaʿa
tuttu
سَبَبًا bir yol sababan
bir yol
٨٩ (89)
(89)
Sonra yine bir yol tuttu.
18:90
حَتَّىٰٓ nihayet ḥattā
nihayet
إِذَا ne zaman ki idhā
ne zaman ki
بَلَغَ ulaştı balagha
ulaştı
مَطْلِعَ doğduğu yere maṭliʿa
doğduğu yere
ٱلشَّمْسِ güneşin l-shamsi
güneşin
وَجَدَهَا ve onu buldu wajadahā
ve onu buldu
تَطْلُعُ doğarken taṭluʿu
doğarken
عَلَىٰ üzerine ʿalā
üzerine
قَوْمٍۢ bir kavmin qawmin
bir kavmin
لَّمْ yapmadığımız lam
yapmadığımız
نَجْعَل We made najʿal
We made
لَّهُم kendilerine lahum
kendilerine
مِّن ona (güneşe) karşı min
ona (güneşe) karşı
دُونِهَا against it dūnihā
against it
سِتْرًۭا bir siper sit'ran
bir siper
٩٠ (90)
(90)
Sonunda güneşin doğduğu yere ulaşınca, güneşi, kendilerini elbise, bina gibi şeylerle örtmediğimiz bir millet üzerine doğuyor buldu.
18:91
كَذَٰلِكَ işte böyle kadhālika
işte böyle
وَقَدْ ve muhakkak waqad
ve muhakkak
أَحَطْنَا biliyorduk aḥaṭnā
biliyorduk
بِمَا onun yanındakini bimā
onun yanındakini
لَدَيْهِ (was) with him ladayhi
(was) with him
خُبْرًۭا ilmimizle khub'ran
ilmimizle
٩١ (91)
(91)
İşte bunun gibi, onun yaptıklarının hepsini baştanbaşa biliyorduk.
18:92
ثُمَّ sonra yine thumma
sonra yine
أَتْبَعَ tuttu atbaʿa
tuttu
سَبَبًا bir yol sababan
bir yol
٩٢ (92)
(92)
Sonra yine bir yol tuttu.
18:93
حَتَّىٰٓ nihayet ḥattā
nihayet
إِذَا ne zaman ki idhā
ne zaman ki
بَلَغَ ulaştı balagha
ulaştı
بَيْنَ arasına bayna
arasına
ٱلسَّدَّيْنِ iki sed l-sadayni
iki sed
وَجَدَ buldu wajada
buldu
مِن onların dışında min
onların dışında
دُونِهِمَا besides them dūnihimā
besides them
قَوْمًۭا bir kavim qawman
bir kavim
لَّا neredeyse
neredeyse
يَكَادُونَ who would almost yakādūna
who would almost
يَفْقَهُونَ hiç anlamayan yafqahūna
hiç anlamayan
قَوْلًۭا söz qawlan
söz
٩٣ (93)
(93)
Sonunda, iki dağın arasına varınca, orada nerdeyse hiç laf anlamayan bir millete rastladı.
18:94
قَالُوا۟ dediler ki qālū
dediler ki
يَـٰذَا O Dhul-qarnain yādhā
O Dhul-qarnain
ٱلْقَرْنَيْنِ Karneyn l-qarnayni
Karneyn
إِنَّ şüphesiz inna
şüphesiz
يَأْجُوجَ Ye'cuc yajūja
Ye'cuc
وَمَأْجُوجَ ve Me'cuc wamajūja
ve Me'cuc
مُفْسِدُونَ bozgunculuk yapıyorlar muf'sidūna
bozgunculuk yapıyorlar
فِى yeryüzünde
yeryüzünde
ٱلْأَرْضِ the land l-arḍi
the land
فَهَلْ mi? fahal
mi?
نَجْعَلُ verelim najʿalu
verelim
لَكَ sana laka
sana
خَرْجًا bir vergi kharjan
bir vergi
عَلَىٰٓ için ʿalā
için
أَن yapman an
yapman
تَجْعَلَ you make tajʿala
you make
بَيْنَنَا bizimle baynanā
bizimle
وَبَيْنَهُمْ onların arasına wabaynahum
onların arasına
سَدًّۭا bir sed saddan
bir sed
٩٤ (94)
(94)
Dediler ki: Zülkarneyn! Doğrusu Yecüc ve Mecüc bu ülkede bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onların arasına bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi?
18:95
قَالَ dedi ki qāla
dedi ki
مَا beni bulundurduğu imkanlar
beni bulundurduğu imkanlar
مَكَّنِّى has established me makkannī
has established me
فِيهِ içinde fīhi
içinde
رَبِّى Rabbimin rabbī
Rabbimin
خَيْرٌۭ daha hayırlıdır khayrun
daha hayırlıdır
فَأَعِينُونِى siz bana yardım edin de fa-aʿīnūnī
siz bana yardım edin de
بِقُوَّةٍ güçle biquwwatin
güçle
أَجْعَلْ yapayım ajʿal
yapayım
بَيْنَكُمْ sizinle baynakum
sizinle
وَبَيْنَهُمْ onlar arasına wabaynahum
onlar arasına
رَدْمًا sağlam bir engel radman
sağlam bir engel
٩٥ (95)
(95)
"Rabbimin bana verdikleri sizinkinden daha iyidir. Bana gücünüzle yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir sed yapayım. Bana demir kütleleri getirin" dedi. Bunlar iki dağın arasını doldurunca: "Körükleyin" dedi. Demirler akkor haline gelince; "Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim" dedi.
18:96
ءَاتُونِى bana getirin ātūnī
bana getirin
زُبَرَ kütleleri zubara
kütleleri
ٱلْحَدِيدِ ۖ demir l-ḥadīdi
demir
حَتَّىٰٓ o kadar ki ḥattā
o kadar ki
إِذَا aynı seviyeye getirince idhā
aynı seviyeye getirince
سَاوَىٰ he (had) leveled sāwā
he (had) leveled
بَيْنَ arasını bayna
arasını
ٱلصَّدَفَيْنِ iki dağın l-ṣadafayni
iki dağın
قَالَ dedi qāla
dedi
ٱنفُخُوا۟ ۖ üfleyin! unfukhū
üfleyin!
حَتَّىٰٓ nihayet ḥattā
nihayet
إِذَا onu sokunca idhā
onu sokunca
جَعَلَهُۥ he made it jaʿalahu
he made it
نَارًۭا bir ateş haline nāran
bir ateş haline
قَالَ dedi qāla
dedi
ءَاتُونِىٓ getirin bana ātūnī
getirin bana
أُفْرِغْ dökeyim uf'righ
dökeyim
عَلَيْهِ üzerine ʿalayhi
üzerine
قِطْرًۭا erimiş katran qiṭ'ran
erimiş katran
٩٦ (96)
(96)
"Rabbimin bana verdikleri sizinkinden daha iyidir. Bana gücünüzle yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir sed yapayım. Bana demir kütleleri getirin" dedi. Bunlar iki dağın arasını doldurunca: "Körükleyin" dedi. Demirler akkor haline gelince; "Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim" dedi.
18:97
فَمَا artık famā
artık
ٱسْطَـٰعُوٓا۟ ne güçleri yetti is'ṭāʿū
ne güçleri yetti
أَن onu aşmaya an
onu aşmaya
يَظْهَرُوهُ scale it yaẓharūhu
scale it
وَمَا ne de wamā
ne de
ٱسْتَطَـٰعُوا۟ güçleri yetti is'taṭāʿū
güçleri yetti
لَهُۥ onu lahu
onu
نَقْبًۭا delmeye naqban
delmeye
٩٧ (97)
(97)
Artık Yecüc ve Mecüc onu ne aşabildiler ve ne de delip geçebildiler.
18:98
قَالَ (Zu'l-Karneyn) dedi ki qāla
(Zu'l-Karneyn) dedi ki
هَـٰذَا bu hādhā
bu
رَحْمَةٌۭ bir rahmetdir raḥmatun
bir rahmetdir
مِّن Rabbimden min
Rabbimden
رَّبِّى ۖ my Lord rabbī
my Lord
فَإِذَا zaman fa-idhā
zaman
جَآءَ geldiği jāa
geldiği
وَعْدُ va'di waʿdu
va'di
رَبِّى Rabbimin rabbī
Rabbimin
جَعَلَهُۥ onu eder jaʿalahu
onu eder
دَكَّآءَ ۖ yerle bir dakkāa
yerle bir
وَكَانَ ve wakāna
ve
وَعْدُ va'di waʿdu
va'di
رَبِّى Rabbimin rabbī
Rabbimin
حَقًّۭا haktır (gerçektir) ḥaqqan
haktır (gerçektir)
٩٨ (98)
(98)
Zülkarneyn: "İşte bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin tayin ettiği zaman gelince onu yerle bir eder; Rabbimin verdiği söz gerçektir" dedi.
18:99
۞ وَتَرَكْنَا biz bırakırız wataraknā
biz bırakırız
بَعْضَهُمْ birbirlerini baʿḍahum
birbirlerini
يَوْمَئِذٍۢ o gün yawma-idhin
o gün
يَمُوجُ dalgalanır bir halde yamūju
dalgalanır bir halde
فِى içinde
içinde
بَعْضٍۢ ۖ birbiri baʿḍin
birbiri
وَنُفِخَ ve üflenir wanufikha
ve üflenir
فِى Sur'a
Sur'a
ٱلصُّورِ the trumpet l-ṣūri
the trumpet
فَجَمَعْنَـٰهُمْ ve onları toplarız fajamaʿnāhum
ve onları toplarız
جَمْعًۭا hepsini jamʿan
hepsini
٩٩ (99)
(99)
Biz o gün onları bırakırız, dalgalar halinde birbirlerine girerler. Sura üflenince hepsini bir araya toplarız.
18:100
وَعَرَضْنَا ve göstereceğiz waʿaraḍnā
ve göstereceğiz
جَهَنَّمَ cehennemi jahannama
cehennemi
يَوْمَئِذٍۢ o gün yawma-idhin
o gün
لِّلْكَـٰفِرِينَ kafirlere lil'kāfirīna
kafirlere
عَرْضًا açıkça ʿarḍan
açıkça
١٠٠ (100)
(100)
Gözleri bizim öğüdümüze karşı kapalı olan ve öfkelerinden onu dinlemeye tahammül edemeyen kafirlere o gün cehennemi öyle bir gösteririz ki!
18:101
ٱلَّذِينَ onlar ki alladhīna
onlar ki
كَانَتْ idi kānat
idi
أَعْيُنُهُمْ gözleri aʿyunuhum
gözleri
فِى içinde
içinde
غِطَآءٍ perde ghiṭāin
perde
عَن karşı ʿan
karşı
ذِكْرِى beni anmaya dhik'rī
beni anmaya
وَكَانُوا۟ ve idiler wakānū
ve idiler
لَا tahammül edemez
tahammül edemez
يَسْتَطِيعُونَ able yastaṭīʿūna
able
سَمْعًا (Kur'an'ı) dinlemeğe samʿan
(Kur'an'ı) dinlemeğe
١٠١ (101)
(101)
Gözleri bizim öğüdümüze karşı kapalı olan ve öfkelerinden onu dinlemeye tahammül edemeyen kafirlere o gün cehennemi öyle bir gösteririz ki!
18:102
أَفَحَسِبَ mi sandılar? afaḥasiba
mi sandılar?
ٱلَّذِينَ o alladhīna
o
كَفَرُوٓا۟ inkarcılar kafarū
inkarcılar
أَن kendilerine edineceklerini an
kendilerine edineceklerini
يَتَّخِذُوا۟ they (can) take yattakhidhū
they (can) take
عِبَادِى kullarımı ʿibādī
kullarımı
مِن benden ayrı olarak min
benden ayrı olarak
دُونِىٓ besides Me dūnī
besides Me
أَوْلِيَآءَ ۚ veliler (dost) awliyāa
veliler (dost)
إِنَّآ şüphesiz biz innā
şüphesiz biz
أَعْتَدْنَا hazırladık aʿtadnā
hazırladık
جَهَنَّمَ cehennemi jahannama
cehennemi
لِلْكَـٰفِرِينَ kafirlere lil'kāfirīna
kafirlere
نُزُلًۭا konak olarak nuzulan
konak olarak
١٠٢ (102)
(102)
İnkar edenler, Beni bırakıp da kullarımı dost edinmelerini yeterli mi sandılar? Doğrusu biz cehennemi inkarcılara konak olarak hazırladık.
18:103
قُلْ de ki qul
de ki
هَلْ mi? hal
mi?
نُنَبِّئُكُم size söyleyeyim nunabbi-ukum
size söyleyeyim
بِٱلْأَخْسَرِينَ en çok ziyana uğrayanları bil-akhsarīna
en çok ziyana uğrayanları
أَعْمَـٰلًا işleri bakımından aʿmālan
işleri bakımından
١٠٣ (103)
(103)
"Size, amelce en çok kayıpta bulunanları haber verelim mi?" de.
18:104
ٱلَّذِينَ onların alladhīna
onların
ضَلَّ boşa gider ḍalla
boşa gider
سَعْيُهُمْ bütün çabaları saʿyuhum
bütün çabaları
فِى hayatında
hayatında
ٱلْحَيَوٰةِ the life l-ḥayati
the life
ٱلدُّنْيَا dünya l-dun'yā
dünya
وَهُمْ ve kendileri de wahum
ve kendileri de
يَحْسَبُونَ sanırlar yaḥsabūna
sanırlar
أَنَّهُمْ kendilerinin annahum
kendilerinin
يُحْسِنُونَ iyi yaptıklarını yuḥ'sinūna
iyi yaptıklarını
صُنْعًا işlerini ṣun'ʿan
işlerini
١٠٤ (104)
(104)
Dünya hayatında, çalışmaları boşa gitmiştir, oysa onlar güzel iş yaptıklarını sanıyorlardı.
18:105
أُو۟لَـٰٓئِكَ işte onlar ulāika
işte onlar
ٱلَّذِينَ kimselerdir alladhīna
kimselerdir
كَفَرُوا۟ inkar eden kafarū
inkar eden
بِـَٔايَـٰتِ ayetlerini biāyāti
ayetlerini
رَبِّهِمْ Rablerinin rabbihim
Rablerinin
وَلِقَآئِهِۦ ve O'na kavuşmayı waliqāihi
ve O'na kavuşmayı
فَحَبِطَتْ bu yüzden boşa çıkar faḥabiṭat
bu yüzden boşa çıkar
أَعْمَـٰلُهُمْ eylemleri aʿmāluhum
eylemleri
فَلَا kurmayız falā
kurmayız
نُقِيمُ We will assign nuqīmu
We will assign
لَهُمْ onlar için lahum
onlar için
يَوْمَ günü yawma
günü
ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet l-qiyāmati
kıyamet
وَزْنًۭا bir terazi waznan
bir terazi
١٠٥ (105)
(105)
Bunlar, Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkar edenlerdir. Bu yüzden işleri boşa gitmiştir. Kıyamet günü Biz onlara değer vermeyeceğiz.
18:106
ذَٰلِكَ işte bu dhālika
işte bu
جَزَآؤُهُمْ onların cezası jazāuhum
onların cezası
جَهَنَّمُ cehennemdir jahannamu
cehennemdir
بِمَا sebebiyle bimā
sebebiyle
كَفَرُوا۟ inkarları kafarū
inkarları
وَٱتَّخَذُوٓا۟ ve edinmeleri wa-ittakhadhū
ve edinmeleri
ءَايَـٰتِى ayetlerimi āyātī
ayetlerimi
وَرُسُلِى ve elçilerimi warusulī
ve elçilerimi
هُزُوًا eğlence huzuwan
eğlence
١٠٦ (106)
(106)
İşte onların cezası; inkarlarına, peygamberlerimi ve ayetlerimi alaya almalarına karşılık olarak, cehennemdir.
18:107
إِنَّ şüphesiz inna
şüphesiz
ٱلَّذِينَ kimseler alladhīna
kimseler
ءَامَنُوا۟ iman eden āmanū
iman eden
وَعَمِلُوا۟ ve yapanlar waʿamilū
ve yapanlar
ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ iyi işler l-ṣāliḥāti
iyi işler
كَانَتْ onlar için vardır kānat
onlar için vardır
لَهُمْ for them will be lahum
for them will be
جَنَّـٰتُ cennetleri jannātu
cennetleri
ٱلْفِرْدَوْسِ Firdevs l-fir'dawsi
Firdevs
نُزُلًا konak olarak nuzulan
konak olarak
١٠٧ (107)
(107)
Ama inanıp yararlı iş işleyenlerin konakları Firdevs cennetleridir.
18:108
خَـٰلِدِينَ sürekli kalacaklardır khālidīna
sürekli kalacaklardır
فِيهَا orada fīhā
orada
لَا hiç
hiç
يَبْغُونَ istemezler yabghūna
istemezler
عَنْهَا oradan ʿanhā
oradan
حِوَلًۭا ayrılmak ḥiwalan
ayrılmak
١٠٨ (108)
(108)
Orada temelli kalırlar, başka bir yere gitmek istemezler.
18:109
قُل de ki qul
de ki
لَّوْ şayet law
şayet
كَانَ olsa kāna
olsa
ٱلْبَحْرُ deniz l-baḥru
deniz
مِدَادًۭا mürekkep midādan
mürekkep
لِّكَلِمَـٰتِ sözleri(ni yazmak) için likalimāti
sözleri(ni yazmak) için
رَبِّى Rabbimin rabbī
Rabbimin
لَنَفِدَ tükenir lanafida
tükenir
ٱلْبَحْرُ deniz l-baḥru
deniz
قَبْلَ önce qabla
önce
أَن tükenmeden an
tükenmeden
تَنفَدَ (were) exhausted tanfada
(were) exhausted
كَلِمَـٰتُ sözleri kalimātu
sözleri
رَبِّى Rabbimin rabbī
Rabbimin
وَلَوْ ve şayet walaw
ve şayet
جِئْنَا getirsek bile ji'nā
getirsek bile
بِمِثْلِهِۦ bir o kadarını daha bimith'lihi
bir o kadarını daha
مَدَدًۭا yardım için madadan
yardım için
١٠٩ (109)
(109)
De ki: "Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa ve bir o kadarını da katsak, Rabbimin sözleri tükenmeden denizler tükenirdi."
18:110
قُلْ de ki qul
de ki
إِنَّمَآ şüphesiz innamā
şüphesiz
أَنَا۠ ben de anā
ben de
بَشَرٌۭ bir insanım basharun
bir insanım
مِّثْلُكُمْ sizin gibi mith'lukum
sizin gibi
يُوحَىٰٓ vahyolunuyor yūḥā
vahyolunuyor
إِلَىَّ bana ilayya
bana
أَنَّمَآ şüphesiz annamā
şüphesiz
إِلَـٰهُكُمْ Tanrınız ilāhukum
Tanrınız
إِلَـٰهٌۭ Tanrıdır ilāhun
Tanrıdır
وَٰحِدٌۭ ۖ bir tek wāḥidun
bir tek
فَمَن o halde kim faman
o halde kim
كَانَ ise kāna
ise
يَرْجُوا۟ arzu eder yarjū
arzu eder
لِقَآءَ kavuşmayı liqāa
kavuşmayı
رَبِّهِۦ Rabbine rabbihi
Rabbine
فَلْيَعْمَلْ yapsın falyaʿmal
yapsın
عَمَلًۭا iş(ler) ʿamalan
iş(ler)
صَـٰلِحًۭا iyi ṣāliḥan
iyi
وَلَا ve asla walā
ve asla
يُشْرِكْ ortak etmesin yush'rik
ortak etmesin
بِعِبَادَةِ (yaptığı) ibadete biʿibādati
(yaptığı) ibadete
رَبِّهِۦٓ Rabbine rabbihi
Rabbine
أَحَدًۢا (hiç) kimseyi aḥadan
(hiç) kimseyi
١١٠ (110)
(110)
De ki: "Ben de ancak sizin gibi bir insanım; ancak bana tanrınızın tek bir Tanrı olduğu vahyolunuyor. Rabbine kavuşmayı uman kimse yararlı iş işleşin ve Rabbine kullukta hiç ortak koşmasın."