20

Taha

Mekki 135 Ayet Cüz 16
طه
Besmele
بِسْمِ adıyla bis'mi
adıyla
ٱللَّهِ Allah'ın l-lahi
Allah'ın
ٱلرَّحْمَـٰنِ Rahman l-raḥmāni
Rahman
ٱلرَّحِيمِ Rahim l-raḥīmi
Rahim
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
20:1
طه Ta Ha.' tta-ha
Ta Ha.'
١ (1)
(1)
Ta, Ha.
20:2
مَآ biz indirmedik
biz indirmedik
أَنزَلْنَا We (have) sent down anzalnā
We (have) sent down
عَلَيْكَ sana ʿalayka
sana
ٱلْقُرْءَانَ (bu) Kur'an'ı l-qur'āna
(bu) Kur'an'ı
لِتَشْقَىٰٓ güçlük çekesin diye litashqā
güçlük çekesin diye
٢ (2)
(2)
Kuran'ı sana, sıkıntıya düşeşin diye değil, ancak Allah'tan korkanlara bir öğüt ve yeri ve yüce gökleri yaratanın katından bir Kitap olarak indirdik.
20:3
إِلَّا ancak (indirdik) illā
ancak (indirdik)
تَذْكِرَةًۭ bir öğüt tadhkiratan
bir öğüt
لِّمَن kimseler için liman
kimseler için
يَخْشَىٰ korkan(lar) yakhshā
korkan(lar)
٣ (3)
(3)
Kuran'ı sana, sıkıntıya düşeşin diye değil, ancak Allah'tan korkanlara bir öğüt ve yeri ve yüce gökleri yaratanın katından bir Kitap olarak indirdik.
20:4
تَنزِيلًۭا (O) indirilmiştir tanzīlan
(O) indirilmiştir
مِّمَّنْ tarafından mimman
tarafından
خَلَقَ yaratan khalaqa
yaratan
ٱلْأَرْضَ yeri l-arḍa
yeri
وَٱلسَّمَـٰوَٰتِ ve gökleri wal-samāwāti
ve gökleri
ٱلْعُلَى yüce l-ʿulā
yüce
٤ (4)
(4)
Kuran'ı sana, sıkıntıya düşeşin diye değil, ancak Allah'tan korkanlara bir öğüt ve yeri ve yüce gökleri yaratanın katından bir Kitap olarak indirdik.
20:5
ٱلرَّحْمَـٰنُ Rahman al-raḥmānu
Rahman
عَلَى üzerine ʿalā
üzerine
ٱلْعَرْشِ Arş l-ʿarshi
Arş
ٱسْتَوَىٰ istiva etmiş(kurulmuş)tur is'tawā
istiva etmiş(kurulmuş)tur
٥ (5)
(5)
Rahman arşa hükmetmektedir.
20:6
لَهُۥ hep O'nundur lahu
hep O'nundur
مَا ne varsa
ne varsa
فِى göklerde
göklerde
ٱلسَّمَـٰوَٰتِ the heavens l-samāwāti
the heavens
وَمَا ve ne varsa wamā
ve ne varsa
فِى yerde
yerde
ٱلْأَرْضِ the earth l-arḍi
the earth
وَمَا ve ne varsa wamā
ve ne varsa
بَيْنَهُمَا ikisinin arasında baynahumā
ikisinin arasında
وَمَا ve ne varsa wamā
ve ne varsa
تَحْتَ altında taḥta
altında
ٱلثَّرَىٰ toprağın l-tharā
toprağın
٦ (6)
(6)
Göklerde ve yerde, her ikisi arasında ve toprağın altında bulunanlar O'nundur.
20:7
وَإِن ve eğer wa-in
ve eğer
تَجْهَرْ açık da söylesen tajhar
açık da söylesen
بِٱلْقَوْلِ sözü bil-qawli
sözü
فَإِنَّهُۥ muhakkak O fa-innahu
muhakkak O
يَعْلَمُ bilir yaʿlamu
bilir
ٱلسِّرَّ gizliyi l-sira
gizliyi
وَأَخْفَى ve daha gizlisini wa-akhfā
ve daha gizlisini
٧ (7)
(7)
Sen sözü istersen açığa vur, şüphesiz O gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir.
20:8
ٱللَّهُ Allah (ki) al-lahu
Allah (ki)
لَآ yoktur
yoktur
إِلَـٰهَ tanrı ilāha
tanrı
إِلَّا başka illā
başka
هُوَ ۖ O'ndan huwa
O'ndan
لَهُ O'nundur lahu
O'nundur
ٱلْأَسْمَآءُ isimler l-asmāu
isimler
ٱلْحُسْنَىٰ en güzel l-ḥus'nā
en güzel
٨ (8)
(8)
Allah'tan başka tanrı yoktur, en güzel isimler O'nundur.
20:9
وَهَلْ mi? wahal
mi?
أَتَىٰكَ sana geldi atāka
sana geldi
حَدِيثُ haberi ḥadīthu
haberi
مُوسَىٰٓ Musa'nın mūsā
Musa'nın
٩ (9)
(9)
Musa'nın başından geçen olay sana geldi mi?
20:10
إِذْ hani idh
hani
رَءَا görmüştü raā
görmüştü
نَارًۭا bir ateş nāran
bir ateş
فَقَالَ demişti faqāla
demişti
لِأَهْلِهِ ailesine li-ahlihi
ailesine
ٱمْكُثُوٓا۟ siz durun um'kuthū
siz durun
إِنِّىٓ elbette ben innī
elbette ben
ءَانَسْتُ gördüm ānastu
gördüm
نَارًۭا bir ateş nāran
bir ateş
لَّعَلِّىٓ belki laʿallī
belki
ءَاتِيكُم size getiririm ātīkum
size getiririm
مِّنْهَا ondan min'hā
ondan
بِقَبَسٍ bir kor biqabasin
bir kor
أَوْ yahut aw
yahut
أَجِدُ bulurum ajidu
bulurum
عَلَى (yanında) ʿalā
(yanında)
ٱلنَّارِ ateşin l-nāri
ateşin
هُدًۭى bir yol gösteren hudan
bir yol gösteren
١٠ (10)
(10)
O, bir ateş görmüştü de, ailesine: "Durun, ben bir ateş gördüm, ya ondan size bir kor getirir, ya da ateşin yanında bir yol gösteren bulurum" demişti.
20:11
فَلَمَّآ ne zaman ki falammā
ne zaman ki
أَتَىٰهَا o(ateşin yanı)na gelince atāhā
o(ateşin yanı)na gelince
نُودِىَ kendisine seslenildi nūdiya
kendisine seslenildi
يَـٰمُوسَىٰٓ Ey! Musa yāmūsā
Ey! Musa
١١ (11)
(11)
Musa ateşin yanına gelince: "Ey Musa!" diye seslenildi:
20:12
إِنِّىٓ şüphesiz ben innī
şüphesiz ben
أَنَا۠ ben anā
ben
رَبُّكَ senin Rabbinim rabbuka
senin Rabbinim
فَٱخْلَعْ çıkar fa-ikh'laʿ
çıkar
نَعْلَيْكَ ۖ pabuçlarını naʿlayka
pabuçlarını
إِنَّكَ çünkü sen innaka
çünkü sen
بِٱلْوَادِ vadide bil-wādi
vadide
ٱلْمُقَدَّسِ kutsal l-muqadasi
kutsal
طُوًۭى Tuva'dasın ṭuwan
Tuva'dasın
١٢ (12)
(12)
"Ben şüphesiz senin Rabbinim; ayağındakileri çıkar; çünkü sen, kutsal bir vadi olan Tuva'dasın."
20:13
وَأَنَا ve ben wa-anā
ve ben
ٱخْتَرْتُكَ seni seçtim ikh'tartuka
seni seçtim
فَٱسْتَمِعْ şimdi dinle fa-is'tamiʿ
şimdi dinle
لِمَا vahyolunanı limā
vahyolunanı
يُوحَىٰٓ is revealed yūḥā
is revealed
١٣ (13)
(13)
"Ben seni seçtim; artık vahyolunanları dinle."
20:14
إِنَّنِىٓ muhakkak ben innanī
muhakkak ben
أَنَا ben anā
ben
ٱللَّهُ Allah'ım l-lahu
Allah'ım
لَآ yoktur
yoktur
إِلَـٰهَ tanrı ilāha
tanrı
إِلَّآ başka illā
başka
أَنَا۠ benden anā
benden
فَٱعْبُدْنِى bana kulluk et fa-uʿ'bud'nī
bana kulluk et
وَأَقِمِ ve kıl wa-aqimi
ve kıl
ٱلصَّلَوٰةَ namaz l-ṣalata
namaz
لِذِكْرِىٓ beni anmak için lidhik'rī
beni anmak için
١٤ (14)
(14)
"Şüphesiz Ben Allah'ım, Benden başka tanrı yoktur; Bana kulluk et; Beni anmak için namaz kıl."
20:15
إِنَّ mutlaka inna
mutlaka
ٱلسَّاعَةَ Sa'at l-sāʿata
Sa'at
ءَاتِيَةٌ gelecektir ātiyatun
gelecektir
أَكَادُ neredeyse akādu
neredeyse
أُخْفِيهَا onu gizleyeceğim ukh'fīhā
onu gizleyeceğim
لِتُجْزَىٰ cezalanması için lituj'zā
cezalanması için
كُلُّ her kullu
her
نَفْسٍۭ nefsin nafsin
nefsin
بِمَا şeylerle bimā
şeylerle
تَسْعَىٰ peşinde koştuğu tasʿā
peşinde koştuğu
١٥ (15)
(15)
Herkes işlediğinin karşılığını görsün diye, zamanını gizli tuttuğum kıyamet mutlaka gelecektir.
20:16
فَلَا asla falā
asla
يَصُدَّنَّكَ seni alıkoymasın yaṣuddannaka
seni alıkoymasın
عَنْهَا on(a inanmak)dan ʿanhā
on(a inanmak)dan
مَن kimse man
kimse
لَّا inanmayan
inanmayan
يُؤْمِنُ believe yu'minu
believe
بِهَا ona bihā
ona
وَٱتَّبَعَ ve uyan wa-ittabaʿa
ve uyan
هَوَىٰهُ keyfine hawāhu
keyfine
فَتَرْدَىٰ sonra helak olursun fatardā
sonra helak olursun
١٦ (16)
(16)
"Buna inanmayan ve hevesine uyan kimse seni ondan alıkoymasın, yoksa helak olursun."
20:17
وَمَا nedir? wamā
nedir?
تِلْكَ şu til'ka
şu
بِيَمِينِكَ sağ elindeki biyamīnika
sağ elindeki
يَـٰمُوسَىٰ ey Musa yāmūsā
ey Musa
١٧ (17)
(17)
"Ey Musa! Sağ elindeki nedir?"
20:18
قَالَ dedi ki qāla
dedi ki
هِىَ O hiya
O
عَصَاىَ asa'mdır ʿaṣāya
asa'mdır
أَتَوَكَّؤُا۟ dayanıyorum atawakka-u
dayanıyorum
عَلَيْهَا ona ʿalayhā
ona
وَأَهُشُّ ve yaprak silkeliyorum wa-ahushu
ve yaprak silkeliyorum
بِهَا onunla bihā
onunla
عَلَىٰ için ʿalā
için
غَنَمِى davarım ghanamī
davarım
وَلِىَ ve benim var waliya
ve benim var
فِيهَا onda fīhā
onda
مَـَٔارِبُ ihtiyaçlarım maāribu
ihtiyaçlarım
أُخْرَىٰ daha başka ukh'rā
daha başka
١٨ (18)
(18)
Musa: "O benim değneğimdir, ona dayanırım, onunla davarıma yaprak silkerim, ondan daha birçok işlerde faydalanırım" dedi.
20:19
قَالَ (Allah) buyurdu qāla
(Allah) buyurdu
أَلْقِهَا (yere) at onu alqihā
(yere) at onu
يَـٰمُوسَىٰ ey Musa yāmūsā
ey Musa
١٩ (19)
(19)
Allah: "Ey Musa! Bırak onu" dedi.
20:20
فَأَلْقَىٰهَا onu attı fa-alqāhā
onu attı
فَإِذَا (bir de ne görsün) fa-idhā
(bir de ne görsün)
هِىَ o hiya
o
حَيَّةٌۭ kocaman bir yılan ḥayyatun
kocaman bir yılan
تَسْعَىٰ koşan tasʿā
koşan
٢٠ (20)
(20)
Bırakınca, değnek hemen, koşan bir yılan oluverdi.
20:21
قَالَ dedi qāla
dedi
خُذْهَا al onu khudh'hā
al onu
وَلَا ve walā
ve
تَخَفْ ۖ korkma takhaf
korkma
سَنُعِيدُهَا biz onu sokacağız sanuʿīduhā
biz onu sokacağız
سِيرَتَهَا durumuna sīratahā
durumuna
ٱلْأُولَىٰ ilk l-ūlā
ilk
٢١ (21)
(21)
Allah: "Onu al, korkma; biz onu yine eski durumuna çevireceğiz. Daha büyük mucizelerimizi sana göstermemiz için elini koltuğunun altına koy da, diğer bir mucize olarak, kusursuz, bembeyaz çıksın" dedi.
20:22
وَٱضْمُمْ ve sok wa-uḍ'mum
ve sok
يَدَكَ elini yadaka
elini
إِلَىٰ böğrüne ilā
böğrüne
جَنَاحِكَ your side janāḥika
your side
تَخْرُجْ çıksın takhruj
çıksın
بَيْضَآءَ bembeyaz olarak bayḍāa
bembeyaz olarak
مِنْ olmadan min
olmadan
غَيْرِ without any ghayri
without any
سُوٓءٍ bir hastalık sūin
bir hastalık
ءَايَةً bir mu'cize olarak āyatan
bir mu'cize olarak
أُخْرَىٰ ayrı ukh'rā
ayrı
٢٢ (22)
(22)
Allah: "Onu al, korkma; biz onu yine eski durumuna çevireceğiz. Daha büyük mucizelerimizi sana göstermemiz için elini koltuğunun altına koy da, diğer bir mucize olarak, kusursuz, bembeyaz çıksın" dedi.
20:23
لِنُرِيَكَ sana göstermek için linuriyaka
sana göstermek için
مِنْ bazılarını min
bazılarını
ءَايَـٰتِنَا mu'cizelerimizden āyātinā
mu'cizelerimizden
ٱلْكُبْرَى en büyük l-kub'rā
en büyük
٢٣ (23)
(23)
Allah: "Onu al, korkma; biz onu yine eski durumuna çevireceğiz. Daha büyük mucizelerimizi sana göstermemiz için elini koltuğunun altına koy da, diğer bir mucize olarak, kusursuz, bembeyaz çıksın" dedi.
20:24
ٱذْهَبْ sen git idh'hab
sen git
إِلَىٰ Fir'avn'e ilā
Fir'avn'e
فِرْعَوْنَ Firaun fir'ʿawna
Firaun
إِنَّهُۥ çünkü o innahu
çünkü o
طَغَىٰ azdı ṭaghā
azdı
٢٤ (24)
(24)
"Firavun'a git, doğrusu o azmıştır."
20:25
قَالَ dedi ki qāla
dedi ki
رَبِّ Rabbim rabbi
Rabbim
ٱشْرَحْ ish'raḥ
لِى benim
benim
صَدْرِى göğsümü ṣadrī
göğsümü
٢٥ (25)
(25)
Musa: "Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin" dedi.
20:26
وَيَسِّرْ ve kolaylaştır wayassir
ve kolaylaştır
لِىٓ bana
bana
أَمْرِى işimi amrī
işimi
٢٦ (26)
(26)
Musa: "Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin" dedi.
20:27
وَٱحْلُلْ ve çöz wa-uḥ'lul
ve çöz
عُقْدَةًۭ düğümünü ʿuq'datan
düğümünü
مِّن dilimin min
dilimin
لِّسَانِى my tongue lisānī
my tongue
٢٧ (27)
(27)
Musa: "Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin" dedi.
20:28
يَفْقَهُوا۟ anlasınlar yafqahū
anlasınlar
قَوْلِى sözümü qawlī
sözümü
٢٨ (28)
(28)
Musa: "Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin" dedi.
20:29
وَٱجْعَل ve ver wa-ij'ʿal
ve ver
لِّى bana
bana
وَزِيرًۭا bir vezir wazīran
bir vezir
مِّنْ ailemden min
ailemden
أَهْلِى my family ahlī
my family
٢٩ (29)
(29)
Musa: "Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin" dedi.
20:30
هَـٰرُونَ Harun'u hārūna
Harun'u
أَخِى kardeşim akhī
kardeşim
٣٠ (30)
(30)
Musa: "Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin" dedi.
20:31
ٱشْدُدْ kuvvetlendir ush'dud
kuvvetlendir
بِهِۦٓ onunla bihi
onunla
أَزْرِى arkamı azrī
arkamı
٣١ (31)
(31)
Musa: "Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin" dedi.
20:32
وَأَشْرِكْهُ ve onu ortak yap wa-ashrik'hu
ve onu ortak yap
فِىٓ işime
işime
أَمْرِى my task amrī
my task
٣٢ (32)
(32)
Musa: "Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin" dedi.
20:33
كَىْ ki kay
ki
نُسَبِّحَكَ seni tesbih edelim nusabbiḥaka
seni tesbih edelim
كَثِيرًۭا çok kathīran
çok
٣٣ (33)
(33)
Musa: "Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin" dedi.
20:34
وَنَذْكُرَكَ ve seni analım wanadhkuraka
ve seni analım
كَثِيرًا çok kathīran
çok
٣٤ (34)
(34)
Musa: "Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin" dedi.
20:35
إِنَّكَ şüphesiz sen innaka
şüphesiz sen
كُنتَ sensin kunta
sensin
بِنَا bizi binā
bizi
بَصِيرًۭا gören baṣīran
gören
٣٥ (35)
(35)
Musa: "Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin" dedi.
20:36
قَالَ buyurdu ki qāla
buyurdu ki
قَدْ muhakkak qad
muhakkak
أُوتِيتَ sana verildi ūtīta
sana verildi
سُؤْلَكَ istediğin su'laka
istediğin
يَـٰمُوسَىٰ Ey Musa yāmūsā
Ey Musa
٣٦ (36)
(36)
Allah: "Ey Musa! İstediğin sana verildi" dedi, "Zaten sana başka bir defa da iyilikte bulunmuş ve annene vahyedilmesi gerekeni vahyetmiştik: Musa'yı bir sandığa koy da suya bırak; su onu kıyıya atar, Bana da, ona da düşman olan biri onu alır. Ey Musa! Gözümün önünde yetişesin diye seni sevimli kıldım."
20:37
وَلَقَدْ zaten walaqad
zaten
مَنَنَّا biz lutufta bulunmuştuk manannā
biz lutufta bulunmuştuk
عَلَيْكَ sana ʿalayka
sana
مَرَّةً bir kez marratan
bir kez
أُخْرَىٰٓ daha ukh'rā
daha
٣٧ (37)
(37)
Allah: "Ey Musa! İstediğin sana verildi" dedi, "Zaten sana başka bir defa da iyilikte bulunmuş ve annene vahyedilmesi gerekeni vahyetmiştik: Musa'yı bir sandığa koy da suya bırak; su onu kıyıya atar, Bana da, ona da düşman olan biri onu alır. Ey Musa! Gözümün önünde yetişesin diye seni sevimli kıldım."
20:38
إِذْ hani idh
hani
أَوْحَيْنَآ vahyetmiştik awḥaynā
vahyetmiştik
إِلَىٰٓ annene ilā
annene
أُمِّكَ your mother ummika
your mother
مَا şeyi
şeyi
يُوحَىٰٓ vahyedilen yūḥā
vahyedilen
٣٨ (38)
(38)
Allah: "Ey Musa! İstediğin sana verildi" dedi, "Zaten sana başka bir defa da iyilikte bulunmuş ve annene vahyedilmesi gerekeni vahyetmiştik: Musa'yı bir sandığa koy da suya bırak; su onu kıyıya atar, Bana da, ona da düşman olan biri onu alır. Ey Musa! Gözümün önünde yetişesin diye seni sevimli kıldım."
20:39
أَنِ ki ani
ki
ٱقْذِفِيهِ onu koy iq'dhifīhi
onu koy
فِى sandığa
sandığa
ٱلتَّابُوتِ the chest l-tābūti
the chest
فَٱقْذِفِيهِ ve at fa-iq'dhifīhi
ve at
فِى suya
suya
ٱلْيَمِّ the river l-yami
the river
فَلْيُلْقِهِ onu bıraksın falyul'qihi
onu bıraksın
ٱلْيَمُّ su l-yamu
su
بِٱلسَّاحِلِ sahile bil-sāḥili
sahile
يَأْخُذْهُ onu alacaktır yakhudh'hu
onu alacaktır
عَدُوٌّۭ düşman olan ʿaduwwun
düşman olan
لِّى bana
bana
وَعَدُوٌّۭ ve düşman olan waʿaduwwun
ve düşman olan
لَّهُۥ ۚ ona lahu
ona
وَأَلْقَيْتُ ve koydum wa-alqaytu
ve koydum
عَلَيْكَ senin üzerine ʿalayka
senin üzerine
مَحَبَّةًۭ bir sevgi maḥabbatan
bir sevgi
مِّنِّى benden minnī
benden
وَلِتُصْنَعَ yetiştirilmen için walituṣ'naʿa
yetiştirilmen için
عَلَىٰ önünde ʿalā
önünde
عَيْنِىٓ gözümün ʿaynī
gözümün
٣٩ (39)
(39)
Allah: "Ey Musa! İstediğin sana verildi" dedi, "Zaten sana başka bir defa da iyilikte bulunmuş ve annene vahyedilmesi gerekeni vahyetmiştik: Musa'yı bir sandığa koy da suya bırak; su onu kıyıya atar, Bana da, ona da düşman olan biri onu alır. Ey Musa! Gözümün önünde yetişesin diye seni sevimli kıldım."
20:40
إِذْ hani idh
hani
تَمْشِىٓ gidiyordu tamshī
gidiyordu
أُخْتُكَ kızkardeşin ukh'tuka
kızkardeşin
فَتَقُولُ ve diyordu fataqūlu
ve diyordu
هَلْ mi? hal
mi?
أَدُلُّكُمْ size göstereyim adullukum
size göstereyim
عَلَىٰ birini ʿalā
birini
مَن (one) who man
(one) who
يَكْفُلُهُۥ ۖ ona bakacak yakfuluhu
ona bakacak
فَرَجَعْنَـٰكَ böylece seni geri verdik farajaʿnāka
böylece seni geri verdik
إِلَىٰٓ annene ilā
annene
أُمِّكَ your mother ummika
your mother
كَىْ ki kay
ki
تَقَرَّ aydın olsun taqarra
aydın olsun
عَيْنُهَا gözü ʿaynuhā
gözü
وَلَا ve asla walā
ve asla
تَحْزَنَ ۚ üzülmesin taḥzana
üzülmesin
وَقَتَلْتَ ve sen öldürmüştün waqatalta
ve sen öldürmüştün
نَفْسًۭا bir adam nafsan
bir adam
فَنَجَّيْنَـٰكَ seni kurtarmıştık fanajjaynāka
seni kurtarmıştık
مِنَ tasadan mina
tasadan
ٱلْغَمِّ the distress l-ghami
the distress
وَفَتَنَّـٰكَ ve seni denemiştik wafatannāka
ve seni denemiştik
فُتُونًۭا ۚ (iyi bir) deneyişle futūnan
(iyi bir) deneyişle
فَلَبِثْتَ sonra kaldın falabith'ta
sonra kaldın
سِنِينَ yıllarca sinīna
yıllarca
فِىٓ arasında
arasında
أَهْلِ halkı ahli
halkı
مَدْيَنَ Medyen madyana
Medyen
ثُمَّ sonra thumma
sonra
جِئْتَ bize geldin ji'ta
bize geldin
عَلَىٰ belirlediğimiz vakitte ʿalā
belirlediğimiz vakitte
قَدَرٍۢ the decreed (time) qadarin
the decreed (time)
يَـٰمُوسَىٰ ey Musa yāmūsā
ey Musa
٤٠ (40)
(40)
Kızkardeşin Firavun'un sarayına giderek: "Ona bakacak birini size göstereyim mi?" diyordu. Böylece, annen üzülmesin, sevinsin diye, seni ona iade etmiştik. Sen bir cana kıymıştın, seni üzüntüden kurtarmış ve seni birçok musibetlerle denemiştik. Bunun için, Medyen halkı arasında yıllarca kalmıştın. Sonra, ey Musa, peygamberlik görevini yüklenecek bir yaşa gelince dönüp geldin.
20:41
وَٱصْطَنَعْتُكَ ve seni yetiştirdim wa-iṣ'ṭanaʿtuka
ve seni yetiştirdim
لِنَفْسِى kendim için linafsī
kendim için
٤١ (41)
(41)
Seni kendim için ayırdım.
20:42
ٱذْهَبْ götürün idh'hab
götürün
أَنتَ sen anta
sen
وَأَخُوكَ ve kardeşin wa-akhūka
ve kardeşin
بِـَٔايَـٰتِى ayetlerimi biāyātī
ayetlerimi
وَلَا ve asla walā
ve asla
تَنِيَا gevşeklik etmeyin taniyā
gevşeklik etmeyin
فِى beni anmakta
beni anmakta
ذِكْرِى My remembrance dhik'rī
My remembrance
٤٢ (42)
(42)
Sen ve kardeşin, ayetlerimle gidin; beni anmakta gevşek davranmayın.
20:43
ٱذْهَبَآ ikiniz gidin idh'habā
ikiniz gidin
إِلَىٰ Fir'avn'a ilā
Fir'avn'a
فِرْعَوْنَ Firaun fir'ʿawna
Firaun
إِنَّهُۥ çünkü o innahu
çünkü o
طَغَىٰ azdı ṭaghā
azdı
٤٣ (43)
(43)
Firavun'a gidin, doğrusu o azmıştır.
20:44
فَقُولَا ve söyleyin faqūlā
ve söyleyin
لَهُۥ ona lahu
ona
قَوْلًۭا bir söz qawlan
bir söz
لَّيِّنًۭا yumuşak layyinan
yumuşak
لَّعَلَّهُۥ belki laʿallahu
belki
يَتَذَكَّرُ öğüt alır yatadhakkaru
öğüt alır
أَوْ veya aw
veya
يَخْشَىٰ korkar yakhshā
korkar
٤٤ (44)
(44)
Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt dinler veya korkar.
20:45
قَالَا dediler ki qālā
dediler ki
رَبَّنَآ Rabbimiz rabbanā
Rabbimiz
إِنَّنَا şüphesiz biz innanā
şüphesiz biz
نَخَافُ korkuyoruz nakhāfu
korkuyoruz
أَن diye an
diye
يَفْرُطَ taşkınlık eder yafruṭa
taşkınlık eder
عَلَيْنَآ bize ʿalaynā
bize
أَوْ yahut aw
yahut
أَن diye an
diye
يَطْغَىٰ iyice azar yaṭghā
iyice azar
٤٥ (45)
(45)
Musa ve kardeşi: "Rabbimiz! Onun bize kötülük etmesinden veya azgınlığının artmasından korkarız" dediler.
20:46
قَالَ dedi qāla
dedi
لَا korkmayın
korkmayın
تَخَافَآ ۖ fear takhāfā
fear
إِنَّنِى ben innanī
ben
مَعَكُمَآ sizinle beraberim maʿakumā
sizinle beraberim
أَسْمَعُ işitir asmaʿu
işitir
وَأَرَىٰ ve görürüm wa-arā
ve görürüm
٤٦ (46)
(46)
Allah: Korkmayın, dedi; Ben sizinle beraberim; görür ve işitirim. Ona gidin şöyle söyleyin: "Doğrusu biz senin Rabbinin elçileriyiz. İsrailoğullarını bizimle beraber gönder, onlara azabetme; Rabbinden sana bir mucize getirdik; selam, doğru yolda gidene olsun! Doğrusu bize, yalanlayıp sırt çevirene azap edileceği vahyolundu."
20:47
فَأْتِيَاهُ haydi varın ona fatiyāhu
haydi varın ona
فَقُولَآ deyin ki faqūlā
deyin ki
إِنَّا şüphesiz biz innā
şüphesiz biz
رَسُولَا elçileriyiz rasūlā
elçileriyiz
رَبِّكَ senin Rabbinin rabbika
senin Rabbinin
فَأَرْسِلْ gönder fa-arsil
gönder
مَعَنَا bizimle maʿanā
bizimle
بَنِىٓ oğullarını banī
oğullarını
إِسْرَٰٓءِيلَ İsrail is'rāīla
İsrail
وَلَا ve walā
ve
تُعَذِّبْهُمْ ۖ onlara azab etme tuʿadhib'hum
onlara azab etme
قَدْ kuşkusuz qad
kuşkusuz
جِئْنَـٰكَ biz sana getirdik ji'nāka
biz sana getirdik
بِـَٔايَةٍۢ bir ayet biāyatin
bir ayet
مِّن Rabbinden min
Rabbinden
رَّبِّكَ ۖ your Lord rabbika
your Lord
وَٱلسَّلَـٰمُ ve Esenlik wal-salāmu
ve Esenlik
عَلَىٰ üzerinedir ʿalā
üzerinedir
مَنِ kimseler mani
kimseler
ٱتَّبَعَ uyan ittabaʿa
uyan
ٱلْهُدَىٰٓ hidayete l-hudā
hidayete
٤٧ (47)
(47)
Allah: Korkmayın, dedi; Ben sizinle beraberim; görür ve işitirim. Ona gidin şöyle söyleyin: "Doğrusu biz senin Rabbinin elçileriyiz. İsrailoğullarını bizimle beraber gönder, onlara azabetme; Rabbinden sana bir mucize getirdik; selam, doğru yolda gidene olsun! Doğrusu bize, yalanlayıp sırt çevirene azap edileceği vahyolundu."
20:48
إِنَّا gerçekten biz innā
gerçekten biz
قَدْ doğrusu qad
doğrusu
أُوحِىَ vahyolundu ūḥiya
vahyolundu
إِلَيْنَآ bize ilaynā
bize
أَنَّ muhakkak anna
muhakkak
ٱلْعَذَابَ azabın l-ʿadhāba
azabın
عَلَىٰ üzerine (olacağı) ʿalā
üzerine (olacağı)
مَن kimsenin man
kimsenin
كَذَّبَ yalanlayan kadhaba
yalanlayan
وَتَوَلَّىٰ ve yüz çevirenin watawallā
ve yüz çevirenin
٤٨ (48)
(48)
Allah: Korkmayın, dedi; Ben sizinle beraberim; görür ve işitirim. Ona gidin şöyle söyleyin: "Doğrusu biz senin Rabbinin elçileriyiz. İsrailoğullarını bizimle beraber gönder, onlara azabetme; Rabbinden sana bir mucize getirdik; selam, doğru yolda gidene olsun! Doğrusu bize, yalanlayıp sırt çevirene azap edileceği vahyolundu."
20:49
قَالَ dedi ki qāla
dedi ki
فَمَن kimdir? faman
kimdir?
رَّبُّكُمَا Rabbiniz rabbukumā
Rabbiniz
يَـٰمُوسَىٰ ey Musa yāmūsā
ey Musa
٤٩ (49)
(49)
Firavun: "Musa! Rabbiniz kimdir?" dedi.
20:50
قَالَ dedi qāla
dedi
رَبُّنَا Rabbimiz rabbunā
Rabbimiz
ٱلَّذِىٓ o ki alladhī
o ki
أَعْطَىٰ verendir aʿṭā
verendir
كُلَّ her kulla
her
شَىْءٍ şeye shayin
şeye
خَلْقَهُۥ yaratılışını khalqahu
yaratılışını
ثُمَّ sonra thumma
sonra
هَدَىٰ onu doğru yola iletendir hadā
onu doğru yola iletendir
٥٠ (50)
(50)
Musa: "Rabbimiz, her şeye ayrı bir özellik veren, sonra doğru yola eriştirendir" dedi.
20:51
قَالَ (Fir'avn) dedi qāla
(Fir'avn) dedi
فَمَا ne olacak? famā
ne olacak?
بَالُ hali bālu
hali
ٱلْقُرُونِ nesillerin l-qurūni
nesillerin
ٱلْأُولَىٰ ilk l-ūlā
ilk
٥١ (51)
(51)
Firavun: "Öyleyse önceki nesillerin durumu ne oluyor?" dedi.
20:52
قَالَ dedi ki qāla
dedi ki
عِلْمُهَا onların bilgisi ʿil'muhā
onların bilgisi
عِندَ yanında ʿinda
yanında
رَبِّى Rabbimin rabbī
Rabbimin
فِى bir
bir
كِتَـٰبٍۢ ۖ Kitaptadır kitābin
Kitaptadır
لَّا asla
asla
يَضِلُّ şaşmaz yaḍillu
şaşmaz
رَبِّى Rabbim rabbī
Rabbim
وَلَا ve walā
ve
يَنسَى unutmaz yansā
unutmaz
٥٢ (52)
(52)
Musa: "Onların bilgisi Rabbimin katında yazılıdır. Rabbim şaşırmaz ve unutmaz." dedi.
20:53
ٱلَّذِى o ki alladhī
o ki
جَعَلَ yaptı jaʿala
yaptı
لَكُمُ size lakumu
size
ٱلْأَرْضَ yeri l-arḍa
yeri
مَهْدًۭا beşik mahdan
beşik
وَسَلَكَ ve açtı wasalaka
ve açtı
لَكُمْ sizin için lakum
sizin için
فِيهَا onda fīhā
onda
سُبُلًۭا yollar subulan
yollar
وَأَنزَلَ ve indirdi wa-anzala
ve indirdi
مِنَ gökten mina
gökten
ٱلسَّمَآءِ the sky l-samāi
the sky
مَآءًۭ bir su māan
bir su
فَأَخْرَجْنَا ve çıkardık fa-akhrajnā
ve çıkardık
بِهِۦٓ onunla bihi
onunla
أَزْوَٰجًۭا çiftler azwājan
çiftler
مِّن bitkiden min
bitkiden
نَّبَاتٍۢ plants nabātin
plants
شَتَّىٰ her çeşit shattā
her çeşit
٥٣ (53)
(53)
Sizin için yeryüzünü döşeyen, yollar açan, gökten su indiren O'dur. Biz o su ile türlü türlü, çift çift bitkiler yetiştirdik.
20:54
كُلُوا۟ yeyin kulū
yeyin
وَٱرْعَوْا۟ ve otlatın wa-ir'ʿaw
ve otlatın
أَنْعَـٰمَكُمْ ۗ hayvanlarınızı anʿāmakum
hayvanlarınızı
إِنَّ şüphesiz inna
şüphesiz
فِى vardır
vardır
ذَٰلِكَ bunda dhālika
bunda
لَـَٔايَـٰتٍۢ ibretler laāyātin
ibretler
لِّأُو۟لِى sahipleri için li-ulī
sahipleri için
ٱلنُّهَىٰ akıl l-nuhā
akıl
٥٤ (54)
(54)
İster yiyin, ister hayvanlarınızı otlatın, onlarda akıl sahipleri için şüphesiz dersler vardır.
20:55
۞ مِنْهَا ondan (topraktan) min'hā
ondan (topraktan)
خَلَقْنَـٰكُمْ sizi yarattık khalaqnākum
sizi yarattık
وَفِيهَا yine oraya wafīhā
yine oraya
نُعِيدُكُمْ döndürürüz nuʿīdukum
döndürürüz
وَمِنْهَا ve ondan wamin'hā
ve ondan
نُخْرِجُكُمْ sizi çıkarırız nukh'rijukum
sizi çıkarırız
تَارَةً bir kez daha tāratan
bir kez daha
أُخْرَىٰ sonra ukh'rā
sonra
٥٥ (55)
(55)
Sizi yerden yarattık, oraya döndüreceğiz, sizi tekrar oradan çıkaracağız.
20:56
وَلَقَدْ ve andolsun walaqad
ve andolsun
أَرَيْنَـٰهُ biz ona gösterdik araynāhu
biz ona gösterdik
ءَايَـٰتِنَا ayetlerimizin āyātinā
ayetlerimizin
كُلَّهَا hepsini kullahā
hepsini
فَكَذَّبَ yine de yalanladı fakadhaba
yine de yalanladı
وَأَبَىٰ ve dayattı wa-abā
ve dayattı
٥٦ (56)
(56)
And olsun ki Firavun'a bütün delillerimizi gösterdik de yalan sayıp kabulden çekindi ve: "Ey Musa! Sihirbazlığınla bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin? Şimdi biz de seninkinin benzeri bir sihri sana göstereceğiz. Bizimle senin aranda bir vakit tayinet ki sen de biz de düz bir yerde bulunalım da caymayalım" dedi.
20:57
قَالَ dedi ki qāla
dedi ki
أَجِئْتَنَا mi geldin? aji'tanā
mi geldin?
لِتُخْرِجَنَا bizi çıkarmak için litukh'rijanā
bizi çıkarmak için
مِنْ yurdumuzdan min
yurdumuzdan
أَرْضِنَا our land arḍinā
our land
بِسِحْرِكَ büyünle bisiḥ'rika
büyünle
يَـٰمُوسَىٰ ey Musa yāmūsā
ey Musa
٥٧ (57)
(57)
And olsun ki Firavun'a bütün delillerimizi gösterdik de yalan sayıp kabulden çekindi ve: "Ey Musa! Sihirbazlığınla bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin? Şimdi biz de seninkinin benzeri bir sihri sana göstereceğiz. Bizimle senin aranda bir vakit tayinet ki sen de biz de düz bir yerde bulunalım da caymayalım" dedi.
20:58
فَلَنَأْتِيَنَّكَ biz de mutlaka sana getireceğiz falanatiyannaka
biz de mutlaka sana getireceğiz
بِسِحْرٍۢ bir büyü bisiḥ'rin
bir büyü
مِّثْلِهِۦ onun benzeri mith'lihi
onun benzeri
فَٱجْعَلْ tayin et fa-ij'ʿal
tayin et
بَيْنَنَا bizimle baynanā
bizimle
وَبَيْنَكَ sizin aranızda wabaynaka
sizin aranızda
مَوْعِدًۭا buluşma zamanı mawʿidan
buluşma zamanı
لَّا asla
asla
نُخْلِفُهُۥ caymayacağımız nukh'lifuhu
caymayacağımız
نَحْنُ bizim naḥnu
bizim
وَلَآ ne de walā
ne de
أَنتَ senin anta
senin
مَكَانًۭا bir yer olsun makānan
bir yer olsun
سُوًۭى uygun suwan
uygun
٥٨ (58)
(58)
And olsun ki Firavun'a bütün delillerimizi gösterdik de yalan sayıp kabulden çekindi ve: "Ey Musa! Sihirbazlığınla bizi yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin? Şimdi biz de seninkinin benzeri bir sihri sana göstereceğiz. Bizimle senin aranda bir vakit tayinet ki sen de biz de düz bir yerde bulunalım da caymayalım" dedi.
20:59
قَالَ (Musa) dedi ki qāla
(Musa) dedi ki
مَوْعِدُكُمْ buluşma zamanınız mawʿidukum
buluşma zamanınız
يَوْمُ günü yawmu
günü
ٱلزِّينَةِ süs (bayram) l-zīnati
süs (bayram)
وَأَن ve wa-an
ve
يُحْشَرَ toplanacağı yuḥ'shara
toplanacağı
ٱلنَّاسُ insanaların l-nāsu
insanaların
ضُحًۭى kuşluk vakti ḍuḥan
kuşluk vakti
٥٩ (59)
(59)
Musa: "Buluşma zamanımız sizin bayram gününüzde, insanların toplandığı kuşluk vaktidir" dedi.
20:60
فَتَوَلَّىٰ dönüp gitti fatawallā
dönüp gitti
فِرْعَوْنُ Fir'avn fir'ʿawnu
Fir'avn
فَجَمَعَ ve topladı fajamaʿa
ve topladı
كَيْدَهُۥ hilesini kaydahu
hilesini
ثُمَّ sonra thumma
sonra
أَتَىٰ geldi atā
geldi
٦٠ (60)
(60)
Firavun döndü, tuzaklarını toplayıp o gün geldi.
20:61
قَالَ dedi qāla
dedi
لَهُم onlara lahum
onlara
مُّوسَىٰ Musa mūsā
Musa
وَيْلَكُمْ yazık size waylakum
yazık size
لَا uydurmayın
uydurmayın
تَفْتَرُوا۟ invent taftarū
invent
عَلَى karşı ʿalā
karşı
ٱللَّهِ Allah'a l-lahi
Allah'a
كَذِبًۭا yalan kadhiban
yalan
فَيُسْحِتَكُم sonra kökünüzü keser fayus'ḥitakum
sonra kökünüzü keser
بِعَذَابٍۢ ۖ bir azab ile biʿadhābin
bir azab ile
وَقَدْ ve doğrusu waqad
ve doğrusu
خَابَ perişan olmuştur khāba
perişan olmuştur
مَنِ kimse mani
kimse
ٱفْتَرَىٰ iftira eden if'tarā
iftira eden
٦١ (61)
(61)
Musa onlara: "Size yazıklar olsun! Allah'a karşı yalan uydurmayın, yoksa sizi azabla yok eder. Allah'a iftira eden hüsrana uğrar" dedi.
20:62
فَتَنَـٰزَعُوٓا۟ sonra tartıştılar fatanāzaʿū
sonra tartıştılar
أَمْرَهُم işlerini amrahum
işlerini
بَيْنَهُمْ kendi aralarında baynahum
kendi aralarında
وَأَسَرُّوا۟ ve gizlice wa-asarrū
ve gizlice
ٱلنَّجْوَىٰ konuştular l-najwā
konuştular
٦٢ (62)
(62)
Sihirbazlar işi aralarında tartıştılar ve konuşmalarını gizli tuttular.
20:63
قَالُوٓا۟ dediler ki qālū
dediler ki
إِنْ gerçekten in
gerçekten
هَـٰذَٰنِ bunlar hādhāni
bunlar
لَسَـٰحِرَٰنِ iki büyücüdür lasāḥirāni
iki büyücüdür
يُرِيدَانِ istiyorlar yurīdāni
istiyorlar
أَن ki an
ki
يُخْرِجَاكُم sizi çıkarsınlar yukh'rijākum
sizi çıkarsınlar
مِّنْ yurdunuzdan min
yurdunuzdan
أَرْضِكُم your land arḍikum
your land
بِسِحْرِهِمَا büyüleriyle bisiḥ'rihimā
büyüleriyle
وَيَذْهَبَا ve gidersinler wayadhhabā
ve gidersinler
بِطَرِيقَتِكُمُ sizin yolunuzu biṭarīqatikumu
sizin yolunuzu
ٱلْمُثْلَىٰ örnek l-muth'lā
örnek
٦٣ (63)
(63)
Musa ile Harun'u göstererek: "Bu iki sihirbaz, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak, sizin en üstün dininizi ortadan kaldırmak istiyorlar; onun için tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra sırayla gelin. Bugün üstün gelen başarıya erecektir" dediler.
20:64
فَأَجْمِعُوا۟ siz toplayın fa-ajmiʿū
siz toplayın
كَيْدَكُمْ hilenizi kaydakum
hilenizi
ثُمَّ sonra thumma
sonra
ٱئْتُوا۟ gelin i'tū
gelin
صَفًّۭا ۚ sıra halinde ṣaffan
sıra halinde
وَقَدْ ve muhakkak waqad
ve muhakkak
أَفْلَحَ başarmıştır aflaḥa
başarmıştır
ٱلْيَوْمَ bugün l-yawma
bugün
مَنِ kimse mani
kimse
ٱسْتَعْلَىٰ üstün gelen is'taʿlā
üstün gelen
٦٤ (64)
(64)
Musa ile Harun'u göstererek: "Bu iki sihirbaz, sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak, sizin en üstün dininizi ortadan kaldırmak istiyorlar; onun için tuzaklarınızı bir araya getirin, sonra sırayla gelin. Bugün üstün gelen başarıya erecektir" dediler.
20:65
قَالُوا۟ dediler ki qālū
dediler ki
يَـٰمُوسَىٰٓ Ey Musa yāmūsā
Ey Musa
إِمَّآ ya immā
ya
أَن (ki) an
(ki)
تُلْقِىَ sen at tul'qiya
sen at
وَإِمَّآ yahut wa-immā
yahut
أَن (ki) an
(ki)
نَّكُونَ biz olalım nakūna
biz olalım
أَوَّلَ önce awwala
önce
مَنْ kimse man
kimse
أَلْقَىٰ atan alqā
atan
٦٥ (65)
(65)
"Ey Musa! Marifetini ya sen ortaya koy, ya da önce biz koyalım" dediler.
20:66
قَالَ (Musa) dedi ki qāla
(Musa) dedi ki
بَلْ hayır bal
hayır
أَلْقُوا۟ ۖ siz atın alqū
siz atın
فَإِذَا (bir de ne görsün) fa-idhā
(bir de ne görsün)
حِبَالُهُمْ onların ipleri ḥibāluhum
onların ipleri
وَعِصِيُّهُمْ ve sopaları waʿiṣiyyuhum
ve sopaları
يُخَيَّلُ gibi görünüyor yukhayyalu
gibi görünüyor
إِلَيْهِ ona ilayhi
ona
مِن ötürü min
ötürü
سِحْرِهِمْ büyülerinden siḥ'rihim
büyülerinden
أَنَّهَا gerçekten annahā
gerçekten
تَسْعَىٰ koşuyor tasʿā
koşuyor
٦٦ (66)
(66)
Musa: "Siz koyun" dedi. Hemen, değnekleri ve ipleri, sihirleri yüzünden, Musa'ya sanki yürüyorlarmış gibi geldi.
20:67
فَأَوْجَسَ bu yüzden duydu fa-awjasa
bu yüzden duydu
فِى içinde
içinde
نَفْسِهِۦ himself nafsihi
himself
خِيفَةًۭ bir korku khīfatan
bir korku
مُّوسَىٰ Musa mūsā
Musa
٦٧ (67)
(67)
Bu yüzden Musa içinde bir korku hissetti.
20:68
قُلْنَا dedik qul'nā
dedik
لَا korkma
korkma
تَخَفْ fear takhaf
fear
إِنَّكَ şüphesiz sensin innaka
şüphesiz sensin
أَنتَ sen anta
sen
ٱلْأَعْلَىٰ üstün gelecek l-aʿlā
üstün gelecek
٦٨ (68)
(68)
"Korkma, sen muhakkak daha üstünsün" dedik.
20:69
وَأَلْقِ ve at wa-alqi
ve at
مَا olanı
olanı
فِى sağ elinde
sağ elinde
يَمِينِكَ your right hand yamīnika
your right hand
تَلْقَفْ yutsun talqaf
yutsun
مَا şeyleri
şeyleri
صَنَعُوٓا۟ ۖ onların yaptıkları ṣanaʿū
onların yaptıkları
إِنَّمَا çünkü innamā
çünkü
صَنَعُوا۟ onların yaptıkları ṣanaʿū
onların yaptıkları
كَيْدُ hilesidir kaydu
hilesidir
سَـٰحِرٍۢ ۖ bir büyücünün sāḥirin
bir büyücünün
وَلَا ve asla walā
ve asla
يُفْلِحُ iflah olmaz yuf'liḥu
iflah olmaz
ٱلسَّاحِرُ büyücü l-sāḥiru
büyücü
حَيْثُ nereye ḥaythu
nereye
أَتَىٰ varsa atā
varsa
٦٩ (69)
(69)
"Sağ elindekini at da onların yaptıklarını yutsun, yaptıkları sadece sihirbaz düzenidir. Sihirbaz nereden gelirse gelsin başarı kazanamaz."
20:70
فَأُلْقِىَ sonra kapandılar fa-ul'qiya
sonra kapandılar
ٱلسَّحَرَةُ büyücüler l-saḥaratu
büyücüler
سُجَّدًۭا secdeye sujjadan
secdeye
قَالُوٓا۟ dediler qālū
dediler
ءَامَنَّا inandık āmannā
inandık
بِرَبِّ Rabbine birabbi
Rabbine
هَـٰرُونَ Harun'un hārūna
Harun'un
وَمُوسَىٰ ve Musa'nın wamūsā
ve Musa'nın
٧٠ (70)
(70)
Sonunda sihirbazlar: "Biz Musa ve Harun'un Rabbine inandık" deyip secdeye kapandılar.
20:71
قَالَ (Fir'avn) dedi ki qāla
(Fir'avn) dedi ki
ءَامَنتُمْ inandınız mı? āmantum
inandınız mı?
لَهُۥ ona lahu
ona
قَبْلَ önce qabla
önce
أَنْ ki an
ki
ءَاذَنَ ben izin vermeden ādhana
ben izin vermeden
لَكُمْ ۖ size lakum
size
إِنَّهُۥ şüphesiz O innahu
şüphesiz O
لَكَبِيرُكُمُ büyüğünüzdür lakabīrukumu
büyüğünüzdür
ٱلَّذِى kimsedir alladhī
kimsedir
عَلَّمَكُمُ size öğreten ʿallamakumu
size öğreten
ٱلسِّحْرَ ۖ büyüyü l-siḥ'ra
büyüyü
فَلَأُقَطِّعَنَّ öyleyse ben keseceğim fala-uqaṭṭiʿanna
öyleyse ben keseceğim
أَيْدِيَكُمْ sizin ellerinizi aydiyakum
sizin ellerinizi
وَأَرْجُلَكُم ve ayaklarınızı wa-arjulakum
ve ayaklarınızı
مِّنْ çapraz min
çapraz
خِلَـٰفٍۢ opposite sides khilāfin
opposite sides
وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ ve sizi asacağım wala-uṣallibannakum
ve sizi asacağım
فِى dallarına
dallarına
جُذُوعِ (the) trunks judhūʿi
(the) trunks
ٱلنَّخْلِ hurma l-nakhli
hurma
وَلَتَعْلَمُنَّ ve bileceksiniz walataʿlamunna
ve bileceksiniz
أَيُّنَآ hangimizin ayyunā
hangimizin
أَشَدُّ daha çetinmiş ashaddu
daha çetinmiş
عَذَابًۭا azabı ʿadhāban
azabı
وَأَبْقَىٰ ve sürekli imiş wa-abqā
ve sürekli imiş
٧١ (71)
(71)
Firavun "Ben size izin vermeden mi O'na inandınız? Doğrusu size sihri öğreten, büyüğünüz odur. And olsun ki, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sizi hurma kütüklerine asacağım. Hangimizin azabının daha çetin ve daha devamlı olduğunu bileceksiniz" dedi.
20:72
قَالُوا۟ dediler ki qālū
dediler ki
لَن asla lan
asla
نُّؤْثِرَكَ seni tercih edemeyiz nu'thiraka
seni tercih edemeyiz
عَلَىٰ bize gelene ʿalā
bize gelene
مَا what
what
جَآءَنَا has come to us jāanā
has come to us
مِنَ açık delillere mina
açık delillere
ٱلْبَيِّنَـٰتِ the clear proofs l-bayināti
the clear proofs
وَٱلَّذِى ve kimseye wa-alladhī
ve kimseye
فَطَرَنَا ۖ bizi yaratan faṭaranā
bizi yaratan
فَٱقْضِ o halde yap fa-iq'ḍi
o halde yap
مَآ şeyi
şeyi
أَنتَ sen anta
sen
قَاضٍ ۖ yapacağın qāḍin
yapacağın
إِنَّمَا ancak innamā
ancak
تَقْضِى (istediğini) yapabilirsin taqḍī
(istediğini) yapabilirsin
هَـٰذِهِ bu hādhihi
bu
ٱلْحَيَوٰةَ hayatında l-ḥayata
hayatında
ٱلدُّنْيَآ dünya l-dun'yā
dünya
٧٢ (72)
(72)
İman eden sihirbazlar: "Seni, gelen apaçık mucizelere ve bizi yaratana üstün tutmayacağız. Ne hüküm vereceksen ver. Sen, ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin. Doğrusu biz, yanılmalarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah'ın vereceği mükafat daha iyi ve daha devamlıdır" dediler.
20:73
إِنَّآ kuşkusuz biz innā
kuşkusuz biz
ءَامَنَّا inandık āmannā
inandık
بِرَبِّنَا Rabbimize birabbinā
Rabbimize
لِيَغْفِرَ bağışlaması için liyaghfira
bağışlaması için
لَنَا bizim lanā
bizim
خَطَـٰيَـٰنَا günahlarımızı khaṭāyānā
günahlarımızı
وَمَآ ve şeyleri wamā
ve şeyleri
أَكْرَهْتَنَا bizi yapmaya zorladığın akrahtanā
bizi yapmaya zorladığın
عَلَيْهِ üzerine ʿalayhi
üzerine
مِنَ büyüyü mina
büyüyü
ٱلسِّحْرِ ۗ the magic l-siḥ'ri
the magic
وَٱللَّهُ Allah wal-lahu
Allah
خَيْرٌۭ daha hayırlıdır khayrun
daha hayırlıdır
وَأَبْقَىٰٓ ve daha süreklidir wa-abqā
ve daha süreklidir
٧٣ (73)
(73)
İman eden sihirbazlar: "Seni, gelen apaçık mucizelere ve bizi yaratana üstün tutmayacağız. Ne hüküm vereceksen ver. Sen, ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin. Doğrusu biz, yanılmalarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri bağışlaması için Rabbimize iman ettik. Allah'ın vereceği mükafat daha iyi ve daha devamlıdır" dediler.
20:74
إِنَّهُۥ şüphesiz innahu
şüphesiz
مَن kim man
kim
يَأْتِ gelirse yati
gelirse
رَبَّهُۥ Rabbine rabbahu
Rabbine
مُجْرِمًۭا suçlu olarak muj'riman
suçlu olarak
فَإِنَّ şüphesiz fa-inna
şüphesiz
لَهُۥ onun için vardır lahu
onun için vardır
جَهَنَّمَ cehennem jahannama
cehennem
لَا ölemez
ölemez
يَمُوتُ he will die yamūtu
he will die
فِيهَا orada fīhā
orada
وَلَا ve walā
ve
يَحْيَىٰ yaşayamaz yaḥyā
yaşayamaz
٧٤ (74)
(74)
Rabbine suçlu olarak gelen bilsin ki, cehennem onun içindir. Orada ne ölür, ne yaşar.
20:75
وَمَن ve kim waman
ve kim
يَأْتِهِۦ O'na gelirse yatihi
O'na gelirse
مُؤْمِنًۭا bir mü'min mu'minan
bir mü'min
قَدْ muhakkak qad
muhakkak
عَمِلَ yapmış olarak ʿamila
yapmış olarak
ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ iyi işler l-ṣāliḥāti
iyi işler
فَأُو۟لَـٰٓئِكَ işte fa-ulāika
işte
لَهُمُ onlar için vardır lahumu
onlar için vardır
ٱلدَّرَجَـٰتُ dereceler l-darajātu
dereceler
ٱلْعُلَىٰ yüksek l-ʿulā
yüksek
٧٥ (75)
(75)
Rabbine inanmış ve yararlı iş yaparak gelenlere, işte onlara, en üstün dereceler, içlerinden ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları Adn cennetleri vardır. Bu, arınanların mükafatıdır.
20:76
جَنَّـٰتُ cennetleri jannātu
cennetleri
عَدْنٍۢ Adn ʿadnin
Adn
تَجْرِى akan tajrī
akan
مِن altlarından min
altlarından
تَحْتِهَا underneath them taḥtihā
underneath them
ٱلْأَنْهَـٰرُ ırmaklar l-anhāru
ırmaklar
خَـٰلِدِينَ sürekli olarak kalırlar khālidīna
sürekli olarak kalırlar
فِيهَا ۚ orada fīhā
orada
وَذَٰلِكَ ve işte budur wadhālika
ve işte budur
جَزَآءُ mükafatı jazāu
mükafatı
مَن kimselerin man
kimselerin
تَزَكَّىٰ arınan tazakkā
arınan
٧٦ (76)
(76)
Rabbine inanmış ve yararlı iş yaparak gelenlere, işte onlara, en üstün dereceler, içlerinden ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları Adn cennetleri vardır. Bu, arınanların mükafatıdır.
20:77
وَلَقَدْ ve andolsun walaqad
ve andolsun
أَوْحَيْنَآ biz vahyetmiştik awḥaynā
biz vahyetmiştik
إِلَىٰ Musa'ya ilā
Musa'ya
مُوسَىٰٓ Musa mūsā
Musa
أَنْ diye an
diye
أَسْرِ geceleyin yürüt asri
geceleyin yürüt
بِعِبَادِى kullarımı biʿibādī
kullarımı
فَٱضْرِبْ ve vur fa-iḍ'rib
ve vur
لَهُمْ onlar için lahum
onlar için
طَرِيقًۭا bir yol ṭarīqan
bir yol
فِى denizde
denizde
ٱلْبَحْرِ the sea l-baḥri
the sea
يَبَسًۭا kuru yabasan
kuru
لَّا korkma
korkma
تَخَـٰفُ fearing takhāfu
fearing
دَرَكًۭا yetişme(sin)den darakan
yetişme(sin)den
وَلَا ve walā
ve
تَخْشَىٰ endişe etme takhshā
endişe etme
٧٧ (77)
(77)
And olsun ki Musa'ya: "Kullarımı geceleyin yürüt, denizde onlara kuru bir yol aç, batmaktan ve düşmanların yetişmesinden korkma, endişe etme" diye vahyettik.
20:78
فَأَتْبَعَهُمْ onların ardına düştü fa-atbaʿahum
onların ardına düştü
فِرْعَوْنُ Fir'avn fir'ʿawnu
Fir'avn
بِجُنُودِهِۦ askerleriyle bijunūdihi
askerleriyle
فَغَشِيَهُم örttü (boğdu) faghashiyahum
örttü (boğdu)
مِّنَ denizden mina
denizden
ٱلْيَمِّ the sea l-yami
the sea
مَا şey
şey
غَشِيَهُمْ onları örten ghashiyahum
onları örten
٧٨ (78)
(78)
Firavun, ordusuyla onları takip etti, deniz de onları içine alıverdi, hem de ne alış!
20:79
وَأَضَلَّ ve saptırdı wa-aḍalla
ve saptırdı
فِرْعَوْنُ Fir'avn fir'ʿawnu
Fir'avn
قَوْمَهُۥ toplumunu qawmahu
toplumunu
وَمَا ve wamā
ve
هَدَىٰ doğru yola iletmedi hadā
doğru yola iletmedi
٧٩ (79)
(79)
Firavun, milletini saptırdı, onlara doğru yolu göstermedi.
20:80
يَـٰبَنِىٓ Ey oğulları yābanī
Ey oğulları
إِسْرَٰٓءِيلَ İsrail is'rāīla
İsrail
قَدْ andolsun qad
andolsun
أَنجَيْنَـٰكُم biz sizi kurtardık anjaynākum
biz sizi kurtardık
مِّنْ düşmanınızdan min
düşmanınızdan
عَدُوِّكُمْ your enemy ʿaduwwikum
your enemy
وَوَٰعَدْنَـٰكُمْ ve size va'dettik wawāʿadnākum
ve size va'dettik
جَانِبَ yanında jāniba
yanında
ٱلطُّورِ Tur'un l-ṭūri
Tur'un
ٱلْأَيْمَنَ sağ l-aymana
sağ
وَنَزَّلْنَا ve indirdik wanazzalnā
ve indirdik
عَلَيْكُمُ üzerinize ʿalaykumu
üzerinize
ٱلْمَنَّ kudret helvası l-mana
kudret helvası
وَٱلسَّلْوَىٰ ve bıldırcın wal-salwā
ve bıldırcın
٨٠ (80)
(80)
Ey İsrailoğulları! Sizleri düşmanınızdan kurtardık, Tur'un sağ yanını size vadettik ve üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın indirdik.
20:81
كُلُوا۟ yeyin kulū
yeyin
مِن temizlerinden min
temizlerinden
طَيِّبَـٰتِ (the) good things ṭayyibāti
(the) good things
مَا şeylerin
şeylerin
رَزَقْنَـٰكُمْ sizi rızıklandırdığımız razaqnākum
sizi rızıklandırdığımız
وَلَا ama walā
ama
تَطْغَوْا۟ taşkınlık etmeyin taṭghaw
taşkınlık etmeyin
فِيهِ bu hususta fīhi
bu hususta
فَيَحِلَّ sonra iner fayaḥilla
sonra iner
عَلَيْكُمْ üzerinize ʿalaykum
üzerinize
غَضَبِى ۖ gazabım ghaḍabī
gazabım
وَمَن ve kimin waman
ve kimin
يَحْلِلْ inerse yaḥlil
inerse
عَلَيْهِ üstüne ʿalayhi
üstüne
غَضَبِى gazabım ghaḍabī
gazabım
فَقَدْ andolsun o faqad
andolsun o
هَوَىٰ düşmüş(mahvolmuş)tur hawā
düşmüş(mahvolmuş)tur
٨١ (81)
(81)
Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin, bunda aşırı gitmeyin ki gazabımı haketmeyesiniz. Gazabımı hakeden kimse muhakkak mahvolur.
20:82
وَإِنِّى ve ben wa-innī
ve ben
لَغَفَّارٌۭ çok bağışlayıcıyımdır laghaffārun
çok bağışlayıcıyımdır
لِّمَن kimseye karşı liman
kimseye karşı
تَابَ tevbe eden tāba
tevbe eden
وَءَامَنَ ve inanan waāmana
ve inanan
وَعَمِلَ ve iş yapan waʿamila
ve iş yapan
صَـٰلِحًۭا yararlı ṣāliḥan
yararlı
ثُمَّ sonra da thumma
sonra da
ٱهْتَدَىٰ yola gelen ih'tadā
yola gelen
٨٢ (82)
(82)
Doğrusu Ben, tevbe edeni, inanıp yararlı iş işleyerek doğru yola gireni bağışlarım.
20:83
۞ وَمَآ nedir? wamā
nedir?
أَعْجَلَكَ seni aceleyle sevk eden aʿjalaka
seni aceleyle sevk eden
عَن kavminden (ayrılmaya) ʿan
kavminden (ayrılmaya)
قَوْمِكَ your people qawmika
your people
يَـٰمُوسَىٰ ey Musa yāmūsā
ey Musa
٨٣ (83)
(83)
"Musa! Seni milletinden daha çabuk gelmeye sevkeden nedir?" dedik.
20:84
قَالَ dedi ki qāla
dedi ki
هُمْ onlar hum
onlar
أُو۟لَآءِ işte ulāi
işte
عَلَىٰٓ üzerindeler ʿalā
üzerindeler
أَثَرِى benim izim atharī
benim izim
وَعَجِلْتُ ve ben acele ettim waʿajil'tu
ve ben acele ettim
إِلَيْكَ sana ilayka
sana
رَبِّ Rabbim rabbi
Rabbim
لِتَرْضَىٰ razı olman için litarḍā
razı olman için
٨٤ (84)
(84)
Musa: "Onlar ardımdadır, Rabbim! Hoşnut olman için Sana acele geldim" dedi.
20:85
قَالَ dedi qāla
dedi
فَإِنَّا ama biz fa-innā
ama biz
قَدْ muhakkak qad
muhakkak
فَتَنَّا sınadık fatannā
sınadık
قَوْمَكَ kavmini qawmaka
kavmini
مِنۢ senden sonra min
senden sonra
بَعْدِكَ after you baʿdika
after you
وَأَضَلَّهُمُ ve onları saptırdı wa-aḍallahumu
ve onları saptırdı
ٱلسَّامِرِىُّ Samiri l-sāmiriyu
Samiri
٨٥ (85)
(85)
Allah: "Doğrusu Biz, senden sonra milletini sınadık; Samiri onları saptırdı" dedi.
20:86
فَرَجَعَ bunun üzerine döndü farajaʿa
bunun üzerine döndü
مُوسَىٰٓ Musa mūsā
Musa
إِلَىٰ kavmine ilā
kavmine
قَوْمِهِۦ his people qawmihi
his people
غَضْبَـٰنَ çok kızgın bir halde ghaḍbāna
çok kızgın bir halde
أَسِفًۭا ۚ üzüntülü asifan
üzüntülü
قَالَ dedi qāla
dedi
يَـٰقَوْمِ ey Kavmim yāqawmi
ey Kavmim
أَلَمْ size va'detmemiş miydi? alam
size va'detmemiş miydi?
يَعِدْكُمْ promise you yaʿid'kum
promise you
رَبُّكُمْ Rabbiniz rabbukum
Rabbiniz
وَعْدًا bir va'adle waʿdan
bir va'adle
حَسَنًا ۚ güzel ḥasanan
güzel
أَفَطَالَ uzun mu geldi? afaṭāla
uzun mu geldi?
عَلَيْكُمُ size ʿalaykumu
size
ٱلْعَهْدُ süre l-ʿahdu
süre
أَمْ yoksa am
yoksa
أَرَدتُّمْ mi istediniz? aradttum
mi istediniz?
أَن diye an
diye
يَحِلَّ insin yaḥilla
insin
عَلَيْكُمْ üstünüze ʿalaykum
üstünüze
غَضَبٌۭ bir gazabın ghaḍabun
bir gazabın
مِّن Rabbinizden min
Rabbinizden
رَّبِّكُمْ your Lord rabbikum
your Lord
فَأَخْلَفْتُم bu yüzden caydınız fa-akhlaftum
bu yüzden caydınız
مَّوْعِدِى bana verdiğiniz sözden mawʿidī
bana verdiğiniz sözden
٨٦ (86)
(86)
Musa, milletine kızgın ve üzgün olarak döndü. "Ey milletim! Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Uzun bir zaman mı geçti, yoksa Rabbinizin gazabına mı uğramak istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız?" dedi.
20:87
قَالُوا۟ dediler ki qālū
dediler ki
مَآ çıkmadık
çıkmadık
أَخْلَفْنَا we broke akhlafnā
we broke
مَوْعِدَكَ senin sözünden mawʿidaka
senin sözünden
بِمَلْكِنَا kendi malımızla bimalkinā
kendi malımızla
وَلَـٰكِنَّا fakat walākinnā
fakat
حُمِّلْنَآ bize yükletilmişti ḥummil'nā
bize yükletilmişti
أَوْزَارًۭا yükler (günahlar) awzāran
yükler (günahlar)
مِّن süs(eşyas)ından min
süs(eşyas)ından
زِينَةِ ornaments zīnati
ornaments
ٱلْقَوْمِ o milletin l-qawmi
o milletin
فَقَذَفْنَـٰهَا onları attık faqadhafnāhā
onları attık
فَكَذَٰلِكَ aynı şekilde fakadhālika
aynı şekilde
أَلْقَى attı alqā
attı
ٱلسَّامِرِىُّ Samiri de l-sāmiriyu
Samiri de
٨٧ (87)
(87)
Onlar: "Sana verdiğimiz sözden kendi başımıza caymadık. O milletin ziynet eşyasından bize yükler dolusu taşıtıldı. Biz onları ateşe attık, aynı şekilde Samiri de attı" dediler.
20:88
فَأَخْرَجَ sonra ortaya çıkardı fa-akhraja
sonra ortaya çıkardı
لَهُمْ onlara lahum
onlara
عِجْلًۭا bir buzağı ʿij'lan
bir buzağı
جَسَدًۭا heykeli jasadan
heykeli
لَّهُۥ onun lahu
onun
خُوَارٌۭ böğürmesi olan khuwārun
böğürmesi olan
فَقَالُوا۟ dediler ki faqālū
dediler ki
هَـٰذَآ bu hādhā
bu
إِلَـٰهُكُمْ sizin tanrınız ilāhukum
sizin tanrınız
وَإِلَـٰهُ ve tanrısıdır wa-ilāhu
ve tanrısıdır
مُوسَىٰ Musa'nın mūsā
Musa'nın
فَنَسِىَ fakat o unuttu fanasiya
fakat o unuttu
٨٨ (88)
(88)
Bunun üzerine Samiri onlara böğüren bir buzağı heykeli ortaya koydu. O ve adamları: "Bu sizin de Musa'nın da tanrısıdır, ama o unuttu" dediler.
20:89
أَفَلَا onlar görmüyorlar mı? afalā
onlar görmüyorlar mı?
يَرَوْنَ they see yarawna
they see
أَلَّا asla allā
asla
يَرْجِعُ dönemez yarjiʿu
dönemez
إِلَيْهِمْ kendilerine ilayhim
kendilerine
قَوْلًۭا bir sözle qawlan
bir sözle
وَلَا ve değildir walā
ve değildir
يَمْلِكُ malik yamliku
malik
لَهُمْ onlara lahum
onlara
ضَرًّۭا bir zarar vermeye ḍarran
bir zarar vermeye
وَلَا ve walā
ve
نَفْعًۭا yarar nafʿan
yarar
٨٩ (89)
(89)
Görmüyorlar mıydı ki, o heykel onlara ne söz söyleyebilir, ne zarar ve ne de fayda verebilirdi?
20:90
وَلَقَدْ andolsun walaqad
andolsun
قَالَ demişti qāla
demişti
لَهُمْ kendilerine lahum
kendilerine
هَـٰرُونُ Harun hārūnu
Harun
مِن önceden min
önceden
قَبْلُ before qablu
before
يَـٰقَوْمِ ey kavmim yāqawmi
ey kavmim
إِنَّمَا şüphesiz innamā
şüphesiz
فُتِنتُم siz sınandınız futintum
siz sınandınız
بِهِۦ ۖ bununla bihi
bununla
وَإِنَّ ve şüphesiz wa-inna
ve şüphesiz
رَبَّكُمُ Rabbiniz rabbakumu
Rabbiniz
ٱلرَّحْمَـٰنُ çok esirgeyendir l-raḥmānu
çok esirgeyendir
فَٱتَّبِعُونِى bana tâbi olun fa-ittabiʿūnī
bana tâbi olun
وَأَطِيعُوٓا۟ ve ita'at edin wa-aṭīʿū
ve ita'at edin
أَمْرِى buyruğuma amrī
buyruğuma
٩٠ (90)
(90)
And olsun ki, Harun da onlara önceden: "Ey milletim! Siz bu buzağı ile sınanıyorsunuz. Sizin gerçek Rabbiniz Rahman'dır. Bana uyun, emrime itaat edin" demişti.
20:91
قَالُوا۟ dediler qālū
dediler
لَن asla lan
asla
نَّبْرَحَ vazgeçmeyeceğiz nabraḥa
vazgeçmeyeceğiz
عَلَيْهِ buna ʿalayhi
buna
عَـٰكِفِينَ tapmaktan ʿākifīna
tapmaktan
حَتَّىٰ kadar ḥattā
kadar
يَرْجِعَ dönünceye yarjiʿa
dönünceye
إِلَيْنَا bize ilaynā
bize
مُوسَىٰ Musa mūsā
Musa
٩١ (91)
(91)
"Musa bize dönene kadar buna sarılmaktan vazgeçmeyeceğiz" demişlerdi.
20:92
قَالَ dedi qāla
dedi
يَـٰهَـٰرُونُ Ey Harun yāhārūnu
Ey Harun
مَا nedir?
nedir?
مَنَعَكَ sana engel olan manaʿaka
sana engel olan
إِذْ zaman idh
zaman
رَأَيْتَهُمْ gördüğünde onların ra-aytahum
gördüğünde onların
ضَلُّوٓا۟ saptıklarını ḍallū
saptıklarını
٩٢ (92)
(92)
Musa gelince: "Harun! Onların sapıttığını görünce seni benim yolumdan gitmekten alıkoyan nedir? Benim emrime karşı mı geldin?" dedi.
20:93
أَلَّا neden bana uymadın? allā
neden bana uymadın?
تَتَّبِعَنِ ۖ you follow me tattabiʿani
you follow me
أَفَعَصَيْتَ karşı mı geldin? afaʿaṣayta
karşı mı geldin?
أَمْرِى buyruğuma amrī
buyruğuma
٩٣ (93)
(93)
Musa gelince: "Harun! Onların sapıttığını görünce seni benim yolumdan gitmekten alıkoyan nedir? Benim emrime karşı mı geldin?" dedi.
20:94
قَالَ dedi qāla
dedi
يَبْنَؤُمَّ (ey) anamın oğlu yabna-umma
(ey) anamın oğlu
لَا tutma
tutma
تَأْخُذْ seize (me) takhudh
seize (me)
بِلِحْيَتِى sakalımı biliḥ'yatī
sakalımı
وَلَا ve walā
ve
بِرَأْسِىٓ ۖ başımı birasī
başımı
إِنِّى muhakkak ki ben innī
muhakkak ki ben
خَشِيتُ korktum khashītu
korktum
أَن diye an
diye
تَقُولَ diyeceksin taqūla
diyeceksin
فَرَّقْتَ ayrılık çıkardın farraqta
ayrılık çıkardın
بَيْنَ arasında bayna
arasında
بَنِىٓ oğulları banī
oğulları
إِسْرَٰٓءِيلَ İsrail is'rāīla
İsrail
وَلَمْ ve walam
ve
تَرْقُبْ tutmadın tarqub
tutmadın
قَوْلِى sözümü qawlī
sözümü
٩٤ (94)
(94)
Harun: "Ey Annemoğlu! Saçımdan sakalımdan tutma; doğrusu İsrailoğulları arasına ayrılık koydun, sözüme bakmadın demenden korktum" dedi.
20:95
قَالَ dedi ki qāla
dedi ki
فَمَا nedir? famā
nedir?
خَطْبُكَ senin amacın khaṭbuka
senin amacın
يَـٰسَـٰمِرِىُّ Ey Samiri yāsāmiriyyu
Ey Samiri
٩٥ (95)
(95)
Musa: "Ey Samiri! Ya senin yaptığın nedir?" dedi.
20:96
قَالَ dedi ki qāla
dedi ki
بَصُرْتُ ben gördüm baṣur'tu
ben gördüm
بِمَا şeyleri bimā
şeyleri
لَمْ onların görmedikleri lam
onların görmedikleri
يَبْصُرُوا۟ they perceive yabṣurū
they perceive
بِهِۦ onda bihi
onda
فَقَبَضْتُ sonra aldım faqabaḍtu
sonra aldım
قَبْضَةًۭ bir avuç qabḍatan
bir avuç
مِّنْ eserinden min
eserinden
أَثَرِ (the) track athari
(the) track
ٱلرَّسُولِ Elçinin l-rasūli
Elçinin
فَنَبَذْتُهَا ve onu attım fanabadhtuhā
ve onu attım
وَكَذَٰلِكَ ve böyle (yapmayı) wakadhālika
ve böyle (yapmayı)
سَوَّلَتْ hoş gösterdi sawwalat
hoş gösterdi
لِى bana
bana
نَفْسِى nefsim nafsī
nefsim
٩٦ (96)
(96)
Samiri: "Onların görmedikleri bir şey gördüm ve o sana gelen elçinin bastığı yerden bir avuç avuçladım. Bunu ziynet eşyasının eritildiği potaya attım. Nefsim böyle yaptırdı" dedi.
20:97
قَالَ (Musa) dedi qāla
(Musa) dedi
فَٱذْهَبْ git (defol) fa-idh'hab
git (defol)
فَإِنَّ artık fa-inna
artık
لَكَ sen laka
sen
فِى hayat boyunca
hayat boyunca
ٱلْحَيَوٰةِ the life l-ḥayati
the life
أَن diyeceksin an
diyeceksin
تَقُولَ you will say taqūla
you will say
لَا bana dokunmayın!
bana dokunmayın!
مِسَاسَ ۖ touch misāsa
touch
وَإِنَّ ve şüphesiz wa-inna
ve şüphesiz
لَكَ sana laka
sana
مَوْعِدًۭا va'dedilenden (cezadan) mawʿidan
va'dedilenden (cezadan)
لَّن asla lan
asla
تُخْلَفَهُۥ ۖ kurtulamayacaksın tukh'lafahu
kurtulamayacaksın
وَٱنظُرْ şimdi bak wa-unẓur
şimdi bak
إِلَىٰٓ tanrına ilā
tanrına
إِلَـٰهِكَ your god ilāhika
your god
ٱلَّذِى durup ısrarla alladhī
durup ısrarla
ظَلْتَ you have remained ẓalta
you have remained
عَلَيْهِ ona ʿalayhi
ona
عَاكِفًۭا ۖ taptığın ʿākifan
taptığın
لَّنُحَرِّقَنَّهُۥ biz onu yakacağız lanuḥarriqannahu
biz onu yakacağız
ثُمَّ sonra thumma
sonra
لَنَنسِفَنَّهُۥ onu savuracağız lanansifannahu
onu savuracağız
فِى denize
denize
ٱلْيَمِّ the sea l-yami
the sea
نَسْفًا ufalayıp nasfan
ufalayıp
٩٧ (97)
(97)
Musa: "Defol! Doğrusu artık hayatta, "Bana dokunmayın!" demenden başka yapacağın yoktur. Senin için asla kaçamayacağın bir ceza daha vardır. Durup üzerinde titrediğin tanrına bak, onu yakacağız, sonra denize dökeceğiz" dedi.
20:98
إِنَّمَآ ancak innamā
ancak
إِلَـٰهُكُمُ tanrınız ilāhukumu
tanrınız
ٱللَّهُ Allah'tır l-lahu
Allah'tır
ٱلَّذِى olmayan alladhī
olmayan
لَآ (there is) no
(there is) no
إِلَـٰهَ tanrı ilāha
tanrı
إِلَّا başka illā
başka
هُوَ ۚ O'ndan huwa
O'ndan
وَسِعَ kuşatmıştır wasiʿa
kuşatmıştır
كُلَّ her kulla
her
شَىْءٍ şeyi shayin
şeyi
عِلْمًۭا O'nun bilgisi ʿil'man
O'nun bilgisi
٩٨ (98)
(98)
Sizin Tanrınız, ancak, O'ndan başka tanrı olmayan Allah'tır. İlmi her şeyi içine almıştır.
20:99
كَذَٰلِكَ böylece kadhālika
böylece
نَقُصُّ anlatıyoruz naquṣṣu
anlatıyoruz
عَلَيْكَ sana ʿalayka
sana
مِنْ haberlerinden min
haberlerinden
أَنۢبَآءِ (the) news anbāi
(the) news
مَا geçmişlerin
geçmişlerin
قَدْ has preceded qad
has preceded
سَبَقَ ۚ has preceded sabaqa
has preceded
وَقَدْ gerçekten waqad
gerçekten
ءَاتَيْنَـٰكَ sana verdik ātaynāka
sana verdik
مِن katımızdan min
katımızdan
لَّدُنَّا Us ladunnā
Us
ذِكْرًۭا bir Zikir dhik'ran
bir Zikir
٩٩ (99)
(99)
Geçmiş olayları sana böyle anlatırız. Katımızdan sana da bir Kitap verdik; kim ondan yüz çevirirse bilsin ki kıyamet günü bir günah yükü yüklenecektir.
20:100
مَّنْ kim man
kim
أَعْرَضَ yüz çevirirse aʿraḍa
yüz çevirirse
عَنْهُ ondan ʿanhu
ondan
فَإِنَّهُۥ şüphesiz o fa-innahu
şüphesiz o
يَحْمِلُ yüklenecektir yaḥmilu
yüklenecektir
يَوْمَ günü yawma
günü
ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet l-qiyāmati
kıyamet
وِزْرًا (ağır) bir günah wiz'ran
(ağır) bir günah
١٠٠ (100)
(100)
Geçmiş olayları sana böyle anlatırız. Katımızdan sana da bir Kitap verdik; kim ondan yüz çevirirse bilsin ki kıyamet günü bir günah yükü yüklenecektir.
20:101
خَـٰلِدِينَ sürekli olarak kalacaklardır khālidīna
sürekli olarak kalacaklardır
فِيهِ ۖ orada fīhi
orada
وَسَآءَ ve ne kötü wasāa
ve ne kötü
لَهُمْ onlar için lahum
onlar için
يَوْمَ gününde yawma
gününde
ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet l-qiyāmati
kıyamet
حِمْلًۭا bir yüktür ḥim'lan
bir yüktür
١٠١ (101)
(101)
Devamlı bu günahın azabında kalacaklar. Kıyamet günü onlar için ne kötüdür bu yük!
20:102
يَوْمَ o gün yawma
o gün
يُنفَخُ üflenir yunfakhu
üflenir
فِى Sur'a
Sur'a
ٱلصُّورِ ۚ the Trumpet l-ṣūri
the Trumpet
وَنَحْشُرُ ve toplarız wanaḥshuru
ve toplarız
ٱلْمُجْرِمِينَ suçluları l-muj'rimīna
suçluları
يَوْمَئِذٍۢ o gün yawma-idhin
o gün
زُرْقًۭا kör bir durumda zur'qan
kör bir durumda
١٠٢ (102)
(102)
Sura üflendiği gün, işte o gün, suçluları gözleri korkudan göğermiş olarak toplarız.
20:103
يَتَخَـٰفَتُونَ gizli gizli derler yatakhāfatūna
gizli gizli derler
بَيْنَهُمْ kendi aralarında baynahum
kendi aralarında
إِن kalmadınız in
kalmadınız
لَّبِثْتُمْ you remained labith'tum
you remained
إِلَّا başka illā
başka
عَشْرًۭا on gün(den) ʿashran
on gün(den)
١٠٣ (103)
(103)
"Siz dünyada sadece on gün eğleştiniz" diye, aralarında saklı saklı konuşurlar.
20:104
نَّحْنُ biz naḥnu
biz
أَعْلَمُ daha iyi biliriz aʿlamu
daha iyi biliriz
بِمَا şeyleri bimā
şeyleri
يَقُولُونَ onların dedikleri yaqūlūna
onların dedikleri
إِذْ o zaman idh
o zaman
يَقُولُ der ki yaqūlu
der ki
أَمْثَلُهُمْ onların seçkinleri amthaluhum
onların seçkinleri
طَرِيقَةً yol (hayat tarzı) bakımından ṭarīqatan
yol (hayat tarzı) bakımından
إِن siz kalmadınız in
siz kalmadınız
لَّبِثْتُمْ you remained labith'tum
you remained
إِلَّا başkaca illā
başkaca
يَوْمًۭا bir gün(den) yawman
bir gün(den)
١٠٤ (104)
(104)
Aralarında konuştuklarını Biz daha iyi biliriz. En akıllıları: "Sadece bir gün eğleştiniz" der.
20:105
وَيَسْـَٔلُونَكَ ve sana soruyorlar wayasalūnaka
ve sana soruyorlar
عَنِ dağlardan ʿani
dağlardan
ٱلْجِبَالِ the mountains l-jibāli
the mountains
فَقُلْ de ki faqul
de ki
يَنسِفُهَا onları savuracak yansifuhā
onları savuracak
رَبِّى Rabbim rabbī
Rabbim
نَسْفًۭا ufalayıp nasfan
ufalayıp
١٠٥ (105)
(105)
Sana dağları sorarlar; de ki: "Rabbim onları ufalayıp savuracak, yerlerini düz, kuru bir toprak haline getirecek; orada ne çukur, ne tümsek göreceksin. O gün, hiçbir tarafa sapmadan bir davetçiye uyarlar. Sesler Rahman'ın heybetinden kısılmıştır; ancak bir fısıltı işitirsin."
20:106
فَيَذَرُهَا bırakacaktır fayadharuhā
bırakacaktır
قَاعًۭا yerlerini qāʿan
yerlerini
صَفْصَفًۭا boş dümdüz' ṣafṣafan
boş dümdüz'
١٠٦ (106)
(106)
Sana dağları sorarlar; de ki: "Rabbim onları ufalayıp savuracak, yerlerini düz, kuru bir toprak haline getirecek; orada ne çukur, ne tümsek göreceksin. O gün, hiçbir tarafa sapmadan bir davetçiye uyarlar. Sesler Rahman'ın heybetinden kısılmıştır; ancak bir fısıltı işitirsin."
20:107
لَّا görmeyeceksin
görmeyeceksin
تَرَىٰ you will see tarā
you will see
فِيهَا orada fīhā
orada
عِوَجًۭا bir eğrilik ʿiwajan
bir eğrilik
وَلَآ ne de walā
ne de
أَمْتًۭا bir tümsek amtan
bir tümsek
١٠٧ (107)
(107)
Sana dağları sorarlar; de ki: "Rabbim onları ufalayıp savuracak, yerlerini düz, kuru bir toprak haline getirecek; orada ne çukur, ne tümsek göreceksin. O gün, hiçbir tarafa sapmadan bir davetçiye uyarlar. Sesler Rahman'ın heybetinden kısılmıştır; ancak bir fısıltı işitirsin."
20:108
يَوْمَئِذٍۢ o gün yawma-idhin
o gün
يَتَّبِعُونَ uyarlar yattabiʿūna
uyarlar
ٱلدَّاعِىَ çağrıcıya l-dāʿiya
çağrıcıya
لَا hiç pürüzü olmayan
hiç pürüzü olmayan
عِوَجَ deviation ʿiwaja
deviation
لَهُۥ ۖ onun lahu
onun
وَخَشَعَتِ ve kısılır wakhashaʿati
ve kısılır
ٱلْأَصْوَاتُ sesler l-aṣwātu
sesler
لِلرَّحْمَـٰنِ Rahman'ın huzurunda lilrraḥmāni
Rahman'ın huzurunda
فَلَا işitemezsin falā
işitemezsin
تَسْمَعُ you will hear tasmaʿu
you will hear
إِلَّا başka bir şey illā
başka bir şey
هَمْسًۭا fısıltıdan hamsan
fısıltıdan
١٠٨ (108)
(108)
Sana dağları sorarlar; de ki: "Rabbim onları ufalayıp savuracak, yerlerini düz, kuru bir toprak haline getirecek; orada ne çukur, ne tümsek göreceksin. O gün, hiçbir tarafa sapmadan bir davetçiye uyarlar. Sesler Rahman'ın heybetinden kısılmıştır; ancak bir fısıltı işitirsin."
20:109
يَوْمَئِذٍۢ o gün yawma-idhin
o gün
لَّا yoktur
yoktur
تَنفَعُ faydası tanfaʿu
faydası
ٱلشَّفَـٰعَةُ şefa'atinin l-shafāʿatu
şefa'atinin
إِلَّا başkasının illā
başkasının
مَنْ kimseden man
kimseden
أَذِنَ izin verdiği adhina
izin verdiği
لَهُ kendisine lahu
kendisine
ٱلرَّحْمَـٰنُ Rahman'ın l-raḥmānu
Rahman'ın
وَرَضِىَ ve hoşlandığı waraḍiya
ve hoşlandığı
لَهُۥ onun lahu
onun
قَوْلًۭا sözünden qawlan
sözünden
١٠٩ (109)
(109)
O gün Rahman'ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati fayda vermez.
20:110
يَعْلَمُ O bilir yaʿlamu
O bilir
مَا olanı
olanı
بَيْنَ arasında (önlerinde) bayna
arasında (önlerinde)
أَيْدِيهِمْ ellerinin (önlerinde) aydīhim
ellerinin (önlerinde)
وَمَا ve olanı wamā
ve olanı
خَلْفَهُمْ arkalarında khalfahum
arkalarında
وَلَا ve walā
ve
يُحِيطُونَ onlar ise kavrayamazlar yuḥīṭūna
onlar ise kavrayamazlar
بِهِۦ O'nu bihi
O'nu
عِلْمًۭا bilgice ʿil'man
bilgice
١١٠ (110)
(110)
Allah onların geçmişlerini de, geleceklerini de bilir. Onların hiçbirinin ilmi ise O'nu kuşatamaz.
20:111
۞ وَعَنَتِ boyun eğmiştir waʿanati
boyun eğmiştir
ٱلْوُجُوهُ bütün yüzler l-wujūhu
bütün yüzler
لِلْحَىِّ o diri olana lil'ḥayyi
o diri olana
ٱلْقَيُّومِ ۖ ve herşeye hakim olana l-qayūmi
ve herşeye hakim olana
وَقَدْ ve muhakkak waqad
ve muhakkak
خَابَ perişan olmuştur khāba
perişan olmuştur
مَنْ kimse man
kimse
حَمَلَ yüklenen ḥamala
yüklenen
ظُلْمًۭا zulüm ẓul'man
zulüm
١١١ (111)
(111)
İnsanlar, diri ve her an yaratıklarını gözetip duran Allah'a boyun eğmiştir. Yükü zulüm olan kimse ise hüsrana uğramıştır.
20:112
وَمَن ve kim waman
ve kim
يَعْمَلْ yaparsa yaʿmal
yaparsa
مِنَ iyi olan işlerden mina
iyi olan işlerden
ٱلصَّـٰلِحَـٰتِ the righteous deeds l-ṣāliḥāti
the righteous deeds
وَهُوَ ve o wahuwa
ve o
مُؤْمِنٌۭ inanırsa mu'minun
inanırsa
فَلَا artık falā
artık
يَخَافُ korkmaz yakhāfu
korkmaz
ظُلْمًۭا zulümden ẓul'man
zulümden
وَلَا ne de walā
ne de
هَضْمًۭا hakkının çiğnenmesinden haḍman
hakkının çiğnenmesinden
١١٢ (112)
(112)
İnanmış olarak, yararlı işler işleyen kimse, haksızlıktan ve hakkının yeneceğinden korkmaz.
20:113
وَكَذَٰلِكَ ve böyle wakadhālika
ve böyle
أَنزَلْنَـٰهُ sana onu indirdik anzalnāhu
sana onu indirdik
قُرْءَانًا bir Kur'an olarak qur'ānan
bir Kur'an olarak
عَرَبِيًّۭا Arapça ʿarabiyyan
Arapça
وَصَرَّفْنَا ve türlü biçimlere açıkladık waṣarrafnā
ve türlü biçimlere açıkladık
فِيهِ onda fīhi
onda
مِنَ tehditleri mina
tehditleri
ٱلْوَعِيدِ the warnings l-waʿīdi
the warnings
لَعَلَّهُمْ umulur ki laʿallahum
umulur ki
يَتَّقُونَ korunurlar yattaqūna
korunurlar
أَوْ yahut aw
yahut
يُحْدِثُ (Kur'an) yaptırır yuḥ'dithu
(Kur'an) yaptırır
لَهُمْ onlara lahum
onlara
ذِكْرًۭا bir hatırlama dhik'ran
bir hatırlama
١١٣ (113)
(113)
İşte Kuran'ı, Arapça okunmak üzere indirdik, onda tehditleri türlü türlü açıkladık ki belki sakınırlar yahut onlara ibret verir.
20:114
فَتَعَـٰلَى yücedir fataʿālā
yücedir
ٱللَّهُ Allah l-lahu
Allah
ٱلْمَلِكُ hükümdar olan l-maliku
hükümdar olan
ٱلْحَقُّ ۗ gerçek l-ḥaqu
gerçek
وَلَا asla walā
asla
تَعْجَلْ acele etme taʿjal
acele etme
بِٱلْقُرْءَانِ Kur'an'ı (okumaya) bil-qur'āni
Kur'an'ı (okumaya)
مِن önce min
önce
قَبْلِ before qabli
before
أَن diye an
diye
يُقْضَىٰٓ tamamlansın yuq'ḍā
tamamlansın
إِلَيْكَ sana ilayka
sana
وَحْيُهُۥ ۖ vahyedilmesi waḥyuhu
vahyedilmesi
وَقُل ve de ki waqul
ve de ki
رَّبِّ Rabbim rabbi
Rabbim
زِدْنِى artır bana zid'nī
artır bana
عِلْمًۭا ilmimi ʿil'man
ilmimi
١١٤ (114)
(114)
Gerçek hükümdar olan Allah Yüce'dir. Kuran sana vahyedilirken, vahy bitmezden önce, unutmamak için, tekrarda acele edip durma, "Rabbim! ilmimi artır" de.
20:115
وَلَقَدْ ve andolsun walaqad
ve andolsun
عَهِدْنَآ biz emretmiştik ʿahid'nā
biz emretmiştik
إِلَىٰٓ Adem'e ilā
Adem'e
ءَادَمَ Adam ādama
Adam
مِن önceden min
önceden
قَبْلُ before qablu
before
فَنَسِىَ fakat unuttu fanasiya
fakat unuttu
وَلَمْ ve walam
ve
نَجِدْ biz bulmadık najid
biz bulmadık
لَهُۥ onda lahu
onda
عَزْمًۭا bir azim ʿazman
bir azim
١١٥ (115)
(115)
And olsun ki daha önce "Adem'e secde edin" demiştik; İblis'ten başka hepsi secde etmiş, o çekinmişti.
20:116
وَإِذْ ve hani wa-idh
ve hani
قُلْنَا demiştik qul'nā
demiştik
لِلْمَلَـٰٓئِكَةِ meleklere lil'malāikati
meleklere
ٱسْجُدُوا۟ secede edin us'judū
secede edin
لِـَٔادَمَ Adem'e liādama
Adem'e
فَسَجَدُوٓا۟ secde ettiler fasajadū
secde ettiler
إِلَّآ yalnız illā
yalnız
إِبْلِيسَ İblis ib'līsa
İblis
أَبَىٰ diretti abā
diretti
١١٦ (116)
(116)
"Ey Adem! Doğrusu bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun. Doğrusu cennette ne acıkırsın, ne de çıplak kalırsın; orada ne susarsın ne de güneşin sıcağında kalırsın" dedik.
20:117
فَقُلْنَا dedik ki faqul'nā
dedik ki
يَـٰٓـَٔادَمُ ey Adem yāādamu
ey Adem
إِنَّ şüphesiz inna
şüphesiz
هَـٰذَا bu hādhā
bu
عَدُوٌّۭ düşmandır ʿaduwwun
düşmandır
لَّكَ sena laka
sena
وَلِزَوْجِكَ ve eşine walizawjika
ve eşine
فَلَا sakın falā
sakın
يُخْرِجَنَّكُمَا sizi çıkarmasın yukh'rijannakumā
sizi çıkarmasın
مِنَ cennetten mina
cennetten
ٱلْجَنَّةِ Paradise l-janati
Paradise
فَتَشْقَىٰٓ sonra yorulursun fatashqā
sonra yorulursun
١١٧ (117)
(117)
"Ey Adem! Doğrusu bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun. Doğrusu cennette ne acıkırsın, ne de çıplak kalırsın; orada ne susarsın ne de güneşin sıcağında kalırsın" dedik.
20:118
إِنَّ şüphesiz inna
şüphesiz
لَكَ senin için laka
senin için
أَلَّا yoktur allā
yoktur
تَجُوعَ acıkmak tajūʿa
acıkmak
فِيهَا burada fīhā
burada
وَلَا ve yoktur walā
ve yoktur
تَعْرَىٰ çıplak kalmak taʿrā
çıplak kalmak
١١٨ (118)
(118)
"Ey Adem! Doğrusu bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun. Doğrusu cennette ne acıkırsın, ne de çıplak kalırsın; orada ne susarsın ne de güneşin sıcağında kalırsın" dedik.
20:119
وَأَنَّكَ ve şüphesiz sen wa-annaka
ve şüphesiz sen
لَا susamayacaksın
susamayacaksın
تَظْمَؤُا۟ will suffer from thirst taẓma-u
will suffer from thirst
فِيهَا burada fīhā
burada
وَلَا ve walā
ve
تَضْحَىٰ sıcaktan etkilenmeyeceksin taḍḥā
sıcaktan etkilenmeyeceksin
١١٩ (119)
(119)
"Ey Adem! Doğrusu bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun. Doğrusu cennette ne acıkırsın, ne de çıplak kalırsın; orada ne susarsın ne de güneşin sıcağında kalırsın" dedik.
20:120
فَوَسْوَسَ nihayet fısıldadı fawaswasa
nihayet fısıldadı
إِلَيْهِ ona ilayhi
ona
ٱلشَّيْطَـٰنُ şeytan l-shayṭānu
şeytan
قَالَ dedi ki qāla
dedi ki
يَـٰٓـَٔادَمُ ey Adem yāādamu
ey Adem
هَلْ mi? hal
mi?
أَدُلُّكَ sana göstereyim adulluka
sana göstereyim
عَلَىٰ ağacını ʿalā
ağacını
شَجَرَةِ (the) tree shajarati
(the) tree
ٱلْخُلْدِ ebedilik l-khul'di
ebedilik
وَمُلْكٍۢ ve bir hükümranlığı wamul'kin
ve bir hükümranlığı
لَّا yok olmayacak
yok olmayacak
يَبْلَىٰ (that will) deteriorate yablā
(that will) deteriorate
١٢٠ (120)
(120)
Ama şeytan ona vesvese verip: "Ey Adem! Sana sonsuzluk ağacını ve çökmesi olmayan bir saltanatı göstereyim mi?" dedi.
20:121
فَأَكَلَا yediler fa-akalā
yediler
مِنْهَا o(ağaç)tan min'hā
o(ağaç)tan
فَبَدَتْ böylece göründü fabadat
böylece göründü
لَهُمَا kendilerine lahumā
kendilerine
سَوْءَٰتُهُمَا kötü yerleri sawātuhumā
kötü yerleri
وَطَفِقَا ve başladılar waṭafiqā
ve başladılar
يَخْصِفَانِ örtmeğe yakhṣifāni
örtmeğe
عَلَيْهِمَا üstlerini ʿalayhimā
üstlerini
مِن yaprağından min
yaprağından
وَرَقِ (the) leaves waraqi
(the) leaves
ٱلْجَنَّةِ ۚ cennet l-janati
cennet
وَعَصَىٰٓ ve karşı geldi waʿaṣā
ve karşı geldi
ءَادَمُ Adem ādamu
Adem
رَبَّهُۥ Rabbine rabbahu
Rabbine
فَغَوَىٰ ve şaşırdı faghawā
ve şaşırdı
١٢١ (121)
(121)
Bunun üzerine ikisi de o ağacın meyvesinden yedi, ayıp yerleri görünüverdi. Cennet yapraklarıyla örtünmeye koyuldular. Adem, Rabbine baş kaldırdı ve yolunu şaşırdı.
20:122
ثُمَّ sonra thumma
sonra
ٱجْتَبَـٰهُ onu seçti ij'tabāhu
onu seçti
رَبُّهُۥ Rabbi rabbuhu
Rabbi
فَتَابَ tevbesini kabul etti fatāba
tevbesini kabul etti
عَلَيْهِ onun ʿalayhi
onun
وَهَدَىٰ ve doğru yola iletti wahadā
ve doğru yola iletti
١٢٢ (122)
(122)
Rabbi yine de onu seçip tevbesini kabul etti, ona doğru yolu gösterdi.
20:123
قَالَ dedi ki qāla
dedi ki
ٱهْبِطَا inin ih'biṭā
inin
مِنْهَا oradan min'hā
oradan
جَمِيعًۢا ۖ hepiniz jamīʿan
hepiniz
بَعْضُكُمْ bir kısmınız baʿḍukum
bir kısmınız
لِبَعْضٍ diğerinize libaʿḍin
diğerinize
عَدُوٌّۭ ۖ düşmansınız ʿaduwwun
düşmansınız
فَإِمَّا artık fa-immā
artık
يَأْتِيَنَّكُم size geldiği zaman yatiyannakum
size geldiği zaman
مِّنِّى benden minnī
benden
هُدًۭى bir hidayet hudan
bir hidayet
فَمَنِ sonra kim famani
sonra kim
ٱتَّبَعَ uyarsa ittabaʿa
uyarsa
هُدَاىَ benim hidayetime hudāya
benim hidayetime
فَلَا yoktur (ona) falā
yoktur (ona)
يَضِلُّ sapkınlık yaḍillu
sapkınlık
وَلَا ve yoktur walā
ve yoktur
يَشْقَىٰ bir sıkıntı yashqā
bir sıkıntı
١٢٣ (123)
(123)
Onlara şöyle dedi: "Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin. Elbet size Benden bir yol gösteren gelir; Benim yoluma uyan ne sapar ve ne de bedbaht olur."
20:124
وَمَنْ ama kim waman
ama kim
أَعْرَضَ yüz çevirirse aʿraḍa
yüz çevirirse
عَن beni anmaktan ʿan
beni anmaktan
ذِكْرِى My remembrance dhik'rī
My remembrance
فَإِنَّ şüphesiz ki fa-inna
şüphesiz ki
لَهُۥ onun için vardır lahu
onun için vardır
مَعِيشَةًۭ bir geçim maʿīshatan
bir geçim
ضَنكًۭا dar ḍankan
dar
وَنَحْشُرُهُۥ ve onu haşrederiz wanaḥshuruhu
ve onu haşrederiz
يَوْمَ günü yawma
günü
ٱلْقِيَـٰمَةِ kıyamet l-qiyāmati
kıyamet
أَعْمَىٰ kör olarak aʿmā
kör olarak
١٢٤ (124)
(124)
Benim Kitap'ımdan yüz çeviren bilsin ki onun dar bir geçimi olur ve kıyamet günü de onu kör olarak haşrederiz.
20:125
قَالَ der ki qāla
der ki
رَبِّ Rabbim rabbi
Rabbim
لِمَ niçin? lima
niçin?
حَشَرْتَنِىٓ beni haşrettin ḥashartanī
beni haşrettin
أَعْمَىٰ kör olarak aʿmā
kör olarak
وَقَدْ andolsun waqad
andolsun
كُنتُ ben idim kuntu
ben idim
بَصِيرًۭا görüyor baṣīran
görüyor
١٢٥ (125)
(125)
O zaman: "Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin, oysa ben gören bir kimseydim" der.
20:126
قَالَ (Allah) buyurur ki qāla
(Allah) buyurur ki
كَذَٰلِكَ nasıl ki kadhālika
nasıl ki
أَتَتْكَ sana geldiğinde atatka
sana geldiğinde
ءَايَـٰتُنَا ayetlerimiz āyātunā
ayetlerimiz
فَنَسِيتَهَا ۖ sen onları unuttuysan fanasītahā
sen onları unuttuysan
وَكَذَٰلِكَ öylece wakadhālika
öylece
ٱلْيَوْمَ bugün l-yawma
bugün
تُنسَىٰ sen unutulursun tunsā
sen unutulursun
١٢٦ (126)
(126)
Allah: "Böyledir, ayetlerimiz sana gelmişti de sen onları unutmuştun, bugün de öylece unutulursun" der.
20:127
وَكَذَٰلِكَ işte böyle wakadhālika
işte böyle
نَجْزِى cezalandırırız najzī
cezalandırırız
مَنْ kimseleri man
kimseleri
أَسْرَفَ israf eden asrafa
israf eden
وَلَمْ ve walam
ve
يُؤْمِنۢ inanmayanları yu'min
inanmayanları
بِـَٔايَـٰتِ ayetlerine biāyāti
ayetlerine
رَبِّهِۦ ۚ Rabbinin rabbihi
Rabbinin
وَلَعَذَابُ ve elbette azabı walaʿadhābu
ve elbette azabı
ٱلْـَٔاخِرَةِ ahiretin l-ākhirati
ahiretin
أَشَدُّ daha çetindir ashaddu
daha çetindir
وَأَبْقَىٰٓ ve daha süreklidir wa-abqā
ve daha süreklidir
١٢٧ (127)
(127)
İşte haddi aşanları, Rabbinin ayetlerine inanmayanları böylece cezalandıracağız. Hem, ahiretin azabı bu dünya azabından daha şiddetli ve daha devamlıdır.
20:128
أَفَلَمْ yola getirmedi mi? afalam
yola getirmedi mi?
يَهْدِ it guided yahdi
it guided
لَهُمْ onları; lahum
onları;
كَمْ nicelerini kam
nicelerini
أَهْلَكْنَا yok edişimiz ahlaknā
yok edişimiz
قَبْلَهُم kendilerinden önce qablahum
kendilerinden önce
مِّنَ nesillerden mina
nesillerden
ٱلْقُرُونِ the generations l-qurūni
the generations
يَمْشُونَ dolaştıkları yamshūna
dolaştıkları
فِى meskenlerinde
meskenlerinde
مَسَـٰكِنِهِمْ ۗ their dwellings masākinihim
their dwellings
إِنَّ elbette inna
elbette
فِى bunda vardır
bunda vardır
ذَٰلِكَ that dhālika
that
لَـَٔايَـٰتٍۢ ibretler laāyātin
ibretler
لِّأُو۟لِى sahipleri için li-ulī
sahipleri için
ٱلنُّهَىٰ akıl l-nuhā
akıl
١٢٨ (128)
(128)
Onları yerlerinde gezdikleri, kendilerinden önce yok etmiş olduğumuz bunca nesiller doğru yola sevketmedi mi? Doğrusu bunlarda akıl sahipleri için ibretler vardır.
20:129
وَلَوْلَا eğer olmasaydı walawlā
eğer olmasaydı
كَلِمَةٌۭ söylenmiş bir söz kalimatun
söylenmiş bir söz
سَبَقَتْ daha önce sabaqat
daha önce
مِن tarafından min
tarafından
رَّبِّكَ Rabbin rabbika
Rabbin
لَكَانَ şüphesiz olurdu lakāna
şüphesiz olurdu
لِزَامًۭا (azap) gerekli lizāman
(azap) gerekli
وَأَجَلٌۭ ve bir süre wa-ajalun
ve bir süre
مُّسَمًّۭى belirtilmiş musamman
belirtilmiş
١٢٩ (129)
(129)
Eğer Rabbinin verilmiş bir sözü ve tayin ettiği bir süre olmasaydı, hemen azaba uğrarlardı.
20:130
فَٱصْبِرْ o halde sabret fa-iṣ'bir
o halde sabret
عَلَىٰ şeylere ʿalā
şeylere
مَا what
what
يَقُولُونَ onların dedikleri yaqūlūna
onların dedikleri
وَسَبِّحْ ve tesbih et wasabbiḥ
ve tesbih et
بِحَمْدِ överek biḥamdi
överek
رَبِّكَ Rabbini rabbika
Rabbini
قَبْلَ önce qabla
önce
طُلُوعِ doğmasından ṭulūʿi
doğmasından
ٱلشَّمْسِ güneşin l-shamsi
güneşin
وَقَبْلَ ve önce waqabla
ve önce
غُرُوبِهَا ۖ batmasından ghurūbihā
batmasından
وَمِنْ bir kısmında wamin
bir kısmında
ءَانَآئِ sa'atlerinden ānāi
sa'atlerinden
ٱلَّيْلِ gece al-layli
gece
فَسَبِّحْ tesbih et fasabbiḥ
tesbih et
وَأَطْرَافَ ve taraflarında wa-aṭrāfa
ve taraflarında
ٱلنَّهَارِ gündüzün l-nahāri
gündüzün
لَعَلَّكَ umulur ki laʿallaka
umulur ki
تَرْضَىٰ hoşnut olursun tarḍā
hoşnut olursun
١٣٠ (130)
(130)
Onların dediklerine sabret; güneşin doğmasından ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et; gece saatlerinde ve gündüzleri de tesbih et ki Rabbinin rızasına eresin.
20:131
وَلَا ve asla walā
ve asla
تَمُدَّنَّ dikme tamuddanna
dikme
عَيْنَيْكَ gözlerini ʿaynayka
gözlerini
إِلَىٰ doğru ilā
doğru
مَا şeylere
şeylere
مَتَّعْنَا faydalandırdığımız mattaʿnā
faydalandırdığımız
بِهِۦٓ onunla bihi
onunla
أَزْوَٰجًۭا bazı zümreleri azwājan
bazı zümreleri
مِّنْهُمْ onlardan min'hum
onlardan
زَهْرَةَ süsüne zahrata
süsüne
ٱلْحَيَوٰةِ hayatının l-ḥayati
hayatının
ٱلدُّنْيَا dünya l-dun'yā
dünya
لِنَفْتِنَهُمْ kendilerini denemek için linaftinahum
kendilerini denemek için
فِيهِ ۚ o konuda fīhi
o konuda
وَرِزْقُ ve rızkı wariz'qu
ve rızkı
رَبِّكَ Rabbinin rabbika
Rabbinin
خَيْرٌۭ daha hayırlıdır khayrun
daha hayırlıdır
وَأَبْقَىٰ ve daha süreklidir wa-abqā
ve daha süreklidir
١٣١ (131)
(131)
Kendilerini sınamak için, dünya hayatının süsü olarak bol bol geçimlik verdiğimiz kimselere sakın göz dikme, Rabbinin rızkı daha iyi ve daha devamlıdır.
20:132
وَأْمُرْ ve emret wamur
ve emret
أَهْلَكَ ailene ahlaka
ailene
بِٱلصَّلَوٰةِ namazı bil-ṣalati
namazı
وَٱصْطَبِرْ ve dayan wa-iṣ'ṭabir
ve dayan
عَلَيْهَا ۖ ona (namaz kılmaya) ʿalayhā
ona (namaz kılmaya)
لَا biz senden istemiyoruz
biz senden istemiyoruz
نَسْـَٔلُكَ We ask you nasaluka
We ask you
رِزْقًۭا ۖ rızık riz'qan
rızık
نَّحْنُ biz naḥnu
biz
نَرْزُقُكَ ۗ seni besliyoruz narzuquka
seni besliyoruz
وَٱلْعَـٰقِبَةُ ve akıbet wal-ʿāqibatu
ve akıbet
لِلتَّقْوَىٰ takva(sahipleri)nindir lilttaqwā
takva(sahipleri)nindir
١٣٢ (132)
(132)
Ehline namaz kılmalarını emret, kendin de onda devamlı ol. Biz senden rızık istemiyoruz, sana rızık veren Biziz. Sonuç Allah'a karşı gelmekten sakınanındır.
20:133
وَقَالُوا۟ ve dediler ki waqālū
ve dediler ki
لَوْلَا değil mi? lawlā
değil mi?
يَأْتِينَا bize getirmeli yatīnā
bize getirmeli
بِـَٔايَةٍۢ bir ayet (mu'cize) biāyatin
bir ayet (mu'cize)
مِّن Rabbinden min
Rabbinden
رَّبِّهِۦٓ ۚ his Lord rabbihi
his Lord
أَوَلَمْ onlara gelmedi mi? awalam
onlara gelmedi mi?
تَأْتِهِم come to them tatihim
come to them
بَيِّنَةُ kanıt bayyinatu
kanıt
مَا bulunan
bulunan
فِى (was) in
(was) in
ٱلصُّحُفِ Kitap'larda l-ṣuḥufi
Kitap'larda
ٱلْأُولَىٰ önceki l-ūlā
önceki
١٣٣ (133)
(133)
"Rabbinden bize bir mucize getirseydi ya" derler. Onlara, önceki Kitablarda bulunan belgeler gelmedi mi?
20:134
وَلَوْ şayet walaw
şayet
أَنَّآ şüphesiz biz annā
şüphesiz biz
أَهْلَكْنَـٰهُم onları helak etseydik ahlaknāhum
onları helak etseydik
بِعَذَابٍۢ bir azab ile biʿadhābin
bir azab ile
مِّن ondan önce min
ondan önce
قَبْلِهِۦ before him qablihi
before him
لَقَالُوا۟ elbette derlerdi laqālū
elbette derlerdi
رَبَّنَا Rabbimiz rabbanā
Rabbimiz
لَوْلَآ keşke lawlā
keşke
أَرْسَلْتَ gönderseydin arsalta
gönderseydin
إِلَيْنَا bize ilaynā
bize
رَسُولًۭا bir elçi rasūlan
bir elçi
فَنَتَّبِعَ uysaydık fanattabiʿa
uysaydık
ءَايَـٰتِكَ senin ayetlerine āyātika
senin ayetlerine
مِن önce min
önce
قَبْلِ before qabli
before
أَن rezil olmadan an
rezil olmadan
نَّذِلَّ we were humiliated nadhilla
we were humiliated
وَنَخْزَىٰ ve alçak (olmadan) wanakhzā
ve alçak (olmadan)
١٣٤ (134)
(134)
Eğer onları ondan önce bir azaba uğratarak yok etseydik: "Rabbimiz! Bize bir peygamber gönderseydin de, alçak ve rezil olmazdan önce ayetlerine uysaydık, olmaz mıydı?" diyeceklerdi.
20:135
قُلْ de ki qul
de ki
كُلٌّۭ herkes kullun
herkes
مُّتَرَبِّصٌۭ gözetlemektedir mutarabbiṣun
gözetlemektedir
فَتَرَبَّصُوا۟ ۖ gözetleyin fatarabbaṣū
gözetleyin
فَسَتَعْلَمُونَ bileceksiniz fasataʿlamūna
bileceksiniz
مَنْ kimdir man
kimdir
أَصْحَـٰبُ sahipleri aṣḥābu
sahipleri
ٱلصِّرَٰطِ yolun l-ṣirāṭi
yolun
ٱلسَّوِىِّ düzgün l-sawiyi
düzgün
وَمَنِ ve kimdir wamani
ve kimdir
ٱهْتَدَىٰ doğru yolda olan ih'tadā
doğru yolda olan
١٣٥ (135)
(135)
De ki: "Herkes gözlemektedir, siz de gözleyin. Şüphesiz düz yolun sahiplerinin kimler olduğunu ve kimlerin doğru yolda bulunduğunu bileceksiniz."