18

Kehf

Mekki 110 Ayet Cüz 15
الكهف

Kehf Suresi (الكهف), Kur’an-ı Kerim’in 18. suresidir — Mekki, 110 ayetten oluşan bir suredir. Mekkî sureler, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Medine’ye hicretinden önce inmiştir ve genellikle iman, Allah’ın birliği ve ahiret üzerinde durur.

Besmele
بِسْمِadıylabis'miٱللَّهِAllah'ınl-lahiٱلرَّحْمَـٰنِRahmanl-raḥmāniٱلرَّحِيمِRahiml-raḥīmi
Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla
18:1
ٱلْحَمْدُhamdolsunal-ḥamduلِلَّهِAllah'alillahiٱلَّذِىٓkialladhīأَنزَلَindirdianzalaعَلَىٰkulunaʿalāعَبْدِهِHis slaveʿabdihiٱلْكِتَـٰبَKitabıl-kitābaوَلَمْvewalamيَجْعَلkoymadıyajʿalلَّهُۥonalahuعِوَجَاۜhiçbir eğrilikʿiwajā١
Hamd Allah'a mahsustur ki, kendi katından şiddetli bir baskını haber vermek ve yararlı iş yapan müminlere, içinde temelli kalacakları güzel bir mükafatı müjdelemek ve: "Allah çocuk edindi" diyenleri uyarmak için kuluna eğri bir taraf bırakmadığı dosdoğru Kitap'ı indirmiştir.
18:2
قَيِّمًۭاdosdoğru olarakqayyimanلِّيُنذِرَuyarması içinliyundhiraبَأْسًۭاazaba karşıbasanشَدِيدًۭاşiddetlishadīdanمِّنkatından (indirdi)minلَّدُنْهُnear Himladun'huوَيُبَشِّرَve müjdelemesi içinwayubashiraٱلْمُؤْمِنِينَmü'minlerel-mu'minīnaٱلَّذِينَyapanalladhīnaيَعْمَلُونَdoyaʿmalūnaٱلصَّـٰلِحَـٰتِiyi işlerl-ṣāliḥātiأَنَّkendileri için bulunduğunuannaلَهُمْfor themlahumأَجْرًاmükafatajranحَسَنًۭاgüzelḥasanan٢
Hamd Allah'a mahsustur ki, kendi katından şiddetli bir baskını haber vermek ve yararlı iş yapan müminlere, içinde temelli kalacakları güzel bir mükafatı müjdelemek ve: "Allah çocuk edindi" diyenleri uyarmak için kuluna eğri bir taraf bırakmadığı dosdoğru Kitap'ı indirmiştir.
18:3
مَّـٰكِثِينَkalacaklardırmākithīnaفِيهِonun içindefīhiأَبَدًۭاsürekli olarakabadan٣
Hamd Allah'a mahsustur ki, kendi katından şiddetli bir baskını haber vermek ve yararlı iş yapan müminlere, içinde temelli kalacakları güzel bir mükafatı müjdelemek ve: "Allah çocuk edindi" diyenleri uyarmak için kuluna eğri bir taraf bırakmadığı dosdoğru Kitap'ı indirmiştir.
18:4
وَيُنذِرَve uyarması içinwayundhiraٱلَّذِينَdiyenlerialladhīnaقَالُوا۟sayqālūٱتَّخَذَedindiittakhadhaٱللَّهُAllahl-lahuوَلَدًۭاçocukwaladan٤
Hamd Allah'a mahsustur ki, kendi katından şiddetli bir baskını haber vermek ve yararlı iş yapan müminlere, içinde temelli kalacakları güzel bir mükafatı müjdelemek ve: "Allah çocuk edindi" diyenleri uyarmak için kuluna eğri bir taraf bırakmadığı dosdoğru Kitap'ı indirmiştir.
18:5
مَّاyokturلَهُمonlarınlahumبِهِۦbu husustabihiمِنْhiçbirminعِلْمٍۢbilgisiʿil'minوَلَاve yokturwalāلِـَٔابَآئِهِمْ ۚatalarınınliābāihimكَبُرَتْne büyük (küstahça)kaburatكَلِمَةًۭsözkalimatanتَخْرُجُçıkıyortakhrujuمِنْağızlarındanminأَفْوَٰهِهِمْ ۚtheir mouthsafwāhihimإِنonlar söylemiyorlarinيَقُولُونَthey sayyaqūlūnaإِلَّاbaşka bir şeyillāكَذِبًۭاyalandankadhiban٥
Allah'ın çocuk edindiğine dair ne kendilerinin ve ne de babalarının bir bilgisi vardır. Ağızlarından çıkan söz ne büyük iftiradır. Onlar yalnız ve yalnız yalan söylerler.
18:6
فَلَعَلَّكَherhalde senfalaʿallakaبَـٰخِعٌۭhelak edeceksinbākhiʿunنَّفْسَكَkendininafsakaعَلَىٰٓpeşlerindeʿalāءَاثَـٰرِهِمْtheir footstepsāthārihimإِنdiyeinلَّمْinanmıyorlarlamيُؤْمِنُوا۟they believeyu'minūبِهَـٰذَاbubihādhāٱلْحَدِيثِsözel-ḥadīthiأَسَفًاüzüntüdenasafan٦
Bu söze inanmayanların ardından üzülerek nerdeyse kendini mahvedeceksin!
18:7
إِنَّاşüphesiz bizinnāجَعَلْنَاyarattıkjaʿalnāمَاşeyleriعَلَىüzerindekiʿalāٱلْأَرْضِyerl-arḍiزِينَةًۭsüs olsun diyezīnatanلَّهَاkendisinelahāلِنَبْلُوَهُمْonları denemek içinlinabluwahumأَيُّهُمْhangisininayyuhumأَحْسَنُdaha güzelaḥsanuعَمَلًۭاiş yaptığınıʿamalan٧
İnsanların hangisinin daha iyi iş işlediğini ortaya koyalım diye, yeryüzünde olan şeyleri, yeryüzünün süsü yaptık.
18:8
وَإِنَّاbiz elbettewa-innāلَجَـٰعِلُونَyaparızlajāʿilūnaمَاşeyleriعَلَيْهَا(yerin) üzerindekiʿalayhāصَعِيدًۭاbir toprakṣaʿīdanجُرُزًاkupkurujuruzan٨
Şüphesiz Biz, yeryüzünde olanları kupkuru bir toprak haline getirebiliriz.
18:9
أَمْyoksaamحَسِبْتَ(mi) sandın?ḥasib'taأَنَّsadeceannaأَصْحَـٰبَsahiplerininaṣḥābaٱلْكَهْفِKehfl-kahfiوَٱلرَّقِيمِve Rakimwal-raqīmiكَانُوا۟olduklarınıkānūمِنْbizim ayetlerimizdenminءَايَـٰتِنَاOur Signsāyātināعَجَبًاşaşılacakʿajaban٩
Yoksa sen Mağara ve Kitap ehlini şaşılacak ayetlerimizden mi zannettin?
18:10
إِذْzamanidhأَوَىsığındıklarıawāٱلْفِتْيَةُo gençlerl-fit'yatuإِلَىmağarayailāٱلْكَهْفِthe cavel-kahfiفَقَالُوا۟dedilerfaqālūرَبَّنَآRabbimizrabbanāءَاتِنَاbize verātināمِنkatındanminلَّدُنكَYourselfladunkaرَحْمَةًۭbir rahmetraḥmatanوَهَيِّئْve hazırlawahayyiلَنَاbizelanāمِنْşu işimizdenminأَمْرِنَاour affairamrināرَشَدًۭاbir çıkış yolurashadan١٠
Birkaç genç mağaraya sığınmış: "Rabbimiz! Katından bize rahmet ver ve işimizde doğruyu göster, bizi başarılı kıl" demişlerdi.
18:11
فَضَرَبْنَاbiz de vurdukfaḍarabnāعَلَىٰٓ(ağırlık)ʿalāءَاذَانِهِمْkulaklarınaādhānihimفِىmağaradaٱلْكَهْفِthe cavel-kahfiسِنِينَyıllarsinīnaعَدَدًۭاniceʿadadan١١
Mağaranın içinde onları yıllarca uyuttuk; sonra, iki taraftan hangisinin bekledikleri sonucu iyi hesaplamış olduğunu belirtmek için onları uyandırdık.
18:12
ثُمَّsonrathummaبَعَثْنَـٰهُمْonları uyandırdıkbaʿathnāhumلِنَعْلَمَbilmek içinlinaʿlamaأَىُّhangisininayyuٱلْحِزْبَيْنِiki zümredenl-ḥiz'bayniأَحْصَىٰdaha iyi hesabedeceğiniaḥṣāلِمَا(onların) kaldıklarılimāلَبِثُوٓا۟(they had) remainedlabithūأَمَدًۭاsüreyiamadan١٢
Mağaranın içinde onları yıllarca uyuttuk; sonra, iki taraftan hangisinin bekledikleri sonucu iyi hesaplamış olduğunu belirtmek için onları uyandırdık.
18:13
نَّحْنُbiznaḥnuنَقُصُّanlatıyoruznaquṣṣuعَلَيْكَsanaʿalaykaنَبَأَهُمonların haberlerininaba-ahumبِٱلْحَقِّ ۚgerçek olarakbil-ḥaqiإِنَّهُمْmuhakkak onlarinnahumفِتْيَةٌgençlerdifit'yatunءَامَنُوا۟inanmışāmanūبِرَبِّهِمْRablerinebirabbihimوَزِدْنَـٰهُمْbiz de onların artırmıştıkwazid'nāhumهُدًۭىhidayetlerinihudan١٣
Onların olayını sana Biz gerçek olarak anlatıyoruz: Onlar Rablerine inanmış birkaç gençti. Onların hidayetlerini artırmış ve kalblerini pekiştirmiştik. Durup, şöyle demişlerdi: "Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir, O'nu bırakıp başka bir tanrıya yalvarmayız, yoksa and olsun ki, batıl söz söylemiş oluruz. Şu bizim milletimiz, Allah'ı bırakıp O'ndan başka tanrılar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir?"
18:14
وَرَبَطْنَاve metanet bağlamıştıkwarabaṭnāعَلَىٰüstüneʿalāقُلُوبِهِمْkalblerininqulūbihimإِذْkalktılaridhقَامُوا۟they stood upqāmūفَقَالُوا۟ve dediler kifaqālūرَبُّنَاRabbimizrabbunāرَبُّRabbidirrabbuٱلسَّمَـٰوَٰتِgöklerinl-samāwātiوَٱلْأَرْضِve yerinwal-arḍiلَنbiz asla demeyizlanنَّدْعُوَا۟we will invokenadʿuwāمِنO'ndan başkasınaminدُونِهِۦٓbesides Himdūnihiإِلَـٰهًۭا ۖTanrıilāhanلَّقَدْyoksalaqadقُلْنَآkonuşmuş oluruzqul'nāإِذًۭاo zamanidhanشَطَطًاsaçma sapanshaṭaṭan١٤
Onların olayını sana Biz gerçek olarak anlatıyoruz: Onlar Rablerine inanmış birkaç gençti. Onların hidayetlerini artırmış ve kalblerini pekiştirmiştik. Durup, şöyle demişlerdi: "Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir, O'nu bırakıp başka bir tanrıya yalvarmayız, yoksa and olsun ki, batıl söz söylemiş oluruz. Şu bizim milletimiz, Allah'ı bırakıp O'ndan başka tanrılar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir?"
18:15
هَـٰٓؤُلَآءِşunlarhāulāiقَوْمُنَاşu kavmimizqawmunāٱتَّخَذُوا۟edindilerittakhadhūمِنO'ndan başkaminدُونِهِۦٓbesides Himdūnihiءَالِهَةًۭ ۖtanrılarālihatanلَّوْلَاgerekmez mi?lawlāيَأْتُونَgetirmeleriyatūnaعَلَيْهِمonlarınʿalayhimبِسُلْطَـٰنٍۭbir delilbisul'ṭāninبَيِّنٍۢ ۖaçıkbayyininفَمَنْkim olabilir?famanأَظْلَمُdaha zalimaẓlamuمِمَّنِuydurandanmimmaniٱفْتَرَىٰinventsif'tarāعَلَىkarşıʿalāٱللَّهِAllah'al-lahiكَذِبًۭاyalankadhiban١٥
Onların olayını sana Biz gerçek olarak anlatıyoruz: Onlar Rablerine inanmış birkaç gençti. Onların hidayetlerini artırmış ve kalblerini pekiştirmiştik. Durup, şöyle demişlerdi: "Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir, O'nu bırakıp başka bir tanrıya yalvarmayız, yoksa and olsun ki, batıl söz söylemiş oluruz. Şu bizim milletimiz, Allah'ı bırakıp O'ndan başka tanrılar edindiler. Onların gerçek olduğuna apaçık delil getirmeleri gerekmez mi? Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kimdir?"
18:16
وَإِذِmadem kiwa-idhiٱعْتَزَلْتُمُوهُمْsiz onlardan ayrıldınıziʿ'tazaltumūhumوَمَاve şeylerdenwamāيَعْبُدُونَtaptıklarıyaʿbudūnaإِلَّاbaşkaillāٱللَّهَAllah'tanl-lahaفَأْوُۥٓا۟o halde sığınınfawūإِلَىmağarayailāٱلْكَهْفِthe cavel-kahfiيَنشُرْyaysın (bollaştırsın)yanshurلَكُمْsizelakumرَبُّكُمRabbinizrabbukumمِّنrahmetiniminرَّحْمَتِهِۦHis Mercyraḥmatihiوَيُهَيِّئْve hazırlasınwayuhayyiلَكُمsizelakumمِّنْ(şu) işinizdenminأَمْرِكُمyour affairamrikumمِّرْفَقًۭاyararlı bir şeymir'faqan١٦
Onlara: "Siz onlardan ve Allah'tan başka taptıklarından ayrıldınız, bunun için mağaraya girin ki, Rabbiniz size rahmetini yaysın ve size işinizde kolaylık göstersin" denildi.
18:17
۞ وَتَرَىve görürsünwatarāٱلشَّمْسَgüneşil-shamsaإِذَاzamanidhāطَلَعَتdoğduğuṭalaʿatتَّزَٰوَرُeğiliyortazāwaruعَنmağaralarındanʿanكَهْفِهِمْtheir cavekahfihimذَاتَsağa doğrudhātaٱلْيَمِينِthe rightl-yamīniوَإِذَاve zamanwa-idhāغَرَبَتbattığıgharabatتَّقْرِضُهُمْonları makaslayıp geçiyortaqriḍuhumذَاتَsola doğrudhātaٱلشِّمَالِthe leftl-shimāliوَهُمْve onlarwahumفِىiçindedirlerفَجْوَةٍۢbir dehlizinfajwatinمِّنْهُ ۚonun (mağaranın)min'huذَٰلِكَbu (durum)dhālikaمِنْayetlerindendirminءَايَـٰتِ(the) Signsāyātiٱللَّهِ ۗAllah'ınl-lahiمَنkimemanيَهْدِhidayet verirseyahdiٱللَّهُAllahl-lahuفَهُوَofahuwaٱلْمُهْتَدِ ۖyolu bulmuşturl-muh'tadiوَمَنve kimi dewamanيُضْلِلْsapıklıkta bırakırsayuḍ'lilفَلَنartıkfalanتَجِدَbulamazsıntajidaلَهُۥonun içinlahuوَلِيًّۭاbir dostwaliyyanمُّرْشِدًۭاyol gösterenmur'shidan١٧
Baksaydın, güneşin mağaralarının sağ tarafından doğup meylettiğini, sol tarafından onlara dokunmadan battığını, onların da mağaranın genişçe bir yerinde bulunduğunu görürdün. Bu, Allah'ın mucizelerindendir; Allah'ın doğru yola eriştirdiği kimse hak yoldadır. Kimi de saptırırsa artık ona, doğru yola götürecek bir rehber bulamazsın.
18:18
وَتَحْسَبُهُمْsen onları sanırsınwataḥsabuhumأَيْقَاظًۭاuyanıklarayqāẓanوَهُمْonlarwahumرُقُودٌۭ ۚuyudukları halderuqūdunوَنُقَلِّبُهُمْve onları (uykuda) çeviririzwanuqallibuhumذَاتَsağlarınadhātaٱلْيَمِينِthe rightl-yamīniوَذَاتَvewadhātaٱلشِّمَالِ ۖsollarınal-shimāliوَكَلْبُهُمve köpekleri dewakalbuhumبَـٰسِطٌۭuzatmış vaziyettedirbāsiṭunذِرَاعَيْهِön ayaklarınıdhirāʿayhiبِٱلْوَصِيدِ ۚgiriştebil-waṣīdiلَوِeğerlawiٱطَّلَعْتَgörseydiniṭṭalaʿtaعَلَيْهِمْonların durumunuʿalayhimلَوَلَّيْتَmutlaka dönüplawallaytaمِنْهُمْonlardanmin'humفِرَارًۭاkaçardınfirāranوَلَمُلِئْتَve içine dolardıwalamuli'taمِنْهُمْonlardanmin'humرُعْبًۭاkorkuruʿ'ban١٨
Mağara ehli uykuda iken sen onları uyanık sanırdın. Biz onları sağa ve sola döndürürdük. Köpekleri dirseklerini eşiğe uzatmıştı. Onları görsen, için korkuyla dolar, geri dönüp kaçardın.
18:19
وَكَذَٰلِكَyine böylewakadhālikaبَعَثْنَـٰهُمْonları dirilttikbaʿathnāhumلِيَتَسَآءَلُوا۟sormaları içinliyatasāalūبَيْنَهُمْ ۚkendi aralarındabaynahumقَالَdedi kiqālaقَآئِلٌۭkonuşan biriqāilunمِّنْهُمْiçlerindenmin'humكَمْne kadar?kamلَبِثْتُمْ ۖkaldınızlabith'tumقَالُوا۟dedilerqālūلَبِثْنَاkaldıklabith'nāيَوْمًاbir günyawmanأَوْya daawبَعْضَbir parçası (kadar)baʿḍaيَوْمٍۢ ۚgününyawminقَالُوا۟dedilerqālūرَبُّكُمْRabbinizrabbukumأَعْلَمُdaha iyi biliraʿlamuبِمَاne kadarbimāلَبِثْتُمْkaldığınızı;labith'tumفَٱبْعَثُوٓا۟gönderinfa-ib'ʿathūأَحَدَكُمbiriniziaḥadakumبِوَرِقِكُمْgümüş (para) ilebiwariqikumهَـٰذِهِۦٓşuhādhihiإِلَىşehreilāٱلْمَدِينَةِthe cityl-madīnatiفَلْيَنظُرْbaksınfalyanẓurأَيُّهَآhangiayyuhāأَزْكَىٰdaha temiz iseazkāطَعَامًۭاyiyecekṭaʿāmanفَلْيَأْتِكُمsize getirsinfalyatikumبِرِزْقٍۢbir azıkbiriz'qinمِّنْهُondanmin'huوَلْيَتَلَطَّفْve dikkatli davransınwalyatalaṭṭafوَلَاsakınwalāيُشْعِرَنَّsezdirmesinyush'ʿirannaبِكُمْsizibikumأَحَدًاbirisineaḥadan١٩
Birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri: "Ne kadar kaldınız?" dedi. "Bir gün veya daha az bir müddet kaldık" dediler. "Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Paranızla birinizi şehre gönderin, sakın sizi kimseye duyurmasın" dediler.
18:20
إِنَّهُمْçünkü onlarinnahumإِنeğerinيَظْهَرُوا۟ellerine geçirirlerseyaẓharūعَلَيْكُمْsiziʿalaykumيَرْجُمُوكُمْtaşlayarak öldürürleryarjumūkumأَوْyahutawيُعِيدُوكُمْdöndürürleryuʿīdūkumفِىkendi dinlerineمِلَّتِهِمْtheir religionmillatihimوَلَنve aslawalanتُفْلِحُوٓا۟iflah olamazsınıztuf'liḥūإِذًاo takdirdeidhanأَبَدًۭاaslaabadan٢٠
"Zira onların sizden haberi olacak olursa, ya taşlayarak öldürürler veya dinlerine döndürürler ve bu takdirde asla kurtulamazsınız."
18:21
وَكَذَٰلِكَve böylecewakadhālikaأَعْثَرْنَاbuldurdukaʿtharnāعَلَيْهِمْonlarıʿalayhimلِيَعْلَمُوٓا۟bilsinler diyeliyaʿlamūأَنَّşüphesizannaوَعْدَva'dininwaʿdaٱللَّهِAllah'ınl-lahiحَقٌّۭgerçek olduğunuḥaqqunوَأَنَّve şüphesizwa-annaٱلسَّاعَةَsaatin(geleceğinde)l-sāʿataلَاasla olmadığınıرَيْبَşüpheraybaفِيهَآondafīhāإِذْo sıradaidhيَتَنَـٰزَعُونَtartışıyorlardıyatanāzaʿūnaبَيْنَهُمْkendi aralarındabaynahumأَمْرَهُمْ ۖonların durumlarınıamrahumفَقَالُوا۟dedilerfaqālūٱبْنُوا۟bina edinib'nūعَلَيْهِمonların üstüneʿalayhimبُنْيَـٰنًۭا ۖbir binabun'yānanرَّبُّهُمْRablerirabbuhumأَعْلَمُdaha iyi biliraʿlamuبِهِمْ ۚonlarıbihimقَالَdediler kiqālaٱلَّذِينَgâlip gelenleralladhīnaغَلَبُوا۟prevailedghalabūعَلَىٰٓonların işineʿalāأَمْرِهِمْtheir matteramrihimلَنَتَّخِذَنَّmutlaka yapacağızlanattakhidhannaعَلَيْهِمonların üstüneʿalayhimمَّسْجِدًۭاbir mescidmasjidan٢١
Böylece, Allah'ın sözünün gerçek olduğunu ve kıyametin kopmasından şüphe edilemeyeceğini bilmeleri için, insanların onları bulmalarını sağladık. Nitekim halk, bunların hakkında çekişip duruyor: "Onların mağaralarının çevresine bir bina kurun" diyorlardı. Oysa, Rableri onları çok iyi bilir. Tartışmayı kazananlar: "Onların mağaralarının çevresinde mutlaka bir mescid kuracağız" dediler.
18:22
سَيَقُولُونَdiyeceklersayaqūlūnaثَلَـٰثَةٌۭonlar üçtürthalāthatunرَّابِعُهُمْdördüncülerirābiʿuhumكَلْبُهُمْköpekleridirkalbuhumوَيَقُولُونَve diyeceklerwayaqūlūnaخَمْسَةٌۭbeştirkhamsatunسَادِسُهُمْaltıncılarısādisuhumكَلْبُهُمْköpekleridirkalbuhumرَجْمًۢاtaş atar gibirajmanبِٱلْغَيْبِ ۖgörülmeyenebil-ghaybiوَيَقُولُونَve diyeceklerwayaqūlūnaسَبْعَةٌۭyedidirsabʿatunوَثَامِنُهُمْsekizincileriwathāminuhumكَلْبُهُمْ ۚköpekleridirkalbuhumقُلde kiqulرَّبِّىٓRabbimrabbīأَعْلَمُdaha iyi biliraʿlamuبِعِدَّتِهِمonların sayısınıbiʿiddatihimمَّاyokturيَعْلَمُهُمْonları bilenyaʿlamuhumإِلَّاdışındaillāقَلِيلٌۭ ۗazıqalīlunفَلَاmünakaşaya girmefalāتُمَارِarguetumāriفِيهِمْonlar hakkındafīhimإِلَّاdışındaillāمِرَآءًۭtartışmamirāanظَـٰهِرًۭاsathiẓāhiranوَلَاvewalāتَسْتَفْتِbir şey sormatastaftiفِيهِمonlar hakkındafīhimمِّنْهُمْbunlardanmin'humأَحَدًۭاhiçbirineaḥadan٢٢
Karanlığa taş atar gibi, "Mağara ehli üçtür, dördüncüleri köpekleridir" derler, yahut, "Beştir, altıncıları köpekleridir" derler, yahut "Yedidir, sekizincileri köpekleridir" derler. De ki: "Onların sayısını en iyi bilen Rabbim'dir. Onları pek az kimseden başkası bilmez." Bunun için, onlar hakkında, bu kısaca anlatılanın dışında, kimseyle tartışma ve onlar hakkında kimseden bir şey sorma.
18:23
وَلَاvewalāتَقُولَنَّdemetaqūlannaلِشَا۟ىْءٍhiçbir şey içinlishāy'inإِنِّىmutlakainnīفَاعِلٌۭyapacağımfāʿilunذَٰلِكَbunudhālikaغَدًاyarınghadan٢٣
Herhangi bir şey için, Allah'ın dilemesi dışında: "Ben yarın onu yapacağım" deme. Unuttuğun zaman Rabbini an ve şöyle de: "Umulur ki, Rabbim beni doğruya daha yakın olana eriştirir."
18:24
إِلَّآancakillāأَنdilerseanيَشَآءَAllah willsyashāaٱللَّهُ ۚAllahl-lahuوَٱذْكُرve an (hatırla)wa-udh'kurرَّبَّكَRabbinirabbakaإِذَاzamanidhāنَسِيتَunuttuğunnasītaوَقُلْve de kiwaqulعَسَىٰٓumarımʿasāأَنbeni ulaştırmasınıanيَهْدِيَنِwill guide meyahdiyaniرَبِّىRabbiminrabbīلِأَقْرَبَdaha yakınli-aqrabaمِنْbundanminهَـٰذَاthishādhāرَشَدًۭاbir doğruyarashadan٢٤
Herhangi bir şey için, Allah'ın dilemesi dışında: "Ben yarın onu yapacağım" deme. Unuttuğun zaman Rabbini an ve şöyle de: "Umulur ki, Rabbim beni doğruya daha yakın olana eriştirir."
18:25
وَلَبِثُوا۟ve kaldılarwalabithūفِىmağaralarındaكَهْفِهِمْtheir cavekahfihimثَلَـٰثَüçthalāthaمِا۟ئَةٍۢyüzmi-atinسِنِينَyılsinīnaوَٱزْدَادُوا۟ve ilave ettilerwa-iz'dādūتِسْعًۭاdokuz (yıl)tis'ʿan٢٥
Onlar mağaralarında üçyüz dokuz yıl kaldılar.
18:26
قُلِde kiquliٱللَّهُAllahl-lahuأَعْلَمُdaha iyi biliraʿlamuبِمَاne kadarbimāلَبِثُوا۟ ۖkaldıklarınılabithūلَهُۥO'nundurlahuغَيْبُgaybıghaybuٱلسَّمَـٰوَٰتِgöklerinl-samāwātiوَٱلْأَرْضِ ۖve yerinwal-arḍiأَبْصِرْne güzel görendirabṣirبِهِۦonubihiوَأَسْمِعْ ۚne güzel işitendirwa-asmiʿمَاyokturلَهُمonlarınlahumمِّنO'ndan başkaminدُونِهِۦbesides HimdūnihiمِنhiçbirminوَلِىٍّۢyardımcısıwaliyyinوَلَاvewalāيُشْرِكُO ortak etmezyush'rikuفِىkendi hükmüneحُكْمِهِۦٓHis Commandsḥuk'mihiأَحَدًۭاkimseyiaḥadan٢٦
De ki: "Onların ne kadar kaldıklarını en iyi Allah bilir. Göklerin ve yerin gaybı O'na aittir. O, ne mükemmel görendir! O ne mükemmel işitendir! İnsanların O'ndan başka dostu yoktur. O, hiç kimseyi hükümranlığa ortak kılmaz."
18:27
وَٱتْلُokuwa-ut'luمَآşeyiأُوحِىَvahyedilenūḥiyaإِلَيْكَsanailaykaمِنKitabı'ndanminكِتَابِthe Bookkitābiرَبِّكَ ۖRabbininrabbikaلَاyokturمُبَدِّلَdeğiştirecekmubaddilaلِكَلِمَـٰتِهِۦO'nun sözlerinilikalimātihiوَلَنvewalanتَجِدَbulamazsıntajidaمِنO'ndan başkaminدُونِهِۦbesides Himdūnihiمُلْتَحَدًۭاsığınılacak bir kimsemul'taḥadan٢٧
Rabbinin Kitap'ından sana vahyolunanı oku; O'nun sözlerini değiştirecek yoktur. O'ndan başka bir sığınılacak da bulamazsın.
18:28
وَٱصْبِرْtut (sabret)wa-iṣ'birنَفْسَكَnefsininafsakaمَعَberabermaʿaٱلَّذِينَyalvaranlarlaalladhīnaيَدْعُونَcallyadʿūnaرَبَّهُمRablerinerabbahumبِٱلْغَدَوٰةِsabahbil-ghadatiوَٱلْعَشِىِّakşamwal-ʿashiyiيُرِيدُونَisteyerekyurīdūnaوَجْهَهُۥ ۖrızasınıwajhahuوَلَاvewalāتَعْدُsapmasıntaʿduعَيْنَاكَgözlerinʿaynākaعَنْهُمْonlardanʿanhumتُرِيدُisteyerekturīduزِينَةَsüsünüzīnataٱلْحَيَوٰةِhayatınınl-ḥayatiٱلدُّنْيَا ۖdünyal-dun'yāوَلَاvewalāتُطِعْitaat etmetuṭiʿمَنْkişiyemanأَغْفَلْنَاalıkoyduğumuzaghfalnāقَلْبَهُۥkalbiniqalbahuعَنbizi anmaktanʿanذِكْرِنَاOur remembrancedhik'rināوَٱتَّبَعَve tâbi olanwa-ittabaʿaهَوَىٰهُkeyfinehawāhuوَكَانَve olanwakānaأَمْرُهُۥişiamruhuفُرُطًۭاaşırılıkfuruṭan٢٨
Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek O'na yalvaranlarla beraber sen de sabret. Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Bizi anmasını kendisine unutturduğumuz ve işinde aşırı giderek hevesine uyan kimseye uyma.
18:29
وَقُلِde kiwaquliٱلْحَقُّbu gerçekl-ḥaquمِنRabbinizdendirminرَّبِّكُمْ ۖyour Lordrabbikumفَمَنartık kimsefamanشَآءَdileyenshāaفَلْيُؤْمِنinansınfalyu'minوَمَنve kimsewamanشَآءَdileyenshāaفَلْيَكْفُرْ ۚinkar etsinfalyakfurإِنَّآçünkü bizinnāأَعْتَدْنَاhazırladıkaʿtadnāلِلظَّـٰلِمِينَzalimlerelilẓẓālimīnaنَارًاbir ateşnāranأَحَاطَkuşatmıştıraḥāṭaبِهِمْonlarıbihimسُرَادِقُهَا ۚçadırısurādiquhāوَإِنve eğerwa-inيَسْتَغِيثُوا۟feryad edip yardım isteseleryastaghīthūيُغَاثُوا۟kendilerine yardım ediliryughāthūبِمَآءٍۢbir su ilebimāinكَٱلْمُهْلِerimiş maden gibikal-muh'liيَشْوِىhaşlayanyashwīٱلْوُجُوهَ ۚyüzleril-wujūhaبِئْسَo ne kötübi'saٱلشَّرَابُbir içecektirl-sharābuوَسَآءَتْve ne kötüwasāatمُرْتَفَقًاağırlanmadırmur'tafaqan٢٩
De ki: "Gerçek Rabbinizdendir." Dileyen inansın, dileyen inkar etsin. Şüphesiz zalimler için, duvarları çepeçevre onları içine alacak bir ateş hazırlamışızdır. Onlar yardım istediklerinde, erimiş maden gibi yüzleri kavuran bir su kendilerine sunulur. Bu ne kötü bir içecek ve cehennem ne kötü bir duraktır!
18:30
إِنَّşüphesizinnaٱلَّذِينَonlar kialladhīnaءَامَنُوا۟inandılarāmanūوَعَمِلُوا۟ve yaptılarwaʿamilūٱلصَّـٰلِحَـٰتِiyi işlerl-ṣāliḥātiإِنَّاelbette bizinnāلَاaslaنُضِيعُzayi etmeyiznuḍīʿuأَجْرَecriniajraمَنْkimseninmanأَحْسَنَgüzel yapanaḥsanaعَمَلًاişiʿamalan٣٠
İyi hareket edenin ecrini zayi etmeyiz. Doğrusu, inanıp yararlı iş yapanlara, işte onlara, içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bilezikler takınırlar, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyerek tahtları üzerinde otururlar. Ne güzel bir mükafat ve ne güzel yaslanacak yer!
18:31
أُو۟لَـٰٓئِكَonlar öyle kimselerdir kiulāikaلَهُمْkendileri için vardırlahumجَنَّـٰتُcennetlerijannātuعَدْنٍۢAdnʿadninتَجْرِىakartajrīمِنaltlarındanminتَحْتِهِمُunderneath themtaḥtihimuٱلْأَنْهَـٰرُırmaklarl-anhāruيُحَلَّوْنَbezenirleryuḥallawnaفِيهَاoradafīhāمِنْbileziklerleminأَسَاوِرَbraceletsasāwiraمِنaltındanminذَهَبٍۢgolddhahabinوَيَلْبَسُونَve giyerlerwayalbasūnaثِيَابًاgiysilerthiyābanخُضْرًۭاyeşilkhuḍ'ranمِّنince ipektenminسُندُسٍۢfine silksundusinوَإِسْتَبْرَقٍۢve kalın ipektenwa-is'tabraqinمُّتَّكِـِٔينَyaslanırlarmuttakiīnaفِيهَاoradafīhāعَلَىüzerineʿalāٱلْأَرَآئِكِ ۚkoltuklarl-arāikiنِعْمَne güzelniʿ'maٱلثَّوَابُsevapl-thawābuوَحَسُنَتْve ne güzelwaḥasunatمُرْتَفَقًۭاağırlanmamur'tafaqan٣١
İyi hareket edenin ecrini zayi etmeyiz. Doğrusu, inanıp yararlı iş yapanlara, işte onlara, içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada altın bilezikler takınırlar, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyerek tahtları üzerinde otururlar. Ne güzel bir mükafat ve ne güzel yaslanacak yer!
18:32
۞ وَٱضْرِبْve anlatwa-iḍ'ribلَهُمonlaralahumمَّثَلًۭاmisal olarakmathalanرَّجُلَيْنِşu iki adamı (ki)rajulayniجَعَلْنَاvermiştikjaʿalnāلِأَحَدِهِمَاikisinden birineli-aḥadihimāجَنَّتَيْنِiki bağjannatayniمِنْüzümminأَعْنَـٰبٍۢgrapesaʿnābinوَحَفَفْنَـٰهُمَاve onların etrafını çevirmiştikwaḥafafnāhumāبِنَخْلٍۢhurmalarlabinakhlinوَجَعَلْنَاve bitirmiştikwajaʿalnāبَيْنَهُمَاortalarında dabaynahumāزَرْعًۭاekinzarʿan٣٢
Onlara iki adamı misal olarak göster: Birine iki üzüm bağı verip, etrafını hurmalıklarla çevirmiş ve aralarında ekinler bitirmiştik.
18:33
كِلْتَاher ikikil'tāٱلْجَنَّتَيْنِbağ (da)l-janatayniءَاتَتْvermiştiātatأُكُلَهَاyemişiniukulahāوَلَمْvewalamتَظْلِمeksik etmemiştitaẓlimمِّنْهُondanmin'huشَيْـًۭٔا ۚhiçbir şeyshayanوَفَجَّرْنَاve akıtmıştıkwafajjarnāخِلَـٰلَهُمَاaralarındankhilālahumāنَهَرًۭاbir ırmaknaharan٣٣
Her iki bahçe de ürünlerini vermişlerdi, hiçbir şeyi de eksik bırakmamışlardı. İkisinin arasından bir de ırmak akıtmıştık.
18:34
وَكَانَve vardıwakānaلَهُۥO(adam)ınlahuثَمَرٌۭürünüthamarunفَقَالَdedi kifaqālaلِصَـٰحِبِهِۦarkadaşıliṣāḥibihiوَهُوَve owahuwaيُحَاوِرُهُۥٓkonuşurkenyuḥāwiruhuأَنَا۠benanāأَكْثَرُzenginimaktharuمِنكَsendenminkaمَالًۭاmalcamālanوَأَعَزُّve güçlüyümwa-aʿazzuنَفَرًۭاadamca danafaran٣٤
Onun gelirleri de vardı. Bu yüzden, arkadaşiyle konuşurken: "Ben malca senden zengin, nüfusça da senden daha itibarlıyım" dedi.
18:35
وَدَخَلَve girdiwadakhalaجَنَّتَهُۥbağınajannatahuوَهُوَowahuwaظَالِمٌۭzulmederekẓālimunلِّنَفْسِهِۦkendisinelinafsihiقَالَdediqālaمَآhiçأَظُنُّsanmamaẓunnuأَنyok olacağınıanتَبِيدَwill perishtabīdaهَـٰذِهِۦٓbununhādhihiأَبَدًۭاebediyyenabadan٣٥
Kendisine böylece yazık ederek bahçesine girerken: "Bu bahçenin batacağını hiç zannetmem. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülürsem, and olsun ki orada bundan daha iyisini bulurum" dedi.
18:36
وَمَآve hiçwamāأَظُنُّzannetmemaẓunnuٱلسَّاعَةَkıyametinl-sāʿataقَآئِمَةًۭkopacağınıqāimatanوَلَئِنşayetwala-inرُّدِدتُّdöndürülsem bilerudidttuإِلَىٰRabbimeilāرَبِّىmy Lordrabbīلَأَجِدَنَّbulurumla-ajidannaخَيْرًۭاdaha güzelkhayranمِّنْهَاbundanmin'hāمُنقَلَبًۭاbir akıbetmunqalaban٣٦
Kendisine böylece yazık ederek bahçesine girerken: "Bu bahçenin batacağını hiç zannetmem. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Eğer Rabbime döndürülürsem, and olsun ki orada bundan daha iyisini bulurum" dedi.
18:37
قَالَdedi kiqālaلَهُۥonalahuصَاحِبُهُۥarkadaşıṣāḥibuhuوَهُوَkendisiylewahuwaيُحَاوِرُهُۥٓkonuşanyuḥāwiruhuأَكَفَرْتَinkar mı ediyorsun?akafartaبِٱلَّذِىseni yaratanıbi-alladhīخَلَقَكَcreated youkhalaqakaمِنtopraktanminتُرَابٍۢdustturābinثُمَّsonrathummaمِنnutfe (sperm)denminنُّطْفَةٍۢa minute quantity of semennuṭ'fatinثُمَّsonra dathummaسَوَّىٰكَseni biçimlendirenisawwākaرَجُلًۭاbir adam olarakrajulan٣٧
Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: "Seni topraktan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda de seni insan kılığına koyanı mı inkar ediyorsun? İşte O benim Rabbim olan Allah'tır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman, her ne kadar beni kendinden mal ve nüfus bakımından daha az buluyorsan da: "Maşallah! Kuvvet ancak Allah'a mahsustur!" demen gerekmez mi? Rabbim, senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felaket gönderir de bahçen yerle bir olabilir. Yahut suyu çekilir bir daha da bulamazsın" dedi.
18:38
لَّـٰكِنَّا۠fakatlākinnāهُوَOhuwaٱللَّهُAllahl-lahuرَبِّىbenim Rabbimdirrabbīوَلَآve aslawalāأُشْرِكُben ortak koşmamush'rikuبِرَبِّىٓRabbimebirabbīأَحَدًۭاhiç kimseyiaḥadan٣٨
Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: "Seni topraktan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda de seni insan kılığına koyanı mı inkar ediyorsun? İşte O benim Rabbim olan Allah'tır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman, her ne kadar beni kendinden mal ve nüfus bakımından daha az buluyorsan da: "Maşallah! Kuvvet ancak Allah'a mahsustur!" demen gerekmez mi? Rabbim, senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felaket gönderir de bahçen yerle bir olabilir. Yahut suyu çekilir bir daha da bulamazsın" dedi.
18:39
وَلَوْلَآgerekmez miydi?walawlāإِذْzamanidhدَخَلْتَgirdiğindakhaltaجَنَّتَكَbağınajannatakaقُلْتَdemenqul'taمَاneشَآءَdilerseshāaٱللَّهُAllahl-lahuلَاyokturقُوَّةَkuvvetquwwataإِلَّاbaşkaillāبِٱللَّهِ ۚAllah'tanbil-lahiإِنgerçiinتَرَنِsen görüyorsuntaraniأَنَا۠benianāأَقَلَّdaha azaqallaمِنكَsendenminkaمَالًۭاmalcamālanوَوَلَدًۭاve evlatçawawaladan٣٩
Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: "Seni topraktan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda de seni insan kılığına koyanı mı inkar ediyorsun? İşte O benim Rabbim olan Allah'tır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman, her ne kadar beni kendinden mal ve nüfus bakımından daha az buluyorsan da: "Maşallah! Kuvvet ancak Allah'a mahsustur!" demen gerekmez mi? Rabbim, senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felaket gönderir de bahçen yerle bir olabilir. Yahut suyu çekilir bir daha da bulamazsın" dedi.
18:40
فَعَسَىٰumulur kifaʿasāرَبِّىٓRabbimrabbīأَنbana verebiliranيُؤْتِيَنِwill give meyu'tiyaniخَيْرًۭاdaha iyisinikhayranمِّنsenin bağındanminجَنَّتِكَyour gardenjannatikaوَيُرْسِلَve gönderirwayur'silaعَلَيْهَاonun üzerineʿalayhāحُسْبَانًۭاyıldırımlarḥus'bānanمِّنَgöktenminaٱلسَّمَآءِthe skyl-samāiفَتُصْبِحَböylece kesilirfatuṣ'biḥaصَعِيدًۭاbağınṣaʿīdanزَلَقًاkupkuru bir toprakzalaqan٤٠
Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: "Seni topraktan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda de seni insan kılığına koyanı mı inkar ediyorsun? İşte O benim Rabbim olan Allah'tır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman, her ne kadar beni kendinden mal ve nüfus bakımından daha az buluyorsan da: "Maşallah! Kuvvet ancak Allah'a mahsustur!" demen gerekmez mi? Rabbim, senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felaket gönderir de bahçen yerle bir olabilir. Yahut suyu çekilir bir daha da bulamazsın" dedi.
18:41
أَوْyahutawيُصْبِحَçekiliryuṣ'biḥaمَآؤُهَاsuyumāuhāغَوْرًۭاdibeghawranفَلَنbir dahafalanتَسْتَطِيعَgücün yetmeztastaṭīʿaلَهُۥonulahuطَلَبًۭاaramayaṭalaban٤١
Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: "Seni topraktan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda de seni insan kılığına koyanı mı inkar ediyorsun? İşte O benim Rabbim olan Allah'tır. Rabbime kimseyi ortak koşmam. Bahçene girdiğin zaman, her ne kadar beni kendinden mal ve nüfus bakımından daha az buluyorsan da: "Maşallah! Kuvvet ancak Allah'a mahsustur!" demen gerekmez mi? Rabbim, senin bahçenden daha iyisini bana verebilir ve seninkinin üzerine gökten bir felaket gönderir de bahçen yerle bir olabilir. Yahut suyu çekilir bir daha da bulamazsın" dedi.
18:42
وَأُحِيطَderken yok edildiwa-uḥīṭaبِثَمَرِهِۦürünübithamarihiفَأَصْبَحَve başladıfa-aṣbaḥaيُقَلِّبُoğuşturmağayuqallibuكَفَّيْهِellerinikaffayhiعَلَىٰüzerineʿalāمَآşeylerأَنفَقَharcadıklarıanfaqaفِيهَاonafīhāوَهِىَve owahiyaخَاوِيَةٌyıkılmıştıkhāwiyatunعَلَىٰüzerineʿalāعُرُوشِهَاçardaklarıʿurūshihāوَيَقُولُve diyorduwayaqūluيَـٰلَيْتَنِىah keşke benyālaytanīلَمْortak koşmasaydımlamأُشْرِكْI had not associatedush'rikبِرَبِّىٓRabbimebirabbīأَحَدًۭاkimseyiaḥadan٤٢
Nitekim, ürünleri yok edildi; bağın altüst olmuş çardakları karşısında, sarfettiği emeğe içi yanarak ellerini oğuşturup "Keşke Rabbime kimseyi ortak koşmasaydım" diyordu.
18:43
وَلَمْvewalamتَكُنolmadıtakunلَّهُۥonunlahuفِئَةٌۭbir topluluğufi-atunيَنصُرُونَهُۥkendisine yardım edenyanṣurūnahuمِنbaşkaminدُونِother thandūniٱللَّهِAllah'tanl-lahiوَمَاvewamāكَانَolmadıkānaمُنتَصِرًاkendisinine yardım edilenmuntaṣiran٤٣
Ona, Allah'tan başka yardım edebilecek adamları da yoktu, kendi kendini de kurtaramadı.
18:44
هُنَالِكَişte o durumdahunālikaٱلْوَلَـٰيَةُvelilik (koruyuculuk)l-walāyatuلِلَّهِyalnız Allah'a mahsusturlillahiٱلْحَقِّ ۚhak olanl-ḥaqiهُوَO'durhuwaخَيْرٌۭen iyi olankhayrunثَوَابًۭاmükafatıthawābanوَخَيْرٌve daha hayırlıdırwakhayrunعُقْبًۭاakıbetʿuq'ban٤٤
İşte burada kudret ve hakimiyet, varlığı gerçek olan Allah'ındır. Mükafatlandırma bakımından hayırlı olan da, sonuçlandırma yönünden hayırlı olan da O'dur.
18:45
وَٱضْرِبْve anlatwa-iḍ'ribلَهُمonlaralahumمَّثَلَmisalinimathalaٱلْحَيَوٰةِhayatınınl-ḥayatiٱلدُّنْيَاdünyal-dun'yāكَمَآءٍbir sukamāinأَنزَلْنَـٰهُindirdikanzalnāhuمِنَgöktenminaٱلسَّمَآءِthe skyl-samāiفَٱخْتَلَطَkarıştıfa-ikh'talaṭaبِهِۦonunlabihiنَبَاتُbitkisinabātuٱلْأَرْضِyerinl-arḍiفَأَصْبَحَve haline geliverdifa-aṣbaḥaهَشِيمًۭاçöp kırıntılarıhashīmanتَذْرُوهُsavurduğutadhrūhuٱلرِّيَـٰحُ ۗrüzgarlarınl-riyāḥuوَكَانَvewakānaٱللَّهُAllahl-lahuعَلَىٰüzerineʿalāكُلِّherkulliشَىْءٍۢşeyshayinمُّقْتَدِرًاkadirdirmuq'tadiran٤٥
Onlara, dünya hayatı misalinin tıpkı şöyle olduğunu anlat: Gökten indirdiğimiz su ile yeryüzünde yetişen bitkiler birbirine karışır, ama sonunda rüzgarın savuracağı çerçöpe döner. Allah her şeyin üstünde bir kudrete sahip olandır.
18:46
ٱلْمَالُmalal-māluوَٱلْبَنُونَve oğullarwal-banūnaزِينَةُsüsüdürzīnatuٱلْحَيَوٰةِhayatınınl-ḥayatiٱلدُّنْيَا ۖdünyal-dun'yāوَٱلْبَـٰقِيَـٰتُfakat kalıcı olanwal-bāqiyātuٱلصَّـٰلِحَـٰتُgüzel işler isel-ṣāliḥātuخَيْرٌdaha hayırlıdırkhayrunعِندَkatındaʿindaرَبِّكَRabbininrabbikaثَوَابًۭاsevapçathawābanوَخَيْرٌve daha hayırlıdırwakhayrunأَمَلًۭاumutça daamalan٤٦
Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Ama baki kalacak yararlı işler, sevab olarak da, emel olarak da, Rabbinin katında daha hayırlıdır.
18:47
وَيَوْمَO günwayawmaنُسَيِّرُyürütürüznusayyiruٱلْجِبَالَdağlarıl-jibālaوَتَرَىve görürsünwatarāٱلْأَرْضَyeril-arḍaبَارِزَةًۭçırılçıplakbārizatanوَحَشَرْنَـٰهُمْonları toplamışızwaḥasharnāhumفَلَمْvefalamنُغَادِرْbırakmamışızdırnughādirمِنْهُمْonlardanmin'humأَحَدًۭاhiçbiriniaḥadan٤٧
Bir gün dağları yürütürüz de yeri dümdüz görürsün. Hiçbirini bırakmaksızın diriltip bir araya toplarız.
18:48
وَعُرِضُوا۟ve hepsi sunulmuşlardırwaʿuriḍūعَلَىٰsenin Rabbineʿalāرَبِّكَyour Lordrabbikaصَفًّۭاsıra sıraṣaffanلَّقَدْandolsunlaqadجِئْتُمُونَاbize geldinizji'tumūnāكَمَاgibikamāخَلَقْنَـٰكُمْsizi yarattığımızkhalaqnākumأَوَّلَilkawwalaمَرَّةٍۭ ۚdefamarratinبَلْoysabalزَعَمْتُمْsiz sanmıştınızzaʿamtumأَلَّنtayin etmeyeceğimiziallanنَّجْعَلَWe madenajʿalaلَكُمsizelakumمَّوْعِدًۭاbir vademawʿidan٤٨
Dizi dizi Rabbine sunulduklarında onlara: "And olsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi Bize geldiniz. Sizi bir yere toplamak için söz vermediğimizi iddia etmiştiniz değil mi?" denir.
18:49
وَوُضِعَ(ortaya) konulmuşturwawuḍiʿaٱلْكِتَـٰبُKitapl-kitābuفَتَرَىve görürsünfatarāٱلْمُجْرِمِينَsuçlularınl-muj'rimīnaمُشْفِقِينَkorkarakmush'fiqīnaمِمَّاonun içindekilerdenmimmāفِيهِ(is) in itfīhiوَيَقُولُونَve dedikleriniwayaqūlūnaيَـٰوَيْلَتَنَاey vah bizeyāwaylatanāمَالِne oluyormāliهَـٰذَاbuhādhāٱلْكِتَـٰبِKitabal-kitābiلَا(hiçbir şey)يُغَادِرُbırakmıyoryughādiruصَغِيرَةًۭ(ne) küçükṣaghīratanوَلَاne dewalāكَبِيرَةًbüyükkabīratanإِلَّآher (yaptığımız) şeyi sayıp döküyorillāأَحْصَىٰهَا ۚhas enumerated itaḥṣāhāوَوَجَدُوا۟ve bulmuşlardırwawajadūمَاşeyleriعَمِلُوا۟yaptıklarıʿamilūحَاضِرًۭا ۗhazırḥāḍiranوَلَاvewalāيَظْلِمُzulmetmezyaẓlimuرَبُّكَRabbinrabbukaأَحَدًۭاkimseyeaḥadan٤٩
Amel defteri ortaya konunca, suçluların, onda yazılı olanlardan korktuklarını görürsün, "Vah bize, eyvah bize! Bu defter nasıl olmuş da küçük büyük bir şey bırakmadan hepsini saymış!" derler. İşlediklerini hazır bulurlar. Rabbin kimseye haksızlık etmez.
18:50
وَإِذْve haniwa-idhقُلْنَاdemiştikqul'nāلِلْمَلَـٰٓئِكَةِmeleklerelil'malāikatiٱسْجُدُوا۟secde edinus'judūلِـَٔادَمَAdem'eliādamaفَسَجَدُوٓا۟secde ettilerfasajadūإِلَّآhariçillāإِبْلِيسَİblisib'līsaكَانَ(O) idikānaمِنَcinlerdenminaٱلْجِنِّthe jinnl-jiniفَفَسَقَdışına çıktıfafasaqaعَنْbuyruğununʿanأَمْرِthe Commandamriرَبِّهِۦٓ ۗRabbininrabbihiأَفَتَتَّخِذُونَهُۥsiz onu mu ediniyorsunuz?afatattakhidhūnahuوَذُرِّيَّتَهُۥٓve onun nesliniwadhurriyyatahuأَوْلِيَآءَdostlarawliyāaمِنbenden ayrı olarakminدُونِىother than Medūnīوَهُمْoysa onlarwahumلَكُمْsizinlakumعَدُوٌّۢ ۚdüşmanınızdırʿaduwwunبِئْسَne kötübi'saلِلظَّـٰلِمِينَzalimler içinlilẓẓālimīnaبَدَلًۭاbir değiştirmedirbadalan٥٠
Meleklere: "Adem'e secde edin" demiştik. İblis'ten başka hepsi secde etmişti. O, cinlerden idi. Rabbinin buyruğu dışına çıktı. Ey insanoğulları! Siz Beni bırakıp onu ve soyunu dost mu ediniyorsunuz? Halbuki onlar size düşmandır. Kendilerine yazık edenler için bu ne kötü değişmedir!
18:51
۞ مَّآonları hazır bulundurmadımأَشْهَدتُّهُمْI made them witnessashhadttuhumخَلْقَyaratılmasındakhalqaٱلسَّمَـٰوَٰتِgöklerinl-samāwātiوَٱلْأَرْضِve yerinwal-arḍiوَلَاve ne dewalāخَلْقَyaratılmasındakhalqaأَنفُسِهِمْkendilerininanfusihimوَمَاvewamāكُنتُdeğilimkuntuمُتَّخِذَedinmişmuttakhidhaٱلْمُضِلِّينَyoldan şaşırtanlarıl-muḍilīnaعَضُدًۭاyardımcıʿaḍudan٥١
Oysa Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılmasında ve ne de kendilerinin yaratılmasında hazır bulundurdum. Saptıranları hiçbir işte asla yardımcı da edinmedim.
18:52
وَيَوْمَve o günwayawmaيَقُولُ(Allah kafirlere) der ki'yaqūluنَادُوا۟çağırınnādūشُرَكَآءِىَbenim ortaklarımshurakāiyaٱلَّذِينَşeylerialladhīnaزَعَمْتُمْzannettiğinizzaʿamtumفَدَعَوْهُمْişte çağırdılarfadaʿawhumفَلَمْamafalamيَسْتَجِيبُوا۟cevap vermedileryastajībūلَهُمْkendilerinelahumوَجَعَلْنَاve biz koydukwajaʿalnāبَيْنَهُمonların aralarınabaynahumمَّوْبِقًۭاtehlikeli bir uçurummawbiqan٥٢
O gün Allah: "Bana ortak olduklarını iddia ettiklerinize seslenin" der. Onları çağırırlar, fakat hiçbirisi onların çağrılarına gelmez. Aralarına bir cehennem deresi koyarız.
18:53
وَرَءَاve gördülerwaraāٱلْمُجْرِمُونَsuçlularl-muj'rimūnaٱلنَّارَateşil-nāraفَظَنُّوٓا۟artık iyice anladılarfaẓannūأَنَّهُمkendilerininannahumمُّوَاقِعُوهَاiçine düşeceklerinimuwāqiʿūhāوَلَمْfakatwalamيَجِدُوا۟bulamadılaryajidūعَنْهَاondanʿanhāمَصْرِفًۭاkaçacak bir yermaṣrifan٥٣
Suçlular ateşi görürler ve ona düşeceklerini anlarlar, fakat ondan kaçacak yer bulamazlar.
18:54
وَلَقَدْve andolsunwalaqadصَرَّفْنَاbiz türlü biçimlerde anlattıkṣarrafnāفِىbuهَـٰذَاthishādhāٱلْقُرْءَانِKur'an'dal-qur'āniلِلنَّاسِinsanlaralilnnāsiمِنher çeşitminكُلِّeverykulliمَثَلٍۢ ۚmisalimathalinوَكَانَamawakānaٱلْإِنسَـٰنُinsanl-insānuأَكْثَرَdaha çokaktharaشَىْءٍۢher şeydenshayinجَدَلًۭاtartışmacıdırjadalan٥٤
And olsun ki, Biz bu Kuran'da insanlara türlü türlü misali gösterip açıkladık. İnsanın en çok yaptığı iş tartışmadır.
18:55
وَمَاşeywamāمَنَعَalıkoyanmanaʿaٱلنَّاسَinsanlarıl-nāsaأَنinanmaktananيُؤْمِنُوٓا۟they believeyu'minūإِذْzamanidhجَآءَهُمُkendilerine geldiğijāahumuٱلْهُدَىٰhidayetl-hudāوَيَسْتَغْفِرُوا۟ve istiğfar etmektenwayastaghfirūرَبَّهُمْRablerinerabbahumإِلَّآancakillāأَنkendilerine de gelmesidiranتَأْتِيَهُمْcomes to themtatiyahumسُنَّةُyasasınınsunnatuٱلْأَوَّلِينَevvelkilerinl-awalīnaأَوْyahutawيَأْتِيَهُمُkarşılarına gelmesidiryatiyahumuٱلْعَذَابُazabınl-ʿadhābuقُبُلًۭاaçıkçaqubulan٥٥
İnsanlara doğruluk rehberi gelmişken, onları inanmaktan, Rablerinden mağfiret dilemekten alıkoyan öncekilere uygulananın kendilerine de uygulanmasını veya gözleri göre göre azaba uğramayı beklemeleridir.
18:56
وَمَاvewamāنُرْسِلُbiz göndermeyiznur'siluٱلْمُرْسَلِينَelçileril-mur'salīnaإِلَّا(olması) dışındaillāمُبَشِّرِينَmüjdeleyicilermubashirīnaوَمُنذِرِينَ ۚve uyarıcılarwamundhirīnaوَيُجَـٰدِلُve mücadele ediyorlarwayujādiluٱلَّذِينَkimseleralladhīnaكَفَرُوا۟inkar eden(ler)kafarūبِٱلْبَـٰطِلِbatıllabil-bāṭiliلِيُدْحِضُوا۟gidermek içinliyud'ḥiḍūبِهِonunlabihiٱلْحَقَّ ۖhakkıl-ḥaqaوَٱتَّخَذُوٓا۟ve edindilerwa-ittakhadhūءَايَـٰتِىayetlerimiāyātīوَمَآve şeyleriwamāأُنذِرُوا۟uyarıldıklarıundhirūهُزُوًۭاalay konusuhuzuwan٥٦
Biz peygamberleri ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndeririz. Oysa inkarcılar hakkı batılla ortadan kaldırmak için çekişirler. Ayetlerimizi ve kendilerine yapılan uyarmaları alaya alırlar.
18:57
وَمَنْkim olabilir?wamanأَظْلَمُdaha zalimaẓlamuمِمَّنkimsedenmimmanذُكِّرَhatırlatılandhukkiraبِـَٔايَـٰتِayetleribiāyātiرَبِّهِۦRabbininrabbihiفَأَعْرَضَfakat yüz çevirenfa-aʿraḍaعَنْهَاonlardanʿanhāوَنَسِىَve unutandanwanasiyaمَاşeyiقَدَّمَتْöne sürdüğüqaddamatيَدَاهُ ۚellerininyadāhuإِنَّاgerçekten bizinnāجَعَلْنَاkoydukjaʿalnāعَلَىٰüzerineʿalāقُلُوبِهِمْonların kalbleriqulūbihimأَكِنَّةًengel olan örtülerakinnatanأَنonu anlamalarınaanيَفْقَهُوهُthey understand ityafqahūhuوَفِىٓve içinewafīءَاذَانِهِمْkulaklarınınādhānihimوَقْرًۭا ۖağırlıklarwaqranوَإِنeğerwa-inتَدْعُهُمْonları çağırsan datadʿuhumإِلَىdoğru yolailāٱلْهُدَىٰthe guidancel-hudāفَلَنaslafalanيَهْتَدُوٓا۟doğru yola gelmezleryahtadūإِذًاo haldeidhanأَبَدًۭاaslaabadan٥٧
Rabbinin ayetleri kendisine hatırlatılmışken onlardan yüz çeviren ve önceden yaptıklarını unutan kimseden daha zalim var mıdır? Kuran'ı anlarlar diye kalblerine örtüler, kulaklarına da ağırlık koyduk. Sen onları doğru yola çağırsan da asla doğru yolagelmezler.
18:58
وَرَبُّكَve Rabbinwarabbukaٱلْغَفُورُçok bağışlayandırl-ghafūruذُوsahibidirdhūٱلرَّحْمَةِ ۖrahmetl-raḥmatiلَوْeğerlawيُؤَاخِذُهُمonları hemen cezalandırsaydıyuākhidhuhumبِمَاyaptıklariylebimāكَسَبُوا۟they have earnedkasabūلَعَجَّلَçabuklaştırırdılaʿajjalaلَهُمُonlarınlahumuٱلْعَذَابَ ۚazabınıl-ʿadhābaبَلfakatbalلَّهُمonlar için vardırlahumمَّوْعِدٌۭva'dedilen bir zamanmawʿidunلَّنaslalanيَجِدُوا۟bulamayacaklardıryajidūمِنondan başkaminدُونِهِۦother than itdūnihiمَوْئِلًۭاsığınacak bir yermawilan٥٨
Bununla beraber, Rabbin mağfiret ve merhamet sahibidir. Eğer onları, yaptıklarından dolayı hemen hesaba çekmek isteseydi, azaba uğratmakta acele ederdi. Ama onların bir vadesi vardır. Ondan kaçıp sığınacak yer bulamazlar.
18:59
وَتِلْكَve iştewatil'kaٱلْقُرَىٰٓ(şu) kentleril-qurāأَهْلَكْنَـٰهُمْhelak ettikahlaknāhumلَمَّاzulmetmeğe başlayıncalammāظَلَمُوا۟they wrongedẓalamūوَجَعَلْنَاve belirledik;wajaʿalnāلِمَهْلِكِهِمonları helak etmek içinlimahlikihimمَّوْعِدًۭاbir süremawʿidan٥٩
Haksızlıklarından ötürü işte yok ettiğimiz şehirler! Onları yok etmek için bir süre tayin etmiştik.
18:60
وَإِذْve haniwa-idhقَالَdemişti kiqālaمُوسَىٰMusamūsāلِفَتَىٰهُuşağınalifatāhuلَآdurmayacağımأَبْرَحُI will ceaseabraḥuحَتَّىٰٓkadarḥattāأَبْلُغَvarıncayaablughaمَجْمَعَbirleştiği yeremajmaʿaٱلْبَحْرَيْنِiki denizinl-baḥrayniأَوْveyaawأَمْضِىَyürüyeceğimamḍiyaحُقُبًۭاuzun bir zamanḥuquban٦٠
Musa, genç arkadaşına: "Ben iki denizin birleştiği yere ulaşmağa, yahut yıllarca yürümeye kararlıyım" demişti.
18:61
فَلَمَّاne zaman kifalammāبَلَغَاvarıncabalaghāمَجْمَعَbirleştiği yeremajmaʿaبَيْنِهِمَاiki (denizin) arasınınbaynihimāنَسِيَاunuttularnasiyāحُوتَهُمَاbalıklarınıḥūtahumāفَٱتَّخَذَ(balık) tuttufa-ittakhadhaسَبِيلَهُۥyolunusabīlahuفِىdenizdeٱلْبَحْرِthe seal-baḥriسَرَبًۭاsıyrılıpsaraban٦١
İkisi, iki denizin birleştiği yere ulaşınca, balıklarını unutmuşlardı, balık bir delikten kayıp denizi boyladı.
18:62
فَلَمَّاne zaman kifalammāجَاوَزَاorayı geçip gittiklerindejāwazāقَالَ(Musa) dediqālaلِفَتَىٰهُuşağınalifatāhuءَاتِنَاbize getirātināغَدَآءَنَاkahvaltımızıghadāanāلَقَدْandolsun kilaqadلَقِينَاçektiklaqīnāمِنyolculuğumuzdanminسَفَرِنَاour journeysafarināهَـٰذَاşuhādhāنَصَبًۭاyorgunluknaṣaban٦٢
Oradan uzaklaştıklarında Musa, yanındaki gence: "Azığımızı çıkar, and olsun bu yolculuğumuzda yorgun düştük" dedi.
18:63
قَالَ(Uşağı) dediqālaأَرَءَيْتَgördün mü?ara-aytaإِذْvakitidhأَوَيْنَآsığındığımızawaynāإِلَىkayayailāٱلصَّخْرَةِthe rockl-ṣakhratiفَإِنِّىgerçekten benfa-innīنَسِيتُunuttumnasītuٱلْحُوتَbalığıl-ḥūtaوَمَآfakatwamāأَنسَىٰنِيهُbana unutturmadıansānīhuإِلَّاbaşkasıillāٱلشَّيْطَـٰنُşeytandanl-shayṭānuأَنْonu söylememianأَذْكُرَهُۥ ۚI mention itadhkurahuوَٱتَّخَذَve tuttuwa-ittakhadhaسَبِيلَهُۥyolunusabīlahuفِىiçindeٱلْبَحْرِdenizinl-baḥriعَجَبًۭاşaşılacak biçimdeʿajaban٦٣
O da: "Bak sen! Kayalığa vardığımızda balığı unutmuştum. Bana onu hatırlamamı unutturan ancak şeytandır. Balık şaşılacak şekilde denizde yolunu tutup gitmiş" dedi.
18:64
قَالَ(Musa) dediqālaذَٰلِكَiştedhālikaمَاşeyكُنَّاaradığımızkunnāنَبْغِ ۚseekingnabghiفَٱرْتَدَّاgeriye döndülerfa-ir'taddāعَلَىٰٓüzeriniʿalāءَاثَارِهِمَاizleriāthārihimāقَصَصًۭاta'kibederekqaṣaṣan٦٤
Musa: "İstediğimiz zaten buydu" dedi. Hemen geldikleri yoldan izleri üzerinde geri döndüler.
18:65
فَوَجَدَاve buldularfawajadāعَبْدًۭاbir kulʿabdanمِّنْkullarımızdanminعِبَادِنَآOur servantsʿibādināءَاتَيْنَـٰهُbiz ona vermiştikātaynāhuرَحْمَةًۭbir rahmetraḥmatanمِّنْkatımızdanminعِندِنَاUsʿindināوَعَلَّمْنَـٰهُve ona öğretmiştikwaʿallamnāhuمِنkatımızdanminلَّدُنَّاUsladunnāعِلْمًۭاbir ilimʿil'man٦٥
Bu arada ikisi katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kullarımızdan birini buldular.
18:66
قَالَdedi kiqālaلَهُۥonalahuمُوسَىٰMusamūsāهَلْsana tabi olabilir miyim?halأَتَّبِعُكَI follow youattabiʿukaعَلَىٰٓüzereʿalāأَنbana da öğretmen içinanتُعَلِّمَنِyou teach metuʿallimaniمِمَّاşeydenmimmāعُلِّمْتَsana öğretilenʿullim'taرُشْدًۭاbir bilgirush'dan٦٦
Musa ona: "Sana öğretileni bana hayra götüren bir bilgi olarak öğretmen için peşinden gelebilir miyim?" dedi.
18:67
قَالَdedi kiqālaإِنَّكَseninnakaلَنaslalanتَسْتَطِيعَdayanamazsıntastaṭīʿaمَعِىَbenimle beraber bulunmayamaʿiyaصَبْرًۭاsabırlaṣabran٦٧
O: "Sen doğrusu benim yaptıklarıma dayanamazsın, bilgice kavrayamadığın bir şeye nasıl dayanabilirsin?" dedi.
18:68
وَكَيْفَve nasıl?wakayfaتَصْبِرُdayanabilirsintaṣbiruعَلَىٰbir şeyeʿalāمَاwhatلَمْkavrayamadığınlamتُحِطْyou encompasstuḥiṭبِهِۦonubihiخُبْرًۭاhaberdar edilerekkhub'ran٦٨
Musa: "İnşallah sabrettiğimi göreceksin, sana hiçbir işte baş kaldırmayacağım" dedi.
18:69
قَالَdediqālaسَتَجِدُنِىٓbeni bulursunsatajidunīإِنeğerinشَآءَdilerseshāaٱللَّهُAllahl-lahuصَابِرًۭاsabrediciṣābiranوَلَآvewalāأَعْصِىkarşı gelmemaʿṣīلَكَseninlakaأَمْرًۭاemrineamran٦٩
O da: "O halde, bana uyacaksan, ben sana anlatmadıkça herhangi bir şey hakkında bana soru sormayacaksın" dedi.
18:70
قَالَdediqālaفَإِنِeğerfa-iniٱتَّبَعْتَنِىbana tabi olursanittabaʿtanīفَلَاbana soru sormafalāتَسْـَٔلْنِىask metasalnīعَنhiçbir şeyʿanشَىْءٍanythingshayinحَتَّىٰٓkadarḥattāأُحْدِثَben anlatıncayauḥ'dithaلَكَsanalakaمِنْهُonumin'huذِكْرًۭاbir hatırlatmadhik'ran٧٠
O da: "O halde, bana uyacaksan, ben sana anlatmadıkça herhangi bir şey hakkında bana soru sormayacaksın" dedi.
18:71
فَٱنطَلَقَاsonra yürüdülerfa-inṭalaqāحَتَّىٰٓnihayetḥattāإِذَاzamanidhāرَكِبَاbindiklerirakibāفِىgemiyeٱلسَّفِينَةِthe shipl-safīnatiخَرَقَهَا ۖonu deliverdikharaqahāقَالَdediqālaأَخَرَقْتَهَاmi onu deldin?akharaqtahāلِتُغْرِقَboğmak içinlitugh'riqaأَهْلَهَاhalkınıahlahāلَقَدْgerçektenlaqadجِئْتَsen yaptınji'taشَيْـًٔاbir işshayanإِمْرًۭاçok tehlikeliim'ran٧١
Bunun üzerine kalkıp gittiler; sonunda bir gemiye bindiklerinde, o gemiyi deliverdi; Musa: "Gemiyi içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu şaşılacak bir şey yaptın" dedi.
18:72
قَالَdediqālaأَلَمْdemedim mi?alamأَقُلْI sayaqulإِنَّكَgerçekten seninnakaلَنdayanamazsınlanتَسْتَطِيعَwill be abletastaṭīʿaمَعِىَbenimle beraber bulunmayamaʿiyaصَبْرًۭاsabırlaṣabran٧٢
Musa'ya: "Ben sana yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi?" dedi.
18:73
قَالَdediqālaلَاbeni kınamaتُؤَاخِذْنِىblame metuākhidh'nīبِمَاşeyden ötürübimāنَسِيتُunuttuğumnasītuوَلَاvewalāتُرْهِقْنِىbana çıkarmatur'hiq'nīمِنْdolayıminأَمْرِىbu işimdenamrīعُسْرًۭاbir güçlükʿus'ran٧٣
Musa: "Unuttuğum için bana çıkışma, gücümün yetmediği şeyden beni sorumlu tutma" dedi.
18:74
فَٱنطَلَقَاyine yürüdülerfa-inṭalaqāحَتَّىٰٓnihayetḥattāإِذَاrastladılaridhāلَقِيَاthey metlaqiyāغُلَـٰمًۭاbir çocuğaghulāmanفَقَتَلَهُۥhemen onu öldürdüfaqatalahuقَالَ(Musa) dedi kiqālaأَقَتَلْتَmı katlettin?aqataltaنَفْسًۭاbir canınafsanزَكِيَّةًۢtertemizzakiyyatanبِغَيْرِkarşılığı olmadanbighayriنَفْسٍۢbir cannafsinلَّقَدْdoğrusulaqadجِئْتَsen yaptınji'taشَيْـًۭٔاbir işshayanنُّكْرًۭاçirkinnuk'ran٧٤
Yine gittiler; sonunda bir erkek çocuğa rastladılar, o hemen onu öldürdü. Musa: "Bir cana karşılık olmaksızın masum bir cana mı kıydın? Doğrusu pek kötü bir şey yaptın" dedi.
18:75
۞ قَالَdediqālaأَلَمْdememiş miydim?alamأَقُلI sayaqulلَّكَsanalakaإِنَّكَseninnakaلَنdayanamazsınlanتَسْتَطِيعَwill be abletastaṭīʿaمَعِىَbenimle beraber bulunmayamaʿiyaصَبْرًۭاsabırlaṣabran٧٥
O: "Ben sana, yaptığım işlere dayanamazsın demedim mi?" dedi.
18:76
قَالَdedi kiqālaإِنeğerinسَأَلْتُكَsana sorarsamsa-altukaعَنbir şeyʿanشَىْءٍۭanythingshayinبَعْدَهَاbundan sonrabaʿdahāفَلَاartık olmafalāتُصَـٰحِبْنِى ۖbana arkadaştuṣāḥib'nīقَدْelbetteqadبَلَغْتَsana ulaşmıştırbalaghtaمِنbenim tarafımdanminلَّدُنِّىfrom meladunnīعُذْرًۭاbir özürʿudh'ran٧٦
Musa: "Bundan sonra sana bir şey sorarsam bana arkadaş olma, o zaman benim tarafımdan mazur sayılırsın" dedi.
18:77
فَٱنطَلَقَاyine yürüdülerfa-inṭalaqāحَتَّىٰٓnihayetḥattāإِذَآvardıklarındaidhāأَتَيَآthey cameatayāأَهْلَhalkınaahlaقَرْيَةٍbir kentqaryatinٱسْتَطْعَمَآyemek istedileris'taṭʿamāأَهْلَهَاoranın halkındanahlahāفَأَبَوْا۟fakat kaçındılarfa-abawأَنonları konuklamaktananيُضَيِّفُوهُمَاoffer them hospitalityyuḍayyifūhumāفَوَجَدَاderken buldularfawajadāفِيهَاoradafīhāجِدَارًۭاbir duvarjidāranيُرِيدُyüz tutanyurīduأَنyıkılmağaanيَنقَضَّcollapseyanqaḍḍaفَأَقَامَهُۥ ۖhemen onu doğrulttufa-aqāmahuقَالَ(Musa) dedi kiqālaلَوْeğerlawشِئْتَisteseydinshi'taلَتَّخَذْتَalırdınlattakhadhtaعَلَيْهِbuna karşılıkʿalayhiأَجْرًۭاbir ücretajran٧٧
Yine yola koyuldular; sonunda vardıkları bir kasaba halkından yiyecek istediler. Kasaba halkı, bu ikisini misafir etmek istemedi. İkisi, şehrin içinde yıkılmağa yüz tutan bir duvar gördüler, Musa'nın arkadaşı onu doğrultuverdi; Musa: "Dileseydin buna karşı bir ücret alabilirdin" dedi.
18:78
قَالَdediqālaهَـٰذَاişte buhādhāفِرَاقُayrılmasıdırfirāquبَيْنِىbenimlebaynīوَبَيْنِكَ ۚsenin arasınınwabaynikaسَأُنَبِّئُكَsana haber vereceğimsa-unabbi-ukaبِتَأْوِيلِiçyüzünübitawīliمَاşeylerinلَمْgüç yetiremediğinlamتَسْتَطِعyou were abletastaṭiʿعَّلَيْهِüzerineʿalayhiصَبْرًاsabırlaṣabran٧٨
O şöyle söyledi: "İşte bu, seninle benim ayrılmamızı gerektiriyor; dayanamadığın işlerin yorumunu sana anlatacağım"
18:79
أَمَّاO gemiammāٱلسَّفِينَةُthe shipl-safīnatuفَكَانَتْidifakānatلِمَسَـٰكِينَyoksullarınlimasākīnaيَعْمَلُونَçalışanyaʿmalūnaفِىdenizdeٱلْبَحْرِthe seal-baḥriفَأَرَدتُّistedimfa-aradttuأَنْkianأَعِيبَهَاonu kusurlu yapmakaʿībahāوَكَانَçünkü vardıwakānaوَرَآءَهُمonların ilerisindewarāahumمَّلِكٌۭbir kralmalikunيَأْخُذُalanyakhudhuكُلَّherkullaسَفِينَةٍgemiyisafīnatinغَصْبًۭاzorlaghaṣban٧٩
"Gemi, denizde çalışan birkaç yoksula aitti; onu kusurlu kılmak istedim, çünkü peşlerinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı."
18:80
وَأَمَّاgelincewa-ammāٱلْغُلَـٰمُçocuğal-ghulāmuفَكَانَidifakānaأَبَوَاهُonun anası babasıabawāhuمُؤْمِنَيْنِmü'min insanlarmu'minayniفَخَشِينَآkorktukfakhashīnāأَنonlara sarmasındananيُرْهِقَهُمَاhe would overburden themyur'hiqahumāطُغْيَـٰنًۭاazgınlıkṭugh'yānanوَكُفْرًۭاve küfürwakuf'ran٨٠
"Oğlana gelince; onun ana babası inanmış kimselerdi. Çocuğun onları azdırmasından ve inkara sürüklemesinden korkmuştuk.
18:81
فَأَرَدْنَآistedik kifa-aradnāأَنonun yerine versinanيُبْدِلَهُمَاwould change for themyub'dilahumāرَبُّهُمَاRablerirabbuhumāخَيْرًۭاdaha hayırlısınıkhayranمِّنْهُondanmin'huزَكَوٰةًۭdaha temizzakatanوَأَقْرَبَve daha yakınınıwa-aqrabaرُحْمًۭاmerhameteruḥ'man٨١
Rablerinin o çocuktan daha temiz ve onlara daha çok merhamet eden birini vermesini istedik."
18:82
وَأَمَّاisewa-ammāٱلْجِدَارُduvarl-jidāruفَكَانَidifakānaلِغُلَـٰمَيْنِçocuğunlighulāmayniيَتِيمَيْنِiki yetimyatīmayniفِىşehirdeٱلْمَدِينَةِthe townl-madīnatiوَكَانَve vardıwakānaتَحْتَهُۥaltındataḥtahuكَنزٌۭbir hazinekanzunلَّهُمَاonlara aitlahumāوَكَانَve idiwakānaأَبُوهُمَاbabaları daabūhumāصَـٰلِحًۭاiyi bir kimseṣāliḥanفَأَرَادَistedi kifa-arādaرَبُّكَRabbinrabbukaأَنonlar (büyüyüp) ersinleranيَبْلُغَآthey reachyablughāأَشُدَّهُمَاgüçlü çağlarınaashuddahumāوَيَسْتَخْرِجَاve çıkarsınlarwayastakhrijāكَنزَهُمَاhazinelerinikanzahumāرَحْمَةًۭbir rahmet olarakraḥmatanمِّنRabbindenminرَّبِّكَ ۚyour Lordrabbikaوَمَاbunları yapmadımwamāفَعَلْتُهُۥI did itfaʿaltuhuعَنْben kendiliğimdenʿanأَمْرِى ۚmy (own) accordamrīذَٰلِكَişte budurdhālikaتَأْوِيلُiçyüzütawīluمَاşeylerinلَمْsenin güç yetiremediğinlamتَسْطِعyou were abletasṭiʿعَّلَيْهِhakkındaʿalayhiصَبْرًۭاsabırlaṣabran٨٢
"Duvar ise, şehirde iki yetim erkek çocuğa aitti. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı; babaları da iyi bir kimseydi. Rabbin onların erginlik çağına ulaşmasını ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarmalarını istedi. Ben bunları kendiliğimden yapmadım. İşte dayanamadığın işlerin içyüzleri budur."
18:83
وَيَسْـَٔلُونَكَve sana soruyorlarwayasalūnakaعَنZu'l-Karneyn'denʿanذِىDhul-qarnaindhīٱلْقَرْنَيْنِ ۖZu'l-Karneyn'denl-qarnayniقُلْde kiqulسَأَتْلُوا۟okuyacağımsa-atlūعَلَيْكُمsizeʿalaykumمِّنْهُondanmin'huذِكْرًاbir hatıradhik'ran٨٣
Sana Zülkarneyn'i sorarlar, "Onu size anlatacağım" de.
18:84
إِنَّاelbette bizinnāمَكَّنَّاgüçlü kıldıkmakkannāلَهُۥonulahuفِىyeryüzündeٱلْأَرْضِthe earthl-arḍiوَءَاتَيْنَـٰهُve ona verdikwaātaynāhuمِنherminكُلِّeverykulliشَىْءٍۢşeydenshayinسَبَبًۭاbir sebepsababan٨٤
Doğrusu biz onu yeryüzüne yerleştirmiş ve her şeyin yolunu ona öğretmiştik.
18:85
فَأَتْبَعَo da tuttufa-atbaʿaسَبَبًاbir yolsababan٨٥
O da bir yol tuttu.
18:86
حَتَّىٰٓnihayetḥattāإِذَاne zaman kiidhāبَلَغَulaştıbalaghaمَغْرِبَbattığı yeremaghribaٱلشَّمْسِgüneşinl-shamsiوَجَدَهَاve onu bulduwajadahāتَغْرُبُbatarkentaghrubuفِىbir gözedeعَيْنٍa springʿayninحَمِئَةٍۢkara balçıklıḥami-atinوَوَجَدَve bulduwawajadaعِندَهَاonun yanında daʿindahāقَوْمًۭا ۗbir kavimqawmanقُلْنَاdedik kiqul'nāيَـٰذَاEyyādhāٱلْقَرْنَيْنِZu'l-Karneynl-qarnayniإِمَّآyaimmāأَنazâb edersinanتُعَذِّبَyou punishtuʿadhibaوَإِمَّآveyawa-immāأَنdavranırsınanتَتَّخِذَyou taketattakhidhaفِيهِمْkendilerinefīhimحُسْنًۭاgüzelḥus'nan٨٦
Sonunda güneşin battığı yere ulaşınca onu, kara balçıklı bir suda batıyor gördü. Orada bir millete rastladı. "Zülkarneyn! Onlara azap da edebilirsin, iyi muamelede de bulunabilirsin" dedik.
18:87
قَالَdedi kiqālaأَمَّاkimammāمَن(one) whomanظَلَمَhaksızlık ederseẓalamaفَسَوْفَona azab edeceğizfasawfaنُعَذِّبُهُۥwe will punish himnuʿadhibuhuثُمَّsonrathummaيُرَدُّdöndürülecektiryuradduإِلَىٰRabbineilāرَبِّهِۦhis LordrabbihiفَيُعَذِّبُهُۥO da ona azab edecektirfayuʿadhibuhuعَذَابًۭاbir azaplaʿadhābanنُّكْرًۭاgörülmemişnuk'ran٨٧
"Haksızlık yapana azap edeceğiz, sonra Rabbine döndürülür, onu görülmemiş bir azaba uğratır; ama inanıp yararlı iş işleyene, mükafat olarak güzel şeyler vardır, ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleriz" dedi.
18:88
وَأَمَّاisewa-ammāمَنْkimseyemanءَامَنَinananāmanaوَعَمِلَve yapanwaʿamilaصَـٰلِحًۭاiyi işlerṣāliḥanفَلَهُۥona vardırfalahuجَزَآءًmükafatjazāanٱلْحُسْنَىٰ ۖen güzell-ḥus'nāوَسَنَقُولُve söyleyeceğizwasanaqūluلَهُۥonalahuمِنْbuyruğumuzdanminأَمْرِنَاour commandamrināيُسْرًۭاkolay olanıyus'ran٨٨
"Haksızlık yapana azap edeceğiz, sonra Rabbine döndürülür, onu görülmemiş bir azaba uğratır; ama inanıp yararlı iş işleyene, mükafat olarak güzel şeyler vardır, ona buyruğumuzdan kolay olanı söyleriz" dedi.
18:89
ثُمَّsonra yinethummaأَتْبَعَtuttuatbaʿaسَبَبًاbir yolsababan٨٩
Sonra yine bir yol tuttu.
18:90
حَتَّىٰٓnihayetḥattāإِذَاne zaman kiidhāبَلَغَulaştıbalaghaمَطْلِعَdoğduğu yeremaṭliʿaٱلشَّمْسِgüneşinl-shamsiوَجَدَهَاve onu bulduwajadahāتَطْلُعُdoğarkentaṭluʿuعَلَىٰüzerineʿalāقَوْمٍۢbir kavminqawminلَّمْyapmadığımızlamنَجْعَلWe madenajʿalلَّهُمkendilerinelahumمِّنona (güneşe) karşıminدُونِهَاagainst itdūnihāسِتْرًۭاbir sipersit'ran٩٠
Sonunda güneşin doğduğu yere ulaşınca, güneşi, kendilerini elbise, bina gibi şeylerle örtmediğimiz bir millet üzerine doğuyor buldu.
18:91
كَذَٰلِكَişte böylekadhālikaوَقَدْve muhakkakwaqadأَحَطْنَاbiliyordukaḥaṭnāبِمَاonun yanındakinibimāلَدَيْهِ(was) with himladayhiخُبْرًۭاilmimizlekhub'ran٩١
İşte bunun gibi, onun yaptıklarının hepsini baştanbaşa biliyorduk.
18:92
ثُمَّsonra yinethummaأَتْبَعَtuttuatbaʿaسَبَبًاbir yolsababan٩٢
Sonra yine bir yol tuttu.
18:93
حَتَّىٰٓnihayetḥattāإِذَاne zaman kiidhāبَلَغَulaştıbalaghaبَيْنَarasınabaynaٱلسَّدَّيْنِiki sedl-sadayniوَجَدَbulduwajadaمِنonların dışındaminدُونِهِمَاbesides themdūnihimāقَوْمًۭاbir kavimqawmanلَّاneredeyseيَكَادُونَwho would almostyakādūnaيَفْقَهُونَhiç anlamayanyafqahūnaقَوْلًۭاsözqawlan٩٣
Sonunda, iki dağın arasına varınca, orada nerdeyse hiç laf anlamayan bir millete rastladı.
18:94
قَالُوا۟dediler kiqālūيَـٰذَاO Dhul-qarnainyādhāٱلْقَرْنَيْنِKarneynl-qarnayniإِنَّşüphesizinnaيَأْجُوجَYe'cucyajūjaوَمَأْجُوجَve Me'cucwamajūjaمُفْسِدُونَbozgunculuk yapıyorlarmuf'sidūnaفِىyeryüzündeٱلْأَرْضِthe landl-arḍiفَهَلْmi?fahalنَجْعَلُverelimnajʿaluلَكَsanalakaخَرْجًاbir vergikharjanعَلَىٰٓiçinʿalāأَنyapmananتَجْعَلَyou maketajʿalaبَيْنَنَاbizimlebaynanāوَبَيْنَهُمْonların arasınawabaynahumسَدًّۭاbir sedsaddan٩٤
Dediler ki: Zülkarneyn! Doğrusu Yecüc ve Mecüc bu ülkede bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onların arasına bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi?
18:95
قَالَdedi kiqālaمَاbeni bulundurduğu imkanlarمَكَّنِّىhas established memakkannīفِيهِiçindefīhiرَبِّىRabbiminrabbīخَيْرٌۭdaha hayırlıdırkhayrunفَأَعِينُونِىsiz bana yardım edin defa-aʿīnūnīبِقُوَّةٍgüçlebiquwwatinأَجْعَلْyapayımajʿalبَيْنَكُمْsizinlebaynakumوَبَيْنَهُمْonlar arasınawabaynahumرَدْمًاsağlam bir engelradman٩٥
"Rabbimin bana verdikleri sizinkinden daha iyidir. Bana gücünüzle yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir sed yapayım. Bana demir kütleleri getirin" dedi. Bunlar iki dağın arasını doldurunca: "Körükleyin" dedi. Demirler akkor haline gelince; "Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim" dedi.
18:96
ءَاتُونِىbana getirinātūnīزُبَرَkütlelerizubaraٱلْحَدِيدِ ۖdemirl-ḥadīdiحَتَّىٰٓo kadar kiḥattāإِذَاaynı seviyeye getirinceidhāسَاوَىٰhe (had) leveledsāwāبَيْنَarasınıbaynaٱلصَّدَفَيْنِiki dağınl-ṣadafayniقَالَdediqālaٱنفُخُوا۟ ۖüfleyin!unfukhūحَتَّىٰٓnihayetḥattāإِذَاonu sokuncaidhāجَعَلَهُۥhe made itjaʿalahuنَارًۭاbir ateş halinenāranقَالَdediqālaءَاتُونِىٓgetirin banaātūnīأُفْرِغْdökeyimuf'righعَلَيْهِüzerineʿalayhiقِطْرًۭاerimiş katranqiṭ'ran٩٦
"Rabbimin bana verdikleri sizinkinden daha iyidir. Bana gücünüzle yardım edin de sizinle onların arasına sağlam bir sed yapayım. Bana demir kütleleri getirin" dedi. Bunlar iki dağın arasını doldurunca: "Körükleyin" dedi. Demirler akkor haline gelince; "Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim" dedi.
18:97
فَمَاartıkfamāٱسْطَـٰعُوٓا۟ne güçleri yettiis'ṭāʿūأَنonu aşmayaanيَظْهَرُوهُscale ityaẓharūhuوَمَاne dewamāٱسْتَطَـٰعُوا۟güçleri yettiis'taṭāʿūلَهُۥonulahuنَقْبًۭاdelmeyenaqban٩٧
Artık Yecüc ve Mecüc onu ne aşabildiler ve ne de delip geçebildiler.
18:98
قَالَ(Zu'l-Karneyn) dedi kiqālaهَـٰذَاbuhādhāرَحْمَةٌۭbir rahmetdirraḥmatunمِّنRabbimdenminرَّبِّى ۖmy Lordrabbīفَإِذَاzamanfa-idhāجَآءَgeldiğijāaوَعْدُva'diwaʿduرَبِّىRabbiminrabbīجَعَلَهُۥonu ederjaʿalahuدَكَّآءَ ۖyerle birdakkāaوَكَانَvewakānaوَعْدُva'diwaʿduرَبِّىRabbiminrabbīحَقًّۭاhaktır (gerçektir)ḥaqqan٩٨
Zülkarneyn: "İşte bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin tayin ettiği zaman gelince onu yerle bir eder; Rabbimin verdiği söz gerçektir" dedi.
18:99
۞ وَتَرَكْنَاbiz bırakırızwataraknāبَعْضَهُمْbirbirlerinibaʿḍahumيَوْمَئِذٍۢo günyawma-idhinيَمُوجُdalgalanır bir haldeyamūjuفِىiçindeبَعْضٍۢ ۖbirbiribaʿḍinوَنُفِخَve üflenirwanufikhaفِىSur'aٱلصُّورِthe trumpetl-ṣūriفَجَمَعْنَـٰهُمْve onları toplarızfajamaʿnāhumجَمْعًۭاhepsinijamʿan٩٩
Biz o gün onları bırakırız, dalgalar halinde birbirlerine girerler. Sura üflenince hepsini bir araya toplarız.
18:100
وَعَرَضْنَاve göstereceğizwaʿaraḍnāجَهَنَّمَcehennemijahannamaيَوْمَئِذٍۢo günyawma-idhinلِّلْكَـٰفِرِينَkafirlerelil'kāfirīnaعَرْضًاaçıkçaʿarḍan١٠٠
Gözleri bizim öğüdümüze karşı kapalı olan ve öfkelerinden onu dinlemeye tahammül edemeyen kafirlere o gün cehennemi öyle bir gösteririz ki!
18:101
ٱلَّذِينَonlar kialladhīnaكَانَتْidikānatأَعْيُنُهُمْgözleriaʿyunuhumفِىiçindeغِطَآءٍperdeghiṭāinعَنkarşıʿanذِكْرِىbeni anmayadhik'rīوَكَانُوا۟ve idilerwakānūلَاtahammül edemezيَسْتَطِيعُونَableyastaṭīʿūnaسَمْعًا(Kur'an'ı) dinlemeğesamʿan١٠١
Gözleri bizim öğüdümüze karşı kapalı olan ve öfkelerinden onu dinlemeye tahammül edemeyen kafirlere o gün cehennemi öyle bir gösteririz ki!
18:102
أَفَحَسِبَmi sandılar?afaḥasibaٱلَّذِينَoalladhīnaكَفَرُوٓا۟inkarcılarkafarūأَنkendilerine edineceklerinianيَتَّخِذُوا۟they (can) takeyattakhidhūعِبَادِىkullarımıʿibādīمِنbenden ayrı olarakminدُونِىٓbesides Medūnīأَوْلِيَآءَ ۚveliler (dost)awliyāaإِنَّآşüphesiz bizinnāأَعْتَدْنَاhazırladıkaʿtadnāجَهَنَّمَcehennemijahannamaلِلْكَـٰفِرِينَkafirlerelil'kāfirīnaنُزُلًۭاkonak olaraknuzulan١٠٢
İnkar edenler, Beni bırakıp da kullarımı dost edinmelerini yeterli mi sandılar? Doğrusu biz cehennemi inkarcılara konak olarak hazırladık.
18:103
قُلْde kiqulهَلْmi?halنُنَبِّئُكُمsize söyleyeyimnunabbi-ukumبِٱلْأَخْسَرِينَen çok ziyana uğrayanlarıbil-akhsarīnaأَعْمَـٰلًاişleri bakımındanaʿmālan١٠٣
"Size, amelce en çok kayıpta bulunanları haber verelim mi?" de.
18:104
ٱلَّذِينَonlarınalladhīnaضَلَّboşa giderḍallaسَعْيُهُمْbütün çabalarısaʿyuhumفِىhayatındaٱلْحَيَوٰةِthe lifel-ḥayatiٱلدُّنْيَاdünyal-dun'yāوَهُمْve kendileri dewahumيَحْسَبُونَsanırlaryaḥsabūnaأَنَّهُمْkendilerininannahumيُحْسِنُونَiyi yaptıklarınıyuḥ'sinūnaصُنْعًاişleriniṣun'ʿan١٠٤
Dünya hayatında, çalışmaları boşa gitmiştir, oysa onlar güzel iş yaptıklarını sanıyorlardı.
18:105
أُو۟لَـٰٓئِكَişte onlarulāikaٱلَّذِينَkimselerdiralladhīnaكَفَرُوا۟inkar edenkafarūبِـَٔايَـٰتِayetlerinibiāyātiرَبِّهِمْRablerininrabbihimوَلِقَآئِهِۦve O'na kavuşmayıwaliqāihiفَحَبِطَتْbu yüzden boşa çıkarfaḥabiṭatأَعْمَـٰلُهُمْeylemleriaʿmāluhumفَلَاkurmayızfalāنُقِيمُWe will assignnuqīmuلَهُمْonlar içinlahumيَوْمَgünüyawmaٱلْقِيَـٰمَةِkıyametl-qiyāmatiوَزْنًۭاbir teraziwaznan١٠٥
Bunlar, Rablerinin ayetlerini ve O'na kavuşmayı inkar edenlerdir. Bu yüzden işleri boşa gitmiştir. Kıyamet günü Biz onlara değer vermeyeceğiz.
18:106
ذَٰلِكَişte budhālikaجَزَآؤُهُمْonların cezasıjazāuhumجَهَنَّمُcehennemdirjahannamuبِمَاsebebiylebimāكَفَرُوا۟inkarlarıkafarūوَٱتَّخَذُوٓا۟ve edinmeleriwa-ittakhadhūءَايَـٰتِىayetlerimiāyātīوَرُسُلِىve elçilerimiwarusulīهُزُوًاeğlencehuzuwan١٠٦
İşte onların cezası; inkarlarına, peygamberlerimi ve ayetlerimi alaya almalarına karşılık olarak, cehennemdir.
18:107
إِنَّşüphesizinnaٱلَّذِينَkimseleralladhīnaءَامَنُوا۟iman edenāmanūوَعَمِلُوا۟ve yapanlarwaʿamilūٱلصَّـٰلِحَـٰتِiyi işlerl-ṣāliḥātiكَانَتْonlar için vardırkānatلَهُمْfor them will belahumجَنَّـٰتُcennetlerijannātuٱلْفِرْدَوْسِFirdevsl-fir'dawsiنُزُلًاkonak olaraknuzulan١٠٧
Ama inanıp yararlı iş işleyenlerin konakları Firdevs cennetleridir.
18:108
خَـٰلِدِينَsürekli kalacaklardırkhālidīnaفِيهَاoradafīhāلَاhiçيَبْغُونَistemezleryabghūnaعَنْهَاoradanʿanhāحِوَلًۭاayrılmakḥiwalan١٠٨
Orada temelli kalırlar, başka bir yere gitmek istemezler.
18:109
قُلde kiqulلَّوْşayetlawكَانَolsakānaٱلْبَحْرُdenizl-baḥruمِدَادًۭاmürekkepmidādanلِّكَلِمَـٰتِsözleri(ni yazmak) içinlikalimātiرَبِّىRabbiminrabbīلَنَفِدَtükenirlanafidaٱلْبَحْرُdenizl-baḥruقَبْلَönceqablaأَنtükenmedenanتَنفَدَ(were) exhaustedtanfadaكَلِمَـٰتُsözlerikalimātuرَبِّىRabbiminrabbīوَلَوْve şayetwalawجِئْنَاgetirsek bileji'nāبِمِثْلِهِۦbir o kadarını dahabimith'lihiمَدَدًۭاyardım içinmadadan١٠٩
De ki: "Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa ve bir o kadarını da katsak, Rabbimin sözleri tükenmeden denizler tükenirdi."
18:110
قُلْde kiqulإِنَّمَآşüphesizinnamāأَنَا۠ben deanāبَشَرٌۭbir insanımbasharunمِّثْلُكُمْsizin gibimith'lukumيُوحَىٰٓvahyolunuyoryūḥāإِلَىَّbanailayyaأَنَّمَآşüphesizannamāإِلَـٰهُكُمْTanrınızilāhukumإِلَـٰهٌۭTanrıdırilāhunوَٰحِدٌۭ ۖbir tekwāḥidunفَمَنo halde kimfamanكَانَisekānaيَرْجُوا۟arzu ederyarjūلِقَآءَkavuşmayıliqāaرَبِّهِۦRabbinerabbihiفَلْيَعْمَلْyapsınfalyaʿmalعَمَلًۭاiş(ler)ʿamalanصَـٰلِحًۭاiyiṣāliḥanوَلَاve aslawalāيُشْرِكْortak etmesinyush'rikبِعِبَادَةِ(yaptığı) ibadetebiʿibādatiرَبِّهِۦٓRabbinerabbihiأَحَدًۢا(hiç) kimseyiaḥadan١١٠
De ki: "Ben de ancak sizin gibi bir insanım; ancak bana tanrınızın tek bir Tanrı olduğu vahyolunuyor. Rabbine kavuşmayı uman kimse yararlı iş işleşin ve Rabbine kullukta hiç ortak koşmasın."